ARAS / 1

2660 Kelimeler
İyi bir yara izi, En iyi nasihatten daha değerlidir.   Paulo Coelho    Hayatta bitmeyen, eksilmeyen şey yok derlerdi. Hala da demeye devam ederler. Doğruymuş. Daha ötesi insan her gidenle gidemiyor, ölenle ölemiyormuş. Hep biraz daha eksilerek, bir şeyleri yitirerek kalıyormuş geride. Yaşananlar asla unutulmaz sanıyordum. Ben böyle biliyordum. Yarımmış, yalanmış hayat. Ya da ben çok başındaymışım daha.  Unutulmuyor belki ama alışılıyormuş. İnsanoğlu her acıya, her kayba alışıyor, her şeyi kabulleniyormuş. Her ne olursa olsun yaşamaya devam edebiliyormuş.  Ah alışmak… Hislerimizin şimşeğini bir saniyenin ummanında bir katre kadar yaşatıp yutan dipsiz uçurum…  Yasemin gitti.  Ve uzun yıllar boyunca ona veda edebilmek için kıvrandım ben. Suçluluk duygusunun o zehir zemberek tadı, kaybetmiş olmanın buğulu sancısı yedi bitirdi varlığımı. Onunla birlikte kendimi kaybettim. Umudumu, yaşama sevincimi yitirdim. Dipsiz gecelerin kör karanlığında ruhumu günahlarından arındırmak için bekledim.  Bugün yeniden burada olmak bana yalnızca bu gerçeği hatırlatıyordu. Yasemin artık yoktu. Çok sevdiği Bodrum onsuz kalmıştı. İşin aslı Yasemin artık ona kavuşmuş, onunla özdeşleşmişti. Bodrum’un koynunda uyuyordu yıllardır. Hep buraya yeniden gelirsem daha beter olurum diye düşünmüştüm. Bodrum beni bitirir, yok eder gibi gelmişti. Yine yanılmışım. Bodrum bana onun gittiğini gösteriyordu. Artık geri gelmeyeceğini. Kendisi nasıl devam ediyorsa artık benim de öyle yapmam gerektiğini haykırıyordu durmadan.  Her gün güneş yeniden doğuyorsa, insan her gün uyanıyorsa kalkıp yürümek zorundaydı.  Sabah toprağına ayak bastığımdan beri havasında derin bir farklılık vardı. Yasemin’in memleketi artık yasemin kokmuyordu. Kokusunu bile silmişti havasından. Avcumu sıktım yavaşça. Gidenlerin arkasından bakarak geleceğe varılmıyordu. Denemiştim ve görmüştüm. Dünde kalarak bugün kurtarılmıyordu. Dahası artık burada bile yoksa hiçbir yerde bulamazdım onu. Bir kez daha kanıksadım gerçeğin yalın çıplaklığını.  Yasemin artık yok. Ama ben ona hala veda etmedim.  Aslında uzun zamandır farkındaydım. Veda vakti gelmişti. Onu rahat bırakmam gerekirdi. İzin vermeliydim ki huzurla uyuyabilsin. İzin vermeliydim ki prangalarından kurtulabilsin.  Evden çıkmadan önce kabristana gitmeyeceğimizi söylemiştim. Evet, bundan sonra gitmeyecektik. Ben ziyaretimi kendim gerçekleştirmeliydim. Tek başıma… Yasemin’le yalnız… Yıllardır ısrarla ayrılmadığım, bir an bile çıkarmadığım alyansımı çıkarıp dikkatle inceledim. Bu halkanın bağımızı sürdüreceğine inanmıştım sanırım. Hayır, işin aslı o sürekli Yasemin’i yanımda hissettiriyordu. En başlarında. Sanki ne zaman o halkya baksam Yasemin bir yerden çıkıp gelecek gibiydi. Onu kurtarmama izin verecekti. Sonra gittikçe daha sembolik bir şey haline dönüştü. Vefa sembolü… Sadakat mi? Bilmiyorum. Ya da yalnızca alışkanlıktı. Hayır, öyle olmadığını biliyordum ama.  Kalmasını istedim çünkü bana beni hatırlatıyordu. Yapmam gerekenleri ve asla yapmamam lazım gelenleri… Doğrularımı ve yanlış yolları…  Oysa şimdi, onunla vedamızın sığınağında Yasemin’in yanında yerini almıştı alyansım. İçinde Yasemin yazıyordu ve o Yasemin’e, onun toprağına kavuşmuş ışıldıyordu. Artık ait olduğu yerde kalacaktı. Elimi toprağının üstüne koydum. Başucunda solmaya yüz tutmuş çiçekler vardı. Annesi getirmiş olmalıydı. Solmuş çiçekleri alıp yerlerine leylak ve yasemin koydum. Buruk bir tebessüm oturdu dudaklarıma.  Duygulara gem vurmak insanı yıpratır. Gömmeye çalıştığı hisler insanı tüketir, öldürür, derdi Yasemin.  Beni bulduğunda çelişkiler arasında kaybolmuş, ikilemlerden ikiye bölünmüştüm. Aklım, fikrim, ruhum karmakarışıktı. Yasemin beni düze çıkardı, durgunlaştırdı. Ilık bir bahar meltemi gibiydi. Yasemin bende benim göremediklerimi görür, bilmediğim yaralara dahi merhem olmak için çabalardı.  Ona çok aşık olmam gerekirdi. Daha fazlası… En fazla. Ama hep alıp vermemek gibiydi bizimki. Onu daha fazla sevmeye gücüm yoktu. Takatim yetmedi.  Yasemin, biliyordu. Benim dahi bilmediklerimi anlıyordu. Hep bildi. Bunun yüküyle yaşadı günlerin gecelerinde ve gecelerin şafağa vuruşunda. Sesi sessizliğin son demiydi. Yasemin içindekileri içine gömüp gitti. Söyleyecek ne çok şeyi vardı halbuki. Anlatacak ne çok hikayesi, gezilecek sayısız beldesi… Büyüteceği çocuklar vardı gözlerinde gördüğüm. Hayır, asıl önemlisi bildiklerini bildirmesi gerektiğiydi. Her şeyi kendine saklayıp gitti. Tek kelime etmeden, ruhunun gizini sözcüklerle ıslatmadan… Beni karanlığa mahkum edip kendini götürdü. Yo hayır, buna mecburdu. Ama bilseydim… Varlığını fokurdatan sırları görebilseydim Yasemin’i daha iyi yad etmiş olurdum.  Ona daima eksik kaldım.  Evet, ben onu hak etmedim. Ona istediği her şeyi veremedim. En büyük aşkı... Arzuladığı kadar derin sevdayı... Aslında en çok istediği şey buydu. Dili söylemezdi ama gözleri de susamazdı. Hayır, hayır… Ben onu sevdim. Elimden geldiğince, gücüm yettiğince… Kalbimde kimseye ait olmayan bütün parçaları ona verdim. Daha fazla nasıl sevilir bilmiyordum. Belki de inkar ediyordum. Yumruk büyüklüğünde bir kalp kaç kişiye yeterdi? Benimki kimseye yetemiyordu.  En kötüsü, en katlanılması bunları o da biliyordu. Gözlerindeki bütün anlamlar o gittikten sonra beynime balyoz gibi inmişti. O günü hatırlamak işkenceler içinde durmadan ölmek gibiydi.  Elimdeki çiçeği yavaşça kokladım. Başkaları çiçeklere dair neler düşünürdü bilemem ama bana göre bir çiçek baharın sıkıştırılmış halidir. Bir çiçeği kokladığınız zaman sanki tüm bahar birden içinize doluyor, oradan ince ince ruhunuza işliyordu. Küçük, mor çiçeği yüzümden uzaklaştırıp gülümsedim. Yasemin’in evden çıkabilmesi için tam yirmi dakikadır kapıda bekliyordum ve onun içeride ne yaptığı hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Ben çıkarken hemen geliyorum dediği dikkate alınacak olursa hemen sözcüğü ikimiz için aynı anlama gelmiyordu.  Yeniden kapıya baktım. Aynı anda o da koşar adımlarla evden çıktı. “Ah çok affedersin hayatım. Duru aradı hemen kapatamadım.” Sevimli bir gülümsemeyle yüzüme baktı.  Gözlerimi devirmemek için kendimi tuttum. Fakat kaşlarımın çatılmasına engel olamadım. Duru’dan hiç hoşlanmıyordum. Duru’nun ilişkinizin ortasındayım tavırlarından nefret ediyordum. Duru’nun ben olmadan onu asla mutlu edemezsin, onu solduruyorsun safsatalarından da usanmıştım. Duru’nun sürekli her işe burnunu sokuyor olması onu yeterince çekilmez kılıyordu. İşin aslı Duru sonsuza kadar hayatımızdan çıkıp gitse çok mutlu olacaktım. Gerçekten. Ama Yasemin onu seviyordu ve ne yazık ki ben de ona bir şey diyemiyordum. Ona kıyamıyordum. Sonuçta bir ilişki, evlilik olsa dahi, insanın hayatının tümüne hükmetme gücüne sahip değildi. Olmamalıydı. Birbirimizi o denli kısıtlarsak mutlu olmayı nasıl umabilirdik?  “Anladım.” diye mırıldandım arabanın kapısını açarken. Sesimden Duru’ya olan hislerimi fark ederek gülümsedi. Çabucak yanıma yerleşti aynı anda.  Araba onunla birlikte bir tek o kokuyordu. Yasemin kokuyordu. Yasemin bir çiçek olsaydı yasemin çiçeği olurdu. Biz çiçek olamaz ağaç olurduk. Ben sanırım ladin olurdum. Tek başına ve yaşlı bir ladin ağacı. Fırat çınar olurdu muhtemelen. Biz çiçek açmazdık. Tuna mutlaka erik ağacı olurdu ve Müge de kiraz. Onlar çiçek açardı. Hafifçe gülümsedim. Katre erguvan ağacı olurdu. En güzel çiçeği o açardı her mevsim.  Sessizce yol alırken ikimiz de kendi düşünce alemimize dalmış gibiydik. Yasemin iki elini bacaklarının üzerinde birleştirmiş öylece yola bakıyordu. Her ne düşünüyorsa, onun sıkıntısıyla alt dudağını dişliyordu.  “Ne düşünüyorsun?”  Yüzünü bana çevirip gülümsedi. Saçları yüzünün kıyılarından yavaşça dökülüyordu. Gözlerinin içinde renkli uçurtmalar göğe yükseliyordu. Gözlerinde taze bir bahar vardı.  Omuzlarına dökülen dalgalardan birini ince parmaklarıyla büktü. “Akşamki yemeği.” dedi sadece. Ama gözlerinden, bakışlarına yerleşen keskin hüzünden her şeyi anladım.  “Eminim ki baban burada olmak isterdi.”  Gözleri ormanın en yeşiline düşmüş yağmurlarla ıslandı. “Neyse onu boş ver.” Derin nefesleri benim ciğerimi dağlarken gülümsemeye çalıştı. “Fırat’ın gelmiyor olmasına da üzülüyorum aslında.”  Düşüncelerimin çığlıkları içimde yankılandı. Fırat’ın gelmiyor oluşuna ben daha fazla üzülüyordum. Ama ne annem ne de Fırat bir arada olmak istemiyorlardı. Hala. Aradan iki yıl geçmişken, Seçil çoktan gitmişken hala. Annemin öfkesi soğumamıştı. İlk günkü kadar sıcak, ilk günkü kadar şiddetliydi. Ve sanırım Fırat artık yorulmuştu. Annemden ve her şeyinden.  “İnan bana gelse daha da zor olurdu.” diye mırıldandım. “Annemle ikisi bir aradayken çok gerginler. Hala. Tabi Tuna da pek yardımcı olmuyor.”  Yasemin üzgünce başını salladı. “Anneni anlamıyorum. Sonuçta Fırat’ın suçu değildi.”  “Fırat’ı Seçil’i sevdiği için suçladığını sanmıyorum. Annem Fırat’ı Seçil’i herkese tercih ettiği için suçluyor. Bir kız için, hayır, o kız için hepimizi bırakıp gittiği için.” Derin bir nefes verdim. “Ama Fırat’a gitmekten başka yol bırakmayan kendisiydi.” “Bence Seçil’i sevdiği için de suçluyor.” Omuz silkti. “Annen insanın kimi seveceğini seçebileceğini sanıyor.”  Yavaşça güldüm. “Kayınvalideni çekiştirmen sana hiç yakışıyor mu?”  Yasemin bana sitemkar bir bakış atıp hafifçe gülümsedi. “Annenle aramızın çok iyi olduğunu biliyorsun ve kıskanıyorsun bence Aras.” Saçları dalgalandı. “Bence annen beni hepinizden daha çok seviyor.”  Arabayı park ederken güçlü bir kahkaha attım. “Eminim Fırat sana katılırdı.” Markete doğru yürürken elimi tuttu. Başından öpüp gülümsedim. Bu akşam güzel yemekler yapmak istiyordu. Ve sanırım annemin onun güzel yemekler yapmasını da sevdiğini düşünüyordu.  Çalan telefon bizi alışverişte yakalamışken arayanı görünce gözlerimi devirdim. “Duru saat başı seni aramak zorunda mı?” Yasemin melodik bir kahkaha attı neşeyle. Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. “Komik değil.”  “Duru’yu mu kıskanıyorsun?” Başını sağa eğip gülümsedi. Saçları omuzlarından dalga dalga döküldü.  Umursamazca omuz silktim. “Hayır, ama bence o beni kıskanıyor.”  Yasemin yeniden en güzel kahkahalarından birini atıp telefonu açtı. O Duru ile konuşurken ben de alışverişe devam ettim. On dakika geçtiği halde hala yoktu ve hala Duru… Sıkıntıyla iç geçirdim. Duru’yu bulup bir köprüden atsam acaba Yasemin çok üzülür müydü? Ya da en kısa zamanda birini bulup onu baş göz etmeliydim. Başka uğraşacak bir şeyi olmadığı için sürekli bize sarıyordu.  Çalan telefonum beni planlarımdan uzaklaştırdı. Arayana bakınca gülümsedim.  “Benim minik farem nasılmış bakalım?”  Katre’nin huysuz nefes alıp verişini duyunca sırıttım. O benim hayatımın tam orta yerinde, merkezinde kök salmış güzel bir ağaçtı. Katre’siz bir hayatım hiç olmamıştı. Hatırladığım ve içinde onun olmadığı bir anım yoktu. Babam öldüğünde, annem kendini kaybettiğinde, Fırat gittiğinde ve daha pek çok berbat ötesi olayımda o hep görkemli bir ağaç gibi yanı başımızdaydı. Sarıyor, sarmalıyordu. En önemlisi hüzün bulutuna bulanmış bir aileyi neşelendirebiliyordu. Evde hiç kimse gülemezken birden geliyor ve herkesi gülümsetiyordu. En kötü günlerimizde bile bize umut ışığı olmuştu. Kıştan sonra gelen bahar gibiydi. Ya da baharı müjdeleyen cemre gibiydi. O yüzden Katre her daim bizim için vazgeçilmezdi.  “Aras neredesin?”  Sesindeki heyecan tonlamalarıyla tek kaşımı kaldırdım. “Önce iyiyim falan demeliydin Katre’cik. Hal hatır sorma işini bitirmedik.”  Katre’nin önce derin bir nefes aldığını ardından güldüğünü duydum. “İyiyim Aras beyciğim, teşekkür ederim. Ya siz nasılsınız? Yasemin hanımlar nasıllar?”  Keyifli bir kahkaha atarken alışveriş arabasını duvara yasladım. “Hiç iyi değilim Katre.” Yüzümü buruşturdum. “Alışveriş telaşı. Yani hadi o bir derece çekilir. Ama Duru.”  Neşeyle güldü. “Demek ki markettesin. Tuna da artık gidip yardım mı etsek diyor da.”  “Katre.” diye söylendim. “Akşam yemeğine misafir aldığımız zaman kendi başımızın çaresine bakmalıyız.”  Yine de ne dersem diyeyim erkenden geleceğini biliyordum. Onu sandığından çok daha iyi tanıyordum. Yüzünden geçen gölgelerin anlamını biliyordum. Kirpiklerini hızlı hızlı kırpıştırdığında bunu ağlamamak için yaptığını biliyordum. Saçını parmağına dolayıp büktüğünde bir konuda kararsız kaldığını anlıyordum. Geceleri mutlaka ılık süt içtiğini ve içine tarçın attığını da biliyordum. Yıldızların gökte açan çiçekler olduğuna inanması çok tatlıydı. Her kış ilk kar yağdığında mor kazağını giymezse o sene kötü bir şey olacağına inanması ise beni çok eğlendiriyordu. Yeniden güldüm.  “Tamam, ama…” diye başladıktan sonra sustu. Kararsız kaldığını hissettiğimden müdahale ihtiyacı duydum. “Ama ne?”  “Of Aras…” Yüzünü astığını görür gibi oldum. “Gelmeyelim mi yani?”  Başımı iki yana salladım gülerek. “Gelme desem gelmeyeceksin yani?”  Tuna’nın sesi çok gerilerden homurtu gibi geldi. Yüksek sesle kahkaha attım. “Öyle bir şey demedim.” dedi Katre ardından.  “Tuna ne diyor orada öyle?”  “Sen onu nasıl duyuyorsun? Duyma diye o kadar kısık sesle konuşuyor ki.”  “Saçma sapan olsa da sesi geliyor.” Nerede olduklarını merak ettim sonra. Kaşlarım çatıldı.  Katre omuz silktiğini bildiğim bir sesle konuşmaya başladı. “Hiç. Sarp geldi de onunla konuşuyor. Bir de Yavuz burada.”  Birden bütün neşem, keyfim kayboldu. Hatta akşama dair bütün iyi niyetlerim bile çürüdü gibi hissettim. O adamı sevmiyordum. Onun sürekli etrafımızda dolaşıyor olması beni deli ediyordu. Hayır, hiçbir şeyle ilgili değil. Kendisinden hoşlanmıyordum. Yavuz herkesin gördüğünün aksine iyi biri değildi. Bizimle sırf tek nedenden dolayı görüşüyordu ve bu çok yanlıştı.  “Anladım.” dedim huzursuzca. Aynı anda Yasemin gülümseyerek bana yaklaştı. Hafifçe gülümseyip karşılık verdim. Yanıma gelip elini yanağıma bastırdı.  “Duru meselesini bu kadar takmadın değil mi?” Başını geri atıp güldü. Sonra ciddileşip yüzüme baktı. “Kiminle konuşuyorsun?”  “Katre.”  Yüzünden anlamsız gölgeler geçerken yeniden gülümsedi. “Selam söyle.” dedi arabayı önümden çekerken. Başımı sallayıp arkasından ilerlemeye başladım.  “Tamam, o zaman bir saate falan geliriz.”  Katre’nin ısrarcı sesiyle gülümsedim. “Hep beraber geleceğiniz zaman gelirsiniz güzelim.”  Seslice iç geçirdi. “Sana yardım teklif eden de kabahat.” Ardından Tuna’ya seslendi. “Tuna, biz en iyisi Sarp’lara gidelim bu akşam.”  Keyifli bir kahkahayla omuzlarım sarsıldı. “Katre saçmalama. Hem Sarp da gelsin işi yoksa.” Yavuz gelmesin.  Tuna’nın da güldüğünü duydum. “Tamam, Aras da gelsin isterse. Okey falan oynarız.” diye bağırdı o da.  Katre kahkaha atıp ona bir şeyler daha söyledi. “Sarp meşgulmüş. O yüzden ona gidemiyoruz bu akşam. Neyse size kaldık sanırım. Müde yok ki onlara kaçalım.” Güldüğünü duydum ardından. “Tamam, o zaman. Annemlerle geldiğimizde görüşürüz Aras.” Sesindeki afacan tonla başımı iki yana salladım.  “Görüşürüz madem.” Telefonu kapatıp Yasemin’e gülümsedim. “Duru ne diyor?”  Raftan bir şey seçmek için çabalarken omuz silkti. “Hiç. Akşama ne yemek yapıyoruz diye sordu.”  “Yemekleri sen yapacaksın sanıyordum.”  Aldıklarını arabaya atıp güldü. Ama bu gerçek, içten gülüşlerinin aksine buz tutmuş yabancı bir gülüştü. Yasemin bir şeye kızmış mıydı bana mı öyle geliyordu? Tek kaşımı kaldırıp yüzünü bana doğru çevirdim. Gözlerinde uçuşan soru işaretleri çok farklı anlamlarla örülüydü. “Ne oldu?”  Yeniden omuz silkti. Eli karnına gittiğinde gülümsemesi büyüyüp gerçekleşti. “Sanırım beni değiştirmeye başlıyor.” diye fısıldadı.  Ona büyüyen bir gülümsemeyle cevap verdim. “Hadi artık gidelim.”  Kasadaki sırayı aşana kadar bir daha hiç konuşmadı. Kafasında dönen çarkların sesini duyuyordum. Büyük bir gürültüyle iç içe dans ediyorlardı. Birazdan sorular sormaya başlayacağından da emindim. Bahçeye çıktığımızda poşetleri arabaya yerleştirip birbirimize baktık.  “Yürüyelim mi?”  “Kafana neler taktın yine?” Saçından öpüp gülümsedim. Hafifçe saçlarını karıştırdım ardından.  Yasemin elimi tutup durdurdu. Yüzünde anlaşılmaz bir ifade vardı. “Bunu yapmandan hoşlanmıyorum.” diye mırıldandı.  Kaşlarımı kaldırdım. “Öyle mi?”  Gülümsemeye çalışarak omuz silkti. “Saçlarım bozuluyor.” Saçını kulağının arkasına attı. “Katre ne diyordu?”  “Tunayla yardıma gelelim mi diye soruyorlar. Sanki ikisi de yemek yapmaktan çok anlıyormuş gibi.” Tuna yalnızca yeme kısmından hoşlanıyordu. Katre sanırım yumurta kırabilirdi ama oradan sonrası meçhuldü. Bir keresinde kurabiyeleri yaktığı için Tuna ona küsmüştü. Sonra da mutfağa girmesini yasaklamıştı. Aklıma gelenlerle yeniden güldüm.  Yasemin başını salladı usul usul. Yüzünde tuhaf bir tebessüm oluştu. “Buna mı kızmıştın yani?”  Kaşlarımı çatıp konuşmamızı düşündüm. “Kızmış mıydım?”  “Evet.” Tam karşıma geçip durdu. “Kızmıştın.”  “Kızmadım. Sadece Yavuz oradaymış. Ondan hoşlanmadığımı biliyorsun.”  Gözlerinden koyu gölgeler geçerken başını bir daha salladı. Çamlara gece vurmuş gibi karardı gözleri. Kaşlarını kaldırıp yüzüme dokundu. “Neden ona karşı bu kadar sertsin?”  “Sadece adamdan hoşlanmıyorum Yasemin. Beni sinirlendiriyor. Garip bir gülüşü var, biliyorsun. Yani kimse öyle gülmez.”  Yasemin başını arkayaa tıp güldü. Ardından başını göğsüme yasladı. Ben de ona sıkıca sarıldım. “Belki Katre ile mutlu olurlar. Buna izin vermelisin.”  Derin bir nefes alıp sıkıntıyla verdim. Olamayacaklarını biliyordum. Yavuz’un Katre için doğru kişi olmadığını bildiğim için istemiyordum aslında. Katre başka şeyler arıyordu. Onun karşısına da istediği gibi biri çıkacaktı.  Katre’nin ezgileri Yavuz’a gitmiyordu. Onlar bir aradayken o müziği duyamıyordum. İşte bu yüzden Yavuz onu mutlu edemezdi. Çünkü Katre onu sevmiyordu. Kimi seviyorsa onunla olmalıydı.  “Katre onu sevmiyor.” dedim sadece. “Yavuz’unki de geçici bir şey olabilir.”  Başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinin her karesi başka anlamlarla taşmıştı bu kez. Gözlerini kırpıştırıp başını biraz daha geri attı. Saçları ılık rüzgarda dalgalanırken kokusu ciğerlerime doldu.  “Bir erkek aynı anda kaç kadını sevebilir?”  Benden ciddi bir cevap bekliyordu ama donup kalmıştım. Bir kere bunun konumuzla ne ilgisi vardı? Tek kaşımı kaldırıp gülümsedim.  “Ben daima seni seveceğim.”  Elini yanağıma koyup gülümsedi. Boşta kalan elimle elini yüzüme bastırdım. Yasemin başını sallayıp içini çekti. Dolu dolu olan gözleri bahar dallarındaki çiylerle eşdeğerdi. Gözlerini kapatıp bir süre düşündü.  Sesi havaya yayılırken sorusu beni hazırlıksız yakaladı. Şaşkınlıkla gözlerine baktım. Yine ciddi bir cevap bekliyordu. Ama bu hiçbir anlam barındırmayan garip bir soruydu. Dudaklarından dökülüşü bile renksizdi. Yaralıydı.  “Peki, bundan nasıl emin olabileceksin?”  O gün onu son gördüğüm gün olduğunu bilseydim, bilebilseydim içini rahatlatmak isterdim. Ama onu neyin rahatlatacağını bile bilmiyordum. O gün onu sonsuza kadar kaybedeğimi bilseydim başımı dizlerine yaslayıp ağlayarak günah çıkarmak isterdim. Ona gitme demek isterdim. Zaten her şey çok zor, sen de gitme.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE