Ağaç anlatabilir kendini yağmura,
Hiç değilse fısıldayabilir -bunu biliyorum.
Kuş nasıl tarif edecek; konsa yeryüzünde av,
Uçsa bir ömür boynunda vebal.
Birhan Keskin
Derler ki; güneş nasıl ki her gün yeniden doğuyorsa insan da her gün bir kez doğar. Kimse demiyordu ki bir insan nasıl her gün daha büyük bir azabın içine doğar. İnsan nasıl yorulmaz? Nasıl aralanır gözkapakları aynı kıyımı görmek için? Kendi parçalanışına herkes tanık tutuluyor muydu Allah’ım? Her kul ömrünün ellerinde soluşuna ciğerine kül dolarak razı oluyor muydu? Hiç olur muydu? Ben oluyordum.
Göğsümde hiçbir tarafa doğru açamayan çiçekler vardı. Tohumken solmuşlardı. Tohumların dikeni olur muydu hiç? Benimkilerin vardı. Her birinin dikeni kalbimi başka bir tarafından deliyor, kanatıyordu.
Benim gibilere, göğsünde harap bir bahçe taşıyan benim gibilere, uyku haramdı. Bir gecem olmamıştı uykuya kandığım. Bir sabahım olmamıştı içimde taze bir baharla uyandığım.
Yine uykusuz bir gecenin sonunda odam yeni aydınlanmaya başlamışken kapıyı çekip çıktım. İçim daralıyordu. Duvarlar üstüme üstüme geliyor ruhumu boğuyordu. Kalbim sıkıntılarını atlatamamış, sıkıntılarına sığınmıştı. Açmadan solan çiçeklerini haykırıyordu bana durmadan. Tohumlarını alıp saklıyorlardı. Saklanırken bile içime batıyor, göğüs kafesime kan dolduruyorlardı.
Birkaç çiçeğe muhtaçtı varlığım, biraz umuda. Bir parça gün ışığına.
Hayır, Yasemin değil. Yasemin hariç her çiçek olurdu. Bir tek onu kaldıramıyordum. Gördüğüm an dahi ağlama arzusuyla doluyordum sebepsizce. Sebepsiz değil… Çok geçerli bir sebebim vardı. Ve o sebep beni parça parça yok ediyordu.
Tuna dün akşam Senem’in ani gafından sonra çekip gitmişti. Yüzüme bile bakmadan, ne oluyor diye bile sormadan. Dinlemeden ve anlamaya çalışmadan. Öylece durmuş, sonra arkasını dönüp gitmişti. Kimseye cevap bile vermemişti. Onun herkese göre tuhaf olan bu davranışından sonra da zaten kimsenin çok da mutlu olmadığı yemek aniden dağılmıştı.
Onu sevmem çok mu yanlıştı? Tuna neden böyle yapıyordu? Şu köşeye oturmak ve içim dökülene kadar ağlamak istiyordum.
Başımı iki yana sallayıp beynimin içinde dört dönenlerden kurtulmaya çalıştım. Kafesin içinde kenarlara çarpa çarpa dönen bir kuş gibi hissediyordum kendimi. Kaçamıyordum, kurtulamıyordum. Ama haris bir inatla vurmaya devam ediyordum. Peki, sonunda ne oluyordu? Ben söyleyeyim, yine yalnız ve yalnızca ben zararlı çıkıyordum. Sadece ben yaralanıyor ve her daim ben parçalanıyordum.
Bahçeye çıktığımda sabahın serin havası iliklerime işledi. İstemsizce titredim. Yeni doğan güneş henüz ısıtamamıştı doğayı. İçimin hiç ısınmayan yanları gibi. Buz tutmuştum ve çözülemiyordum. Çarem bir tek Aras’tı. Dermanım yalnız ondaydı. Onların dünyalarına güneş doğarken benim dünyamın gecesi, gündüzü, güneşiydi Aras. Daha da fazlasıydı Koltuğa oturup gözlerimi denizin gün kızıl bir gonca gibi açarkenki sevincine diktim..
Aras benden senelerce büyüktü. O bana çok erken gelmişti ve ben ona asırlarca geç kalmıştım.
Aras bana yollarca ve yıllarca uzaktı.
“Erkencisin.”
Sesi benliğimi doldurduğunda hızla arkama dönüp baktım. Artık yalnızca iki adım uzaktı. Yutkunmaya zorladım kurumuş boğazımı. Ellerim umarsız bir heyecan seline kapılıp terlemeye başladı.
Aşk, bende tek isim ve iki heceden ibaretti; Aras.
İçimden geçenler içine doğanlara zıttı. İşin aslı hayatım içimden geçen cümleler içinde geçmişti benim. Aras ise her birinden bihaberdi.
Yeniden denizin sonsuzluğuna kenetlerken gözlerimi, umursamaz görünmeye çalışarak hafifçe omuz silktim. “Uyku tutmadı.” Yalan değildi.
Aras bahçe koltuğuna, yanıma bıraktı kendini. Gözlerinden onun da uyuyamadığını anladım. Süzgün halleri içimi parçalıyordu. Onu böyle görmeye dayanamıyordum. Katlanamıyordum mutsuzluğun pençesinde kalmasına. Mutlu olsun istiyordum. Artık mutlu olmalıydı. Ben zaten kendimden geçeli çok olmuştu. En azından sevdiğim insanlar o tadına doyulmaz duyguyla boğulsunlar istiyordum. En azından buna hakkım olmalıydı.
Onun benim taşıdığım kırgınlık izlerini taşımamasını ne çok istemiştim hâlbuki.
Başını kaldırıp dikkatle bana baktı. Onu görüyordum ama tepki veremiyordum. Dün geceden sonra konuşacağımız şeyleri kestiremiyordum. Tuna ona söylemiş olabilir miydi? Aras ondan yıllardır sakladığım tek ve en büyük gerçeğimden haberdar olabilir miydi? Peki, eğer biliyorsa ben ne yapacaktım? O bana ne diyecekti?
Aklımı talan eden sorular cevapsız kaldıkça daha da acıtıyordu. Şüphe tohumları ekliyordu her bir zerreme. Keskin bir hançer göğüs kafesimi parçalayıp kalbime dayanıyordu. Bir şey söylemesi gerekmiyor muydu? Bir şey söyleseydi.
“Tuna’nın nesi var?”
Bakışlarını bir an olsun üzerimden ayırmadı. Bir şey bilmediği için cevap mı arıyordu yoksa bildikleri için ağzımı mı arıyordu? Sesli bir nefesle iç geçirdim.
Aras tek eliyle saçlarını karıştırırken yüzünü buruşturdu. “Tuhaf davranıyor.” dedi sanki ben görmemişim gibi. Oysaki Tuna hiç olmadığı birine dönmüştü birdenbire. Ama neden? Aras bu kadar mı günahtı bana? Kendimden bile sakınarak sevmem de mi haramdı?
“Evet.” Sesim çıkabildiği için dualar ettim. Aras yine sesimi soluğumu tek elinde toplamışken bana da itaat ettikleri için şükrettim. “Dün gece fazlasıyla garipti.”
Tek kaşını kaldırıp başını salladı. Yüzünde yanlış düşüncelerin gölgelerini gördüm. Aras’a göre yanlış. İstemediği bir şeylerin olduğunu düşünüyordu. Ona göre hoş olmayan. Ve bu hoşlanmadığı fikirler yüzüne bu kadar net yansıyordu. Ya da ben sadece onu hatmettiğim için her mimiğini ezberlemiştim.
Aslında ne düşündüğünü bilmeyi her şeyden çok isterdim. Ama bunun beni acıtacağı fikrini aklımdan atamıyordum. Bu yüzden çoğu zaman ona ne düşündüğünü, ne hissettiğini öyle net soramıyordum.
“Siz kavga falan mı ettiniz?”
Gözleri farklı bir tona bürünüp beni içine çekti. Orada, o koyu girdapta sürüklenirken tutunduğum tek dal yine yalnızca Aras’tı. Onu seviyordum. Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın onu deli gibi seviyordum. Kendimi hiçe sayarak bir tek onu seviyordum. Ben beni bile böylesine şiddetli sevemiyordum. Aras içimde bir yerleri kırıyor, döküyor, parçalıyordu. Ama ben yine de durmadan, yorulmadan, yıkılmadan daima onu seviyordum.
İkimizde imkansızlığı kanıksanmış aşkımızın küllerinde solduracaktık ömrümüzü. Belki de o yüzden böyle yakındı ruhlarımız birbirine. O yüzden böyle tutabiliyorduk acılarımızı ellerimizde.
“Hayır.” dedim yavaşça, duyulmaktan korkarak. “Bunu da nerden çıkardın?”
Arkasına yaslanıp kollarını kavuşturdu. “Dün en son ikiniz konuşuyordunuz. Ondan önce gayet normalken o andan sonra başka biri oldu.” Derin bir nefes alıp bir süre bekledi. Sonra bütün vücuduyla bana doğru döndü. “Anlamaya çalışıyorum, Katre. Ne oldu?”
Huzursuz tavırları huysuzluğa gidebileceğinin işaretlerini veriyordu. Hafif bir gülümseme oturdu dudaklarıma. Duygusal buhranlarımın barındırdıklarıyla yüzüne dokunmak istedim. Her şeyden çok. Çok yakınımdaydı. Yapabilirdim, elimi uzatsam…
Ama olmuyor, olmayacak, olmaz.
Dolmaya çalışan gözlerime mil çektim. Şimdi değil.
“Bilmiyorum. O zaman bir şeyi yoktu.”
Boğazıma düğümlenen hıçkırıklarımla ona yalan söyledim. Ama Tuna sana aşık olduğumu öğrendiği için böyle diye nasıl diyebilirdim?
Başını sallayıp denize doğru döndü Aras. Hala huzursuzdu. Buram buram yayılıyordu üstünden huzur eksikliği. Kötü bir şey yok demek istiyordum. Tuna’ya göre kötü bir şey vardı belki. Ama bu kadar kötü olamazdı.
“Sen neden uyuyamadın?”
Yeniden omuz silktim. “Hiç, sıcaktan galiba. Peki, sen?”
Kaşlarını çatıp yüzüme baktı. “Aklım Tuna’ya takıldı. Telefonunu da açmıyor eşek sıpası.” diye mırıldandı.
Nefeslerimi düzene koyup parmaklarımla oynadım. “Bence geçici bir şeydir.”
Aras çenesini kaşıdı gevşek hareketlerle. “Dicle de senin gibi düşünüyor.”
Dicle ablayla bu konuyu konuşmuşlardı o zaman. Muhtemelen mantıklı çıkarımları vardır Dicle ablanın. Yani ben onun Aras’tan daha iyi sonuçlar çıkaracağına emindim en azından. Gerçi onun da bir şey anlamamış olması da olağandı. Çünkü ortada bir sorun falan yoktu. Tuna benim en mahrem sırrımı öğrenmişti ve onun tavrındaydı. Diğerleri tabi ki bunu böyle anlayamazdı. O zaman ne anlamışlardı?
“Ne düşünüyor?”
Sol eli, alyanssız eli, hareketini kesmiş çenesinde bekliyordu. Onu seviyordum. Böyle, bu kadar yakından bakarken defalarca idrak ediyordum ki onu çok seviyordum. Onu görmeden nefes almam imkan dahilinde bile değildi.
“Yani geçici bir şey olduğunu.” Tereddütte kalmış gibi etrafına bakındı. Kalbime depremler salan varlığı kararsızlık içinde çırpınıyordu. “Kavga falan ettiniz sanmışlar.” dedi sonunda.
“Aras niye kavga edelim ki durup dururken? Ayrıca biz Tuna’yla ne zaman kavga ettik ki?” Neden böyle saçma sapan bir sonuç çıkardıklarını da ben anlamıyordum. Bizim Tuna’yla uğruna bu kadar büyük kavga edecek konumuz bile yoktu ki. Onu da geçtim bizim Tuna’yla bir kere kavga etmişliğimiz bile yoktu.
Zoraki bir tebessümle saçlarımı karıştırdı. “Neden kızıyorsun ki? Sadece soruyorum.”
Bozduğu saçlarımı düzeltirken ofladım. Zaten bütün gece yatakta dönüp durduğum için saçlarım berbat bir şekilde kabarmışlardı. Şimdi o daha da dağıtmıştı. Eminim şimdi yanında saçma bir vaziyetle oturmaktaydım. Bir kez daha ofladım.
“Kızmadım.” dedim ciddiyetle. Ona kızamazdım. Ona kıyamazdım. “Ama Tuna’nın garip hallerinden neden sorumlu tutulduğumu anlayamıyorum.”
Geniş bir gülümseme için yüzüne yayıldı dudakları. Bir şeyler eridi gitti içimde. Ruhum enkazlarından sağ çıkamadı. Hiç çıkamamıştı. O bir kere gülüyordu ve ben kanatlarımın çıktığını hissediyordum. O sadece gülüyordu ve ben ruhum güle değmiş gibi titriyordum. Aras yalnızca gülüyordu ve benim içim ona doğru akıyordu. Bir tek gülümsemesi için bile ateşlerde yürüyebilirmiş gibi hissediyordum.
Başını iki yana salladı aynı anda. “En son seninle konuştuğu için ilk şüpheli sensin. Bu saatten sonra ne desen aleyhine delil olarak kullanılacaktır.” Keyifle harmanlanan bakışları eşliğinde göz kırptı.
Gözlerimi devirdim. “Aman ne güzel. Şimdi mesela Tuna intihar etse, hani olmaz da misal, azmettirici mi sayılacağım?”
Gürültülü bir kahkahayla omuzları sarsıldı. Onunla birlikte güldüm. Bütün kötü düşüncelerim, anılarım, hayallerim onunla son buluyordu. Aras sadece güldüğünde bile hayal kırıklarımın tozlarını toparlıyordu. Ben ona bu kadar muhtaçtım işte. Yaşayabilmek için, var olabilmek için, devam edebilmek için. Toprağın suya duyduğu ihtiyaç kadar ihtiyacım vardı aşkına. Onsuz kuruyordum, dökülüyordum. Aras yoksa ölüyordum.
“Saçmalama Katre.” Kahkahalarının arasından neşeli sesini işittim.
“Sen deminden beri bir güzel saçmalıyordun yanlış hatırlamıyorsam.”
Aras kendine gelmiş ya da yeni uyanmış gibi silkindi. Derin bir nefes alıp o eski, buhran taşmış haline döndü. Aklına yeniden bir şey geldiğine bahse girebilirdim.
“Gidip Tuna’yı bulayım.” dedi ayağa kalkarken. “Ne karın ağrısı varmış öğreneyim.”
***
Senem başını kaldırmadan parmaklarıyla oynamaya devam etti. Pişmanlığını daha doğrusu suçluluk duygusunu bütün hareketlerinden anlayabiliyordum. Aslında onun bir suçu da yoktu. Bilemezdi. Ben ona kızmamıştım. Artık belki de Tuna’nın bunu öğrenmesi gerekiyordu. Belki de artık zamanı gelmişti. Bir şeyler değişmeye başlamıştı işte hayatımda. Bir yerinden kırılmıştı.
“Kendini bu kadar üzme.” dedim yavaşça. Elini tutup sıktım. “Bilemezdin.”
Senem başını ilk defa kaldırıp yüzüme baktı. “Hayır, tahmin etmeliydim. Ama Tuna öyle farklı bakıyordu ki ben, ben. Söyledin sandım. Söyledin ve o da çok sevindi sandım.” Ellerini yüzüne kapatıp sıvazladı. Gülümsemeye çalıştı ama beceremedi. “Katre, gerçekten çok üzgünüm. Yani ben ne diyeceğimi bilemiyorum.”
Başımı kaldırıp batmaya yüz tutan güneşin kızıla boyadığı gökyüzüne baktım. İçdenizim aynı kızıl renge boyanıyordu. Ruhumda kızıl nehirler peyda oluyor ve durmadan tek yöne akıyorlardı. İçimdeki o durgun denizi kızıla boyuyorlardı. Ruhum kanıyormuş gibi hissediyordum o yüzden. Çok mu saçmaydı?
Acaba Aras Tuna’yı bulmuş muydu? Ne konuşmuşlardı? En kötüsü ise ona söyler miydi? Bunun ihtimali dahi kanımı donduruyordu. Aras bir gün öğrenecekse bile böyle öğrenmesini istemiyordum. Böyle olmazdı. O kadar zaman, onca yıl, gözüm gibi sakladıktan sonra böyle olamazdı.
Hüzünlü bir gülümseme için serbest bıraktım dudaklarımı. “Böyle daha iyi olabileceğini düşün mesela.”
Senem kaşlarını çattı. Ellerini çenesinin altına koydu. “Nasıl?”
Alt dudağımı sarkıtıp omuz silktim. “Bilmiyorum. Sadece gerektiğinden fazla gizli kalmıştır belki.
Senem alt dudağını ısırdı ağlamaya başlamamak için. Saçlarını okşamak için elimi uzatmak istedim. Ama kalbime saplanan dikenler ellerimi de bağlıyordu sanki. Derin bir nefes aldım yalnızca. O an sert bir ses, karışık duygularla yüklü bir ses, bedenimi tepeden tırnağa titretti.
“Senem, biraz Katre’yle yalnız konuşabilir miyim?”
Tuna birkaç adım gerimizde durmuş donuk bakışlarla bize bakıyordu. Gözlerinde iç içe geçmiş o kadar çok anlam vardı ki ağlamak istiyordum. Gözlerinden hiçbir anlayamıyordum. Yüzünde acı çekiyormuş gibi bir ifade vardı. Ya da öfkeden delirmiş gibi. Bilemiyordum.
Senem aniden toparlanıp kalktı. “Tabi. Tabi ki. Ben bir mutfağa bakayım.”
Öylece durup birbirine karışan adımlarını izledim. Derin bir nefes alıp saçlarını karıştırdı. Ardından her an geri dönecekmiş gibi yanıma kadar yürüdü. O ilk andan sonra yüzüme bile bakmadan, gözünün ucu bile üzerime değmeden sadece denizi izledi. Koltukta biraz daha yana kayıp daha fazla yer açtım oturması için. Üstümüzden bir martı geçti. Çığlık çığlığa denize doğru uçuyordu ve ben onunla gitmek istiyordum. Çığlık atarak denize dökülmek istiyordum.
O kadar gergindi ki tenime çarpıyordu. Derimin üzerinde karıncalar geziyormuş gibi hissetmeme neden oluyordu. Aynı zamanda ondaki gerginlik bir yandan da sakinleştiriyordu. Nefesim yavaşlıyor, kalbim tatlı bir uyuşuklukla çarpıyordu. Bu nasıl bir tezattı bilmiyorum. Zaten hayatımda hiçbir şey, hiçbir zaman tekdüze olmamıştı.
“Nasılsın?” Bu hiç Tuna’yla konuşmak gibi değildi. Yanımda oturan kişi sanki yıllardır tanıdığım, bana benden daha yakın olan Tuna değildi. Canımı acıtıyordu. Göremiyor muydu?
Gözlerimi kırpıştırıp çok uzaklaşmışız, sanki birden en sağlam yerden kopmuşuz gibi davranmasını yutmaya çalıştım. “İyi.” diyebildim sadece.
Başını salladı. Tek eliyle alnından çenesine kadar yüzünü sertçe sıvazladı. Nereden başlayacağını bilmiyordu. Ve ben de ona yardımcı olmak niyetinde değildim. Çünkü beni suçluyordu. Ama ben yanlış bir şey yapmadım. Tabi ki yapmamıştım. Bu kadar yanlış olamazdı. Olmamalıydı.
Derin bir nefes alıp içinde tuttu. Gözlerim denizin laciverte çalan rengine dalmışken uzaktan gibi gelen sesini duydum. Sesi dalgalara karışıyordu.
“Yani şimdi bu olanlar.” İki parmağını burun kemerine bastırıp sıktı. “Katre ben anlayamıyorum. Çok.” Doğru kelimeyi bulamıyormuş gibi buruşturdu yüzünü. Onunla birlikte kaşlarımı çattım. Çok yanlış mı? Kötü mü? “Çok garip geliyor.” dedi.
“Belki de.” diye mırıldandım. “Belki de gariptir.” Sesim yakamozlara çarpıp dağıldı. Bahçeye yayıldı.
Parmakları çenesine indi. Aslında onlar da Tuna gibi ne yapacaklarını bilemez haldeydiler. “Yani…” Derin bir nefes daha alıp verdi.
“Sen Aras’a mı aşıksın? Yani Senem bunu ima etti. Doğru mu anladım?”
Gözlerim yine beni dikkate bile almadan dolmaya başladı. Dişlerimi sıktım ağlamaya başlamamak için. Artık ondan saklayamazdım. Yalan söylemem aramızdakileri daha fazla zedelerdi. Tuna benim için çok önemliydi. O benim kardeşimdi. O benim tamamlanamayan yanlarıma ışık tutan biriydi. Hayatımın vazgeçilmezleri arasındaydı.
Konuşurken sesim titreyerek dağıldı. “Tuna lütfen. Bak bu…”
Elini kaldırıp beni susturdu. “Bir dakika, bir dakika. Yani gerçekten ona aşıksın.” Başını iki yana salladı. Yüzünden taşan gerginlik bir üst seviyeye zıpladı. “Bunu nasıl yaparsın?”
Gözlerimi kapattım ve o iki damlaya engel olamadım. Göğüs kafesim parçalanıyor gibiydi. Kemiklerim ellerime dökülecekti. “Elimden gelen bir şey oldu mu sanıyorsun? Bunu ben mi istedim?” Avuç içimi kalbime bastırdım. Deli vuruşlarından biriyle yine Aras için çarpıyordu.
Tuna dirseklerini dizlerine kapatıp başını üstlerine yasladı. Tek eliyle saçlarını karıştırdı. “Ne zamandır sürüyor bu?” Sesi girdiği karanlıklardan çıkmış gibi geldi. Sesi rüzgarla bir olup bana çarptı.
Elimin tersiyle nemli yanaklarımı kuruladım. Hülyalı bir gülümseme esir aldı dudaklarımı. Ah Aras. Sadece onun adını anmak bile dua olmuştu dilimde. O pelesenk olmuştu dilime. Söküp atamazdım. Silip gidemezdim. Yapamamıştım.
Kaşlarımı kaldırıp düşündüm. “Bilmiyorum.” dedim yavaşça. “Sayamadığım kadar uzun zaman oldu. Çok uzun zaman.”
Kafasını kaldırıp hüzünlü bir tebessümle bana baktı. Onunla göz göze gelince birkaç damla daha yol aldı yanaklarıma. “Bütün o yıllar boyunca sen Aras’a mı aşıktın?” Gözlerini kapattı. “Ve ben bunun hiç farkına varamadım.” Acı çeker gibiydi sesi. Ona kıyamayacağım kadar büyük bir acı. Aşkım ona bile acı veriyordu.
Bu aşk herkes için mi acı Allah’ım? Bu aşkın hiç mi olur yanı yok?
“Tuna…” Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Felaketle eş değer bir anda sözcüklerim kurumuştu. Mevzu bahis Aras ve ona olan duygularım olduğunda çoğu zaman böyle oluyordu.
“Nasıldı?”
Hüzünle harmanlanmış bakışlarında beni ağlama arzularıyla dolduran bir şey vardı. Hıçkırmak istiyordum. Ona sarılmak ve çok zordu demek. Onu Yasemin’le görmek, onun Yasemin için nasıl yandığını görmek çok zordu. Aras’ı Yasemin’e göndermek çok zordu. O kokuyu asla silemeyeceğini bilmek zordan bile zordu. Hala zor.
Tuna söylemediklerimi duymuş gibi elini elimin üzerine koydu. “Yasemin varken çok.” Derin bir nefes aldı ve iç geçirdi. “Buna nasıl dayanabildin? Bu halinle… Sen bu kadar savunmasızken bununla nasıl yaşadın aklım almıyor Katre.”
Kalbimin derinlerinden yükselen o hıçkırığı daha fazla hapsedemedim göğüs kafesime. Dudaklarımdan dışarı çıktığında ona eşlik eden her zamanki gibi tuzlu damlalardı. Göğsüm sarsıldı. Kollarımı kendime sardım. “Hiçbir aşk kolay değildir Tuna.” diye mırıldandım gülümsemeye çalışarak.
Başını iki yana salladı. Saçlarımı okşadı yavaşça. “Düşünüyorum, düşünüyorum. Düşündükçe daha fazla karışıyor. Kafa yordukça içinden çıkamıyorum. Daha derinlere batıyorum, yüzeyi göremiyorum.” Beyninde dört dönenler gözlerine yansımıştı. Ve o daha söylemeden ben her şeyi okumuştum bile. “Katre, bu kadar zaman boyunca yanımda, yanı başımda bunca acı çekmiş olabilir misin? İşte bu her şeyi silip süpürüyor. Sana yardımcı olmalıydım. Anlamalıydım. En azından.” Eli omzuma kaydı. Sıkıca tutup okşadı. “En azından sana destek olmalıydım.”
Elimi ağzıma kapatıp arkasının kesilmeyeceğini bildiğim hıçkırıklarımı dizginlemeye çalıştım. Tuna ise acıya bulanmış bakışlarını yüzümde gezdiriyordu. Elini uzatıp gözyaşlarımı sildi. Ne kadar zor olduğunu o anlıyordu. Tuna biliyordu. Aras’a aşık olmamın ne demek olduğunu biliyordu.
“Çünkü sen büyük olmayan yangınlarda bile benimleydin. Hep su taşırdın. Bense en büyük yangınına bihaber kaldım.” Kolunun altına aldı titreyen bedenimi. Ona yaslanmak öyle güzeldi ki. Birinin bunu bilip beni anlaması öyle… Dudaklarımı ısırdım kanatırcasına.
Başımı göğsüne gömüp hıçkırdım. Asırlardır ağlayamadığım gibi ağladım. Aras’a akan yaşlarım Tuna’nın gömleğini ıslattı. Tuna iç çekerek saçlarımı okşadı.
“Kendime o kadar kızıyorum ki Katre. Bütün gece düşündüm. Aslında öyle belliydi ki her şey. Ona bakışında bile öyle tuhaf bir büyü vardı ki. Ama ben anlayamadım. Bilmiyorum konduramadım belki. Ya da inanmak istemedim.”
Başımı kaldırıp Tuna’nın acılı ifadesine baktım. “Onu sevmem çok mu yanlıştı Tuna?” Öyle olmadığını biliyordum. Ama duymak istiyordum. Hayır, başkasından değil. Tuna’dan… Tabi ki öyle değil, desin istiyordum. Biri bana biraz moral versin istiyordum. Birisi güzel şeyler söylesin.
Hafifçe gülümsedi. “Hayır, ama böylesine saklayıp kendine bu kadar işkence etmen belki de yanlıştı Katre. Ama sevmek suç değildir.”
“Ona söyleyemezdim.”
“Bana söyleyebilirdin.”
Başımı iki yana sallayıp ondan biraz daha uzaklaştım. “Anlamıyorsun. Korktum.” Derin bir nefes alıp düşünmemeye çalıştım söylemek üzere olduğum ihtimalleri. “Onu sonsuza kadar kaybetmekten korktum. Bir daha görememekten. Asla eskisi gibi yakın olamamaktan. Uzaklaşmasından korktum.” O olasılıklar yine kanattı ruhumun derinliklerini. Yeniden ölüp yok oldum. Yıllardır ölüydüm. Kara toprak bile gizleyemiyordu cansız bedenimi. Bir mezar taşım bile olmadan yılların, acıların karanlığına gömülmüştüm. Failim meçhul değildi fakat kızamayacağım kadar güzeldi.
“Ona uzaktan bile bakamamaktan korktum Tuna.”
Yüzüne anlam veremediğim bir ifade oturdu. Haklıydı. Düşünüyor, düşünüyor içinden çıkamıyordu. “Seni anlıyorum demeyeceğim.” dedi sonunda. “Çünkü ne kadar denesem de tamamen anlayamam. Çünkü bu yaşamakla ilgili sanırım. Böyle bir şey yaşamış olmayı bile düşünemiyorum ben. Yine de senin yerinde olsaydım bu kadar yakın olup asla istediğim gibi yakın olamamaya katlanamazdım sanırım.”
Bilmiş bir gülümsemeyle baktım ona. Hala küçük bir çocuk gibi olan kendisiydi. Gerçek aşktan haberi bile yoktu. Ondan uzakta daha mutlu olurum sanıyordu. Nasıl olurdu? Aras benim için hava gibi, su gibi bir şeydi. Onsuz nefes bile alamıyordum. Nefes almadan nasıl mutlu olacaktım?
“Ondan uzak duramadım. Duramazdım. Hala yapamıyorum Tuna. Ama onun çok mutlu olmasını istedim hep. Benimle olmasa bile.” diye mırıldandım. Duyulmaktan korkan sesim zar zor çıkıyordu boğazımdan. “Bu Yasemin’le olacak olsa bile ben hep…”
“Sus.” Gözlerini kapatıp burun kemerini sıktı. “O günleri bunu bilerek düşündükçe çok kötü oluyorum Katre. Senin sürekli bunun acısıyla yaşadığını düşündükçe… Ve ben hiçbir şey yapmamış olduğumu düşünüyorum sürekli. Anlayamadım bile. Ve sürekli sana gelip Yasemin’le ilgili konuştuğumu hatırlıyorum. İkisiyle ilgili.” Başını iki yana salladı. Hatırladıklarıyla yüzünü buruşturdu. “Çirkin şakalar yaptığımı da hatırlıyorum. Of.”
O Tuna’ydı. O benim bildiğim, sevdiğim Tuna’ydı. Küçüklüğümden beri beni her şeyden korumaya çalışan o üç erkek kardeşten biriydi. İstemeden güldüm. Onları o kadar özlemiştim ki. O günleri. Bir arada olan o çocukları. Kendimi.
“Kendime yalan söyleyemedim.” dedim bunu bütün kalbimle destekleyerek. “Kalbimi susturabilseydim, ona yalan söyleyebilseydim belki her şey daha farklı olurdu.”
Tuna başını iki yana salladı. “Benim yerimde sen olsaydın eminim ki anlardın. En başından hem de. Sonra da ne gerekiyorsa yapardın. Yanımda durur ve elimi tutardın. Bana geçecek derdin, hepsi geçecek. Ben yapamadım.”
“Hayır.” dedim bakışlarını yakalayıp. “Ona aşık olduğum günü hatırlamıyorum bile. Geçmişi düşündüğümde sanki doğduğum an aşık olmuşum gibi geliyor. Anlayamazdın.”
Birbirimize bakıp güldük. Ama bu eksik, yaralı ve yamalı bir gülümsemeydi.
“Benim Aras’a aşık olmadan geçirdiğim bir gün, hatta onu bırak bir an bile yok. Bütün davranışlarım buna kurulu. En başından beri böyleydi ve o zamanlar hepimiz çok küçüktük.”
Tuna elini alnına götürüp güldü. “Sen her zaman daha küçüktün ve hep öyle kalacaksın.”
Dudaklarımdaki tebessüm silinirken iç geçirdim. “Beni en çok Aras’ın da böyle düşünmesi üzüyor sanırım.”
Boşta kalan elini omzuma koydu yeniden. “Çok zor birini seçtin, Katre. Zor bir aşk seçtin.”
“Her zaman en zor olan en değerlidir Tuna’cım. Bunu hepimiz biliyoruz.”
Gözlerini devirdi alayla. “En güzel aşk zor olandır klişesine mi girdin? Bence ergenlik yıllarında böyle düşündüğün için oldu bu.”
Aramızdaki duygusal hava yıldızlara doğru kaymaya başlamışken eski halimize dönüyorduk. Sanki dün gece hiç yaşanmamış gibi. Sanki Tuna hiç öğrenmemiş gibi. Fakat biliyordu ve anlıyordu. O yüzden artık çok daha iyiydim. Bu kadar süre içimde tutmuş olmak, kendime saklamak beni sandığımdan fazla yıpratmıştı. Şimdi ise toparlanıyor gibiydim. Güçleniyordum. O güç filizleniyordu içimde, çiçekler açıyordu.
Tuna Aras’ın canıydı. Onunla aynı kanı taşıyordu. Aras’ı en iyi o biliyordu. Ona en yakın olanlardan biriydi. Ve ona itiraf etmiş olmak beni mutlu etmişti. Onun biliyor olması üzerime taze bir bahar gibi sinmişti.
“Evet, o zamanlar hep bunu düşünürdüm.”
Tuna yüzünü buruşturdu. “Çok kötü bir dönemden geçtiğini biliyordum zaten. Ayrıca sivilcelerini saklamaya çalışma çabaların çok eğlenceliydi.”
Neşesi buruk bir kahkaha attım. “Benim sivilcem çıkmadı.”
“Sakladığın için öyle görünüyordu bence.” Tek kaşını kaldırıp güldü.
Konuyu değiştirme çabasını takdir ediyordum. Bu meselenin beni üzdüğünü düşündüğü için daha risksiz konular seçiyordu. Bilmediği şey ise onunla Aras’ı konuşmak hoşuma gidiyordu. Hep gitmişti. Tuna’ya Aras’ı anlatmak her zaman güzeldi. Ama ona olan hislerimi anlatmak paha biçilemezdi.
Bu kez ben gözlerimi devirdim. “Saçmalama Tuna ya.”
Küçük bir kahkaha atıp arkasına yaslandı. “Kimler biliyor peki?”
Tam ona cevap vermek için ağzımı açmıştım ki duymaktan asla bıkmayacağım o sesi duydum. Yine tüm hücrelerime sızdı. Bütün yaralarımı sarıp sarmaladı. Yalnızca sesi bile ruhuma depremler salıyordu. Kalbim yerinde ters dönüyor ve nefeslerim tıkanıyordu. Derin bir nefes almaya çalıştım, yapamadım.
“Neyi kimler biliyor?”