Her Yeni Başlangıç Aynıdır

3005 Kelimeler
Şimdiden bir hatırasın Bulutsa, tozsa, uçarsa Bütün (aşklar) paranteze alınsın Rüzgar çanısın, rüzgarın diline dolanırsın Ne bir şarkısın, ne de dillerde nağme adın Artık bazı şarkılar kadar yaralısın Didem Madak 2016 / Temmuz Hayat bazen o kadar garip, öyle renksizdi ki neden yaşıyorum diye düşünüyordu insan. Neden devam ediyorum? Niçin? Ne uğruna tüketiyorum günlerimi? Ben ne zaman düze çıkacaktım Allah’ım? Ne zaman taze bir nefes alacaktım? Ciğerlerimdeki küf tüm havamı bulandırıyordu. Bulaşıcı bir hastalık akıl almaz bir hızla yayılıyordu içimin kuraklığında. Gözlerime kül oturmuştu. Gözlerime bile yabancıydım. Perdeyi kapatıp salonun ortasına doğru yürüdüm. Yorgunluktan dökülecekmiş gibi hissediyordum. Koltuğa oturdum yavaşça. İnsanlar en fazla ne kadar yorgun oluyordu? Hem bedenim, hem ruhum yorgundu. Her hücrem ayrı ayrı yorulmuştu. İç sesim bile doğru düzgün konuşmuyordu, bu yorgunluk hali ona dahi sirayet etmişti işte. Bitkinliğim yüreğimde başlıyor ve son bulamıyordu. Hasta ruhum kendini onaramıyordu. Bu beni öldürüyordu. Belki de çoktan öldürmüştü. Ruh hiç ölür müydü? Benimki ölüyor gibi hissediyordum. Ruhum kendini kayalıklara çarpıyordu. Aras’ı asla görmek istemiyordum. Hiçbirini istemiyordum. Bana yalan söylemişlerdi. Bana yıllarca durmadan, usanmadan, yüzleri bile kızarmadan yalan söylemişlerdi. Gözümün içine baka baka kandırmışlardı beni. Telefonum yeniden çalmaya başladığında derin bir nefes alıp açtım. Yeni numaramı bilen insan sayısı kısıtlıydı. Yakın zamanda öğrenmesini istemediğim kişiler de mutlaka bulacaktı. Her neyse. “Efendim.” “Katre’cim günaydın. Nasılsın?” Yılmaz Avcı’nın uyuklarmış gibi gelen sesine karşı gözlerimi devirdim. Aslında bu adamla iş yapmak benim için katlanılamaz bir deneyim olacak gibiydi. Yani tamam çok başarılı olabilirdi. Ama bazı konularda gerçekten ona dayanamıyordum. Soner olmasaydı tam da şu dönemimde belki de düşünmeden reddederdim. Ama Soner’in dediği gibi ve benim de çok iyi bildiğim gibi bu iş bana iyi gelecekti. Küllerimden doğacaktım, hissediyordum. Beni göremeyeceğini bilsem de gülümsemeye çalıştım. “İyiyim, teşekkür ederim. Siz?” Düşünceli sesi zihnime doldu. “Bir karar verebildin mi?” Sol elimi dudaklarımın üzerinde gezdirip gözlerimi kapadım. “Evet, kabul ediyorum.” Tuttuğu nefesi rahatlayarak bıraktı Yılmaz Avcı. Ardından keyifli bir kahkaha attı. “Pişman olmayacağından emin olabilirsin. Bu işin sonunda ikimiz de istediğimiz yerde olacağız. Ve ikimiz de çok mutlu olacağız.” Benim istediğim yerin neresi olduğu hakkında en ufak bir fikri bile olmadığı aşikardı. Ve tabi beni neyin gerçekten mutlu edeceğini de bilmiyordu haliyle. En azından olmak istediğim asıl yerde olmasam da, tam anlamıyla mutlu olamasam da başarılı olabilirdim. Başarabilirdim. Hayallerimin bir kısmına dokunabilir, onları yakalayabilirdim. “Ben de öyle umuyorum.” dedim yavaşça. “Tamam, o zaman provalara yakın bir tarihte başlayabiliriz.” Yutkunmaya zorladım kuruyan boğazımı. Bir zamanlar en çok istediğim şeylerden biri bomboş gibi geliyordu. Çok değil birkaç ay önce böyle bir haberle havaalra uçabilirdim. Birkaç sene evvel hayatımın en mutlu zamanlarını yaşayabilirdim bu haberle. Ama şimdi, tüm bu olanların üstüne, hayatım bir toz zerreciği gibi rüzgarda savrulmuşken, hayatım dediğim bir şey bile yokken, yani her şey topyekün yalanken, adım bile bana ait değilken hiçbir şeyin anlamı yoktu. İçimde kıyamet kopuyordu. Dışım ise sakin bir göl gibiydi. Issız bir çöl gibi. Terk edilmiş bir kasaba gibi. Olan bitenlerin tümü bana değmeden yanımdan geçip gidiyordu. “Soner de buna çok sevinecek Katre’cim. İyi günler.” Beni zaten Soner’in ikna ettiğini söylemeye gerek duymadım. “İyi günler size de.” Telefonumu masanın üstüne bırakırken şekillendirmek için çabaladığım yeni hayatımın nasıl bir şey olacağını düşündüm. Güzel olması için uğraşacaktım. Mutlu olmak için çabalayacaktım. Ama asla dört başı mamur olmayacaktı. Hep eksik kalacaktı. Ne yaparsam yapayım tamamlanmayacaktı. Yırtık bir harita gibi… Aile kavramı hep gedik kalacaktı mesela. Bir parçam durmadan annemi özleyecek diğer parçam hep ona kırgın kalacaktı. Aşkın adı asla anılmayacaktı. Aras’tan başkasını sevemeyecektim ama onu da görmek bile istemiyordum. İkilikler içinde ikiye bölünüyordum durmadan. Ve bu böyle gelip gidecekti. Ama konservatuara başlarken hayallerini kurduğum şeylerden biri gerçek olacaktı. Bir müzikalde yer alacaktım. Hem de Yılmaz Avcı’nın son müzikalinde başrol oynayacaktım. Başımı iki yana sallayarak güldüm. Kendimle gurur duymalıydım. Lakin yine de yarım hissediyordum. İşin aslı kendimi bile hissedemiyordum. Baştan başa yitik, baştan başa hiçtim. Üç hafta geçmişti. Bütün hayatımın, geçmişimin ve dahi geleceğimin, hayallerimin bir yalandan ibaret olduğunu öğrenmemin üzerinden koskoca üç hafta geçmişti. Takvimler bir ayın yapraklarını dökmüştü. Yazın en yakıcı zamanlarına dayanmıştı mevsim. Benim içim ise hala buz kırıklarıyla doluydu. Ömrümün en çetin kışıydı aylardan. Benliğim kasırgalarda savruluyordu. Bütün nehirlerim kurumuştu. Dahası iç denizimin bile çekilmişti suları. Karanlık duvarlar dikilmişti dört bir yanıma. Onlara çarpa çarpa, içimi yaka yıka dönüp duruyordum çaresizce. Ellerimi ısıtamıyordum. Üç haftadır kendimi avutamıyordum. Gerçekleri bütün çıplaklığıyla öğrendikten, gördükten sonra Bodrum’dan İzmir’e geçmiştim ne olduğunu bilmediğim hislerimin eşliğinde. Soner iyi ki vardı. Başka kimsem kalmamıştı. Her nefeste bir kez daha ölüyordu içimde herkes. Göğsümde isli bir mezarlık büyüyordu. Katlanamıyordum. Aras’ı geride bırakıyordum gözüm yaşlı. Dönüp bakmak bile kanatıyordu. Neden? Neden saklamışlardı bunca sene benden? Her biri ayrı ayrı bilirken aralarında dünyadan bihaber yaşamama izin vermişlerdi. Kendimi aldatılmış, terkedilmiş hissediyordum. Onları ise artık hissedemiyordum. Beni kandırmışlardı. Her anne dediğimde aldanmıştım, her baba kelimesi dilimden dökülen bir yalandı. İsmimi her duyduğumda riya dolu bir seslenişti aslında işittiğim. Hayır, öfkeli değildim. Öfke bulutum dağılalı günler olmuştu. Yüreğimi asıl oyan şey kırgınlığımdı. Yaralıydım. Her hücrem dört bir yanından ok yemişti. Tutunabileceğim, derdimi anlatıp omzunda ağlayabileceğim kimsem yoktu. İsyan bayraklarımı dikmiştim tüm burçlarıma. Her gün yeniden yeniliyordum. Her akşam bir kere daha işgal ediliyordum. İyi ki Müge vardı. Allah’tan o vardı. O da olmasaydı, ya o da ellere karışsaydı ne yapardım? Nasıl yaşardım? İki hafta benimle kaldıktan sonra Bodrum’a dönmüştü. Annesi olanları öğrenip yazlığa gelmişti ve Müge de onu görmeye gitmişti. Annesini. Kendimi tutamayarak hıçkırdım. Ellerimi ağzıma kapattım sesim fazla çıkmasın diye. Beni duyabilecek kimse yoktu. Ama kendimi duymak istemeyen bendim. Bu kadar zayıf olduğumu görmek istemiyordum. Peki ya Aras? Ben kalbimi çıkarıp ellerine vermiştim. Ruhumu yoluna sermiştim. İçimde ondan başka mevsim biriktirmemiştim. Oysa şimdi adıyla titreyen kalbim karanlıkta üşüyordu. Ruhumun üstüne basıp geçmişti. İçim tamamıyla buzullara evrilmişti. Benden bunu nasıl saklardı? Neden? Yıllarca yüzüme bakıp tek gerçeğimi kendine ayırmıştı. Ondan nefret etmek istiyordum. Onu silip atmak istiyordum. Kalbimin üzerinde adını defalarca karalamak, üstünü çizmek istiyordum. Onu affetmek istemiyordum. Dayanamıyordum. Onu asla görmek istemiyordum. Hayır, yine sürekli olduğu gibi kendimi kandırıyordum. Yine yaralarımı o sarsın istiyordum. Allah kahretsin ki tüm olan bitene rağmen beni o avutsun istiyordum. Ellerimi ısıtsın istiyordum. Kendimden nefret ediyordum. O gün ise her şeyin sonsuza kadar değiştiğini, bir devrin kapandığını, bir yapbozun birkaç parçasının geri dönüşü olmamak üzere yok olduğunu biliyordum. Herkesin hayatında kırılma noktaları vardır. Benimse hayatım kırılmıştı. Gözlerimi soğuk hastane odasında açtığımda birinin ağlama sesini duydum. Bilincim yeni açılmaya başladığından emin olamadım önce. Hayır, gerçekten de ağlıyordu biri. Hem de kesik hıçkırıklarını göğüs kafesine hapsederek. Her kimse dudaklarını ısırdığına neredeyse emindim. Başımda keskin bir ağrı vardı. Birisi kafamda bir delik açmış gibi. Kulaklarım uğulduyordu. Elimi kaldırıp şakağıma bastırmak istedim. Bir şey beni engelliyordu. Derin bir nefes aldım. Boğazım aylardır su içmemişim gibi yanıyordu. Kolumu kaldırmaya çalıştım yeniden. Sol kolumdan sarkıp giden hortumlar vardı. Kıvrılarak gidip bir serum şişesine kavuşuyorlardı. Bana neler olmuştu böyle? İsa kaptanın lokantası ve orada olanlar bir bir doluşmaya başladı zihnime. Erkan’ın yüzünü, sözlerini hatırladım. Aras’ın bakışlarındaki acı derimi deldi yeniden. Düştüğümü hatırlıyordum. Levent beni tutmaya çalışmıştı ama düşmüştüm. Bedenim titreme hisleri eşliğinde kendini bırakmak üzereyken çarşafı avuçladı ellerim. Yalanlar denizinde sandalı elinden alınmış bir biçareydim. Boğulmuştum. Ben kimse bile değildim. Dolan gözlerim tuzlu damlalarını serbest bıraktı. İçim acıyordu. Yüreğim kan revan içinde acı çığlıklar atıyordu. Tutamıyordum, tutunamıyordum. Ömrümde ilk defa bu denli kaybetmiştim yolumu, izimi, kendimi. Göğüs kafesim sarsılır gibi olduğunda hıçkırığımı daha fazla tutamayacağımı anladım. Ciğerlerimdeki bütün oksijenle birlikte saldım onu ilaç kokulu odaya. Aynı anda bir telaş hissettim yatağımın başındaki sandalyede. Orada sandalye olduğunu bile görmemiştim. “Katre.” Duyduğum sesle gözlerimi sımsıkı kapattım. Çenem kasılmaktan acımaya başladı. Ama kalbimdeki acı her yerimi öylesine dağlamıştı ki ciğerlerim deliniyordu. Annem… Hayır, artık anne bile diyemeyeceğim annem. Ona bir daha asla söylemeyecektim o kelimeyi. Her defasında dudaklarımı yakacak, ruhumu alazlayacaktı belki. Dilimin ucuna kadar gelecekti. Gözlerime birikecekti. Ama asla ve kata anne demeyecektim. Diyemezdim. Yüzüme doğru eğildi usulca. Onu çok seviyordum. Hayatımdaki en sevdiğim kadındı o. İçimin en öte yerindeydi. O benim annemdi. Ama şimdi. Şimdi ne olacaktı? Benim annem ölmüş. “Kızım, lütfen…” Sağ elimi kaldırıp onu susturdum. Zaten konuşmaya mecali yok gibiydi. Çok üzüldüğünde kendini kelimelerle anlatamadığını biliyordum. Bana da öyle oluyordu. Dilim tutuluyordu konuşamıyordum. Bu yüzden hep anneme benzediğimi sanırdım. Ne kadar aptalmışım. Tutamadığı bir hıçkırık bana ulaşıp kanattı. Göğüs kafesimde şiddetli bir deprem peyda oldu. Bir kez daha enkaz altında kaldım. Lakin içimdeki öfkeden nehir öyle gürül gürüldü ki tüm enkazı alıp götürüyordu. “Konuşmak istemiyorum. Hiçbirinizi de görmek istemiyorum.” dedim sesimin henüz tanımadığım en sert tonlamasıyla. “Lütfen, Levent’i çağırır mısınız?” Gözlerimi açmadım. Onu ağlarken görmek istemiyordum. Ne kadar öfkeyle dolu olsam da dayanamıyordum işte. Duygularım karmaşa içinde saldırıyorlardı mantığıma. Her biri farklı fikirde, farklı yörelerdeydi. Her taraftan çekiştiriliyor gibi hissediyordum. Ama kıpırdayamıyordum. Öyle olunca çeken her taraf bir parçamı koparıp götürüyordu. Paramparça kalıyordum ortada. Parçalarım savruluyordu. Çekip gitmeliydim. Onları görmeye dayanamazdım. Bu kadar yalanın üstüne yüzlerine bakamazdım. Neden diye soramazdım. Geçmişimi arkamda bırakıp onlarsız bir hayata başlamalıydım. Hiçbirini görmeden. Adlarını dahi anmadan. “Katre.” diye fısıldadı yeniden. Ona ne demeliydim onu bile kestiremiyordum. Başımı diğer tarafa çevirip dudaklarımı kanatana kadar ısırdım. “Hastanede beklemenizi falan da istemiyorum. Dışarıda kim varsa hepsini alıp gider misin?” Elimi sımsıkı tutup kendine çekti. “Seni burada böyle bırakmayacağımızı biliyorsun.” Biliyordum. Ama bundan nefret ediyordum. “Benim asıl bildiğim ne biliyor musun?” diye haykırdım. Kupkuru boğazım hıçkırığa benzeyen bu çığlıkla kavruldu. Gözlerimi açtığım an inci gibi taneler yıkadı renksiz yanaklarımı. Gözyaşlarım süzülürken hıçkırmamak için dudaklarımı ısırdım. “Beni kandırdınız. Aylarca, yıllarca… Yüzünüz bile kızarmadan durmadan yalan söylediniz bana. Kötü bir oyunun çirkin emellerine alet ettiniz. Kendimi bilmeden, kim olduğumu bilmeden bir yalanın ortasında yaşadım ben hep. Doğru sandığım her şey yalan ve yalan dediklerim gerçek olabilir. Ailem dediğim insanlar aslında yabancı ve yabancı sandıklarım ise kendi kanımdan olan birileri. Nasıl bir şeyin içinde olduğumu anlıyor musun?” Kendimi tutamayıp hıçkırdım. Gözlerim yanıyordu. Daha kötüsü kalbim kanıyordu. Göğsümde siyah dumanlı bir yangın başlayalı çok olmuştu. “Ben, ben…” Soluklarımı düzenleyip sağ elimle yanaklarımı kuruladım. “Kime ne diyeceğimi bile karıştırmış durumdayım. Böyle ikilik ne demektir biliyor musun? İnsan bu kadar karmaşa içinde nasıl tek parça kalır? Kaça bölündüğümü bile bilmiyorum ben. Kalbim, ruhum, bedenim kaç parça sayamıyorum. Öyle çok ki, öyle sınırsız ki. Kendimi nasıl toplayıp yeniden bir bütün olacağım?” “Katre.” diye hıçkırdı bir kez daha. “Böyle yapma.” “Bana Katre deme.” Sesim gittikçe yükselirken gözyaşlarım da hızlanıyordu. “Ben Katre falan değilim. Anlamıyor musun? Ben hiç kimse değilim. Sandığım hiçbir şey nasıl öyle değilse ben de öyle değilim.” Annem –Bu sabah güne başlarken annemdi ve bu günün sonuna kadar öyle kalabilirdi.- elini yüzüme uzattı. Başımı çevirip kaçırdım yanaklarımı. “Sen benim kızımsın.” diye mırıldandı. Sesindeki ama daha mühimi gözlerindeki inanç içimi parçaladı. Başımı iki yana sallayıp garip bir kahkaha attım. En azından gülebilmiş olmayı diledim. “Hayır. Beni bununla yıllarca kandırdın zaten. Ama bak… Artık bitti.” Dudaklarımı ısırıp gözlerimi kaçırdım. Bakışlarındaki acıyı görmek istemiyordum. Ama içimde kaynayan volkanı da orada saklayamıyordum. Üstünü örtemiyordum. Yokmuş gibi davranamıyordum. Ölüyordum. “Hepiniz…” dedim sesim kırılırken. “Hepiniz kandırdınız beni. Siz gerçekleri bilirken bir yalana inanmama, ona hayatımı atfetmeme izin verdiniz.” Sesim sayıklamaya dönüşürken dağarcığımdaki sözcükler de tükeniyordu. Bu acı nasıl anlatılırdı ki? Anlatsam kim anlayabilirdi? Öyle sarsıcı bir sancıydı ki sağ çıkan yanım yoktu. Bu kez gerçekten ölmüş gibiydim. Ruhum bedenimi terk etmiş uzaklardan bakıyordu bana. Bir cehennemin ortasından. Benim cehennemimin. Kazanmayı umut ettiğim şeyler varken elimde olan her şeyi kaybetmiştim. Öyle bir hiçlik. Öyle bir kimsesizlik. Yaşadıklarımı tanımlayacak bir kelimem bile yoktu. Ne acı! Gözleri sonunda benimkileri yakalayıp sevgiyle içime süzüldü. Beni sevdiğini tabi ki biliyordum. Bütün hayatını bana adamıştı. Bütün bunları eskiden de görüyordum. Belki de canımı en fazla acıtan buydu. Aslında hiç kimse tarafından gerçek kimliğimle sevilmemiş olmak. Gerçekten kim olduğumu bile bilmiyorum. Onlar kendi yarattıkları bir hayali sevmişlerdi. Kendileri bir şekil vermiş, bir kalıba sokmuş ve sonra sevmilerdi. Peki, gerçekte ben kimdim? Neydim? Gerçek halimle de beni sevebilir miydi? “Anlatmama izin ver.” Başımı iki yana sallayıp güldüm. “Bunu daha önce yapman gerekmez miydi? Neler hissettim bugün biliyor musun? Birden vurgun yemiş gibi oldum. Nefes bile alamadım. Bütün dünyam üzerime yıkıldı. Ölüyorum sandım. Sonra keşke ölseydim dedim.” Soluğum yeniden tıkanır gibi olunca çarşafı kavradım. Beni böyle yıkık, böyle perişan, bu kadar kimsesiz halde kimsenin görmesini istemiyordum. “Lütfen şimdi dışarı çıkar mısın? Kimse de içeri gelmesin. Levent’i istiyorum sadece.” Ona arkam dönük olduğu için yapmak üzere olduğu hamleyi görüp engelleyemedim. Sol elini saçlarımın arasına sokup okşadı. Bir damla gözyaşı usulca yüzüme damladı. Gözlerimi sıkıca kapattım. Neden? Neden bunca yanmak zorunda olan benim? “Sakın unutma Katre.” Hıçkırığını kontrol altına alıp derin bir nefes aldı. “Sen hep benim kızım olarak kalacaksın.” O kapıyı çekip çıkarken ‘Sen de…’ diyemedim. ‘Ne olursa olsun sen de kalbimde hep annem olarak kalacaksın.’ Yanaklarımı bir kez daha kurulayıp iç çektim. Hatırlamak istemiyordum. Ama ne yaparsam yapayım aklımdan çıkmıyordu bir türlü. Ne zaman gözüm dalsa hep aynı güne gidiyordum. Annemi çok özlüyordum. Ve Aras’ı. Bu ondan en fazla uzak kaldığım tarihti. Günlerdir gölgesi bile değmiyordu üzerime. Oysa o sanki hep buralardaymış gibi kalbimin içindeydi. Artık daha ilkel bir sancıyla. Eskiden mutluluğa ucundan tutunmuş bir sızıydı ona hissettiğim. Şimdi koyu bir karanlık içindeydim. Yolumu bulamıyor, temize çıkamıyordum. Onu özlüyor olsam da görmek istemiyordum. Sesini duymak istemiyordum. En çok ona kızıyordum. Belki de Aras’ı unutmaya en yakın olduğum zamanı vurmuştu gönül saatim. Ya şimdi olacaktı ya da ölürken dahi onu seviyor olacaktım. Oturduğum koltuktan kalkıp balkona çıktım. Sıcak hava bütün iliklerime sızıp yaktı. Oysa benim volkanım onu bile ateşe verecek kadar sıcaktı. Aras’ın şu an ne yaptığını düşünmeden edemiyordum. Acaba o da beni özlüyor muydu? Hayır. Hayır. Hayır. Soner’in benim için hazırladığı yazlığın zilini duyduğumda yüzümü buruşturdum. Ailesinin arada kullandığı bir evdi. Buraya gelebilecek sadece Soner vardı. Ama o da öğleden sonra şehir dışına çıkacağını söylemişti. Tereddüt dolu adımlarımla kapıya yaklaştım. Omuzlarımı dikleştirip derin bir nefes aldım. Kapıyı açtığımda bir sürü şey bekliyordum. Ama Levent’i kapıda bulmayı asla ummuyordum. En azından bugün. Şaşkınlıkla gülümsedim. “Levent.” Elindeki paketi kaldırıp gülümsedi. Gözlerinde güneş vurmuş o sakin deniz dalgalandı gülüşüyle. Gamzesi belirsizce göz kırptı. “Kutlama yapmak istersin diye düşündüm.” Kesin Soner’in işiydi bu. Dün ona kabul çok büyük ihtimal kabul edeceğimi söylemiştim. Bu güzel habere ne kadar çok sevindiyse yemeden içmeden Levent’i arayıp haber vermiş olmalıydı. Gözlerimi devirdim. Belki de ikisini asla tanıştırmamalıydım. Ama zaten hayatımda ne kadar kişi kalmıştı ki? "İçeri gelsene.” Beni ikiletmeden içeri girdi. Salona doğru yürürken ben de onu takip ettim. Soner’in her şeyi olmasa bile en azından nerede olduğumu diğerlerine de söyleyeceğinden neredeyse emindim. Ama demek ki sormuyorlardı. Demek ki beni aramıyorlardı bile. Göğsüme keskin bir ağrı giriyor mideme doğru ilerliyordu. Levent salonun ortasında durup yaklaşmamı bekledi. Elindeki paketi bana uzattı. “Sonunda kabul etmene sevindim. Bence bu iş sana çok iyi gelecek.” Titreyen ellerimle pakete uzandım. Diğer elindeki pastayı sallayıp güldü. “Soner havai fişek atmamız gerektiğini düşünüyor ama bana biraz fazla geldi şu an için. Ayrıca bahçede bunu yapabileceğimden pek emin değilim.” Başımı sallayıp güldüm. Oldu olacak kız kaçıran patlatalım, tam olurdu. “Soner’i dinlememene sevindim.” diye mırıldandım. “Çok teşekkür ederim ayrıca. Her şey için.” Önemsiz şeylerden bahsediyormuşum gibi elini sallayıp koltuğa oturdu. Ben de karşısına geçtim. Bir yandan da bana bazı haberler versin istiyordum. Delirmek üzereydim. “Müge de gelmek istedi aslında.” diye başladı Levent, “Ama evde bazı sorunlar çıkmış sanırım. Gelemedi. En kısa zamanda gelecekmiş.” Alt dudağımı ısırıp gülümsemeye çalıştım. Ne sorun çıkmış olabilirdi ki? “Pasta keseyim o zaman.” diyerek güldüm. “Fişekleri de Soner bir ara patlatır artık.” Levent de gamzesi genişleyene kadar güldü. “Çok tuhaf birisi. Ama çok eğlenceli.” “Aslında aynı lisedeydik. Tuna’yla aynı sınıftaydı onlar. İkisini bir arada görseydin tuhaf ve eğlenceli demeden önce bir kere daha düşünürdün.” Başımı sallayıp güldüm. O günlerden bahsetmek, o zamanları hatırlamak boğazıma sıkı bir düğüm atmıştı. İçimi çektim. Burnumun diğeri sızladı. “Sonra ikimiz konservatuarda birlikteydik. Onu bir oyun yönetirken gördüğünde bir kere daha düşünmeni isteyeceğim.” Keyifli bir kahkaha atıp arkasına yaslandı. “Soner’le ilgili söylediğin her şeye inanırım. Bana tamamen sınırsız biri gibi geliyor.” Biliyordum ki Levent olmasa bu günleri atlatamazdım. Çok zor olurdu. Yıkıldığım yerden kalkamazdım. Bana elini uzatmıştı. Hastaneden çıktıktan sonra yanımda olmuştu. Beni görmeye gelmişti. Destek olmuştu. Ona içimden gelerek gülümsedim. “İçecek bir şey ister misin?” “Kahveye hayır demem.” Yerimden kalkıp pastayı da aldım. “O zaman hemen geliyorum.” Ben mutfaktayken onun salonda gezindiğini duyabiliyordum. Pastayı keserken elim titredi. İçime garip bir heyecan usulca sızarken ürperdim. Derin bir nefes alıp verdim. Biraz sonra kapı yeniden çaldığında kimin gelmiş olabileceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bugün bu kadar ziyaretçim olmasını da beklemiyordum tabi ki. Levent’in sesini duydum. “Müge olabilir mi?” diye seslendi. Tabi ya. Başka kim olacaktı ki zaten? Çok büyük ihtimalle Müge’ydi. Ya da belki Levent ona haber verdiyse Sarp olabilirdi. “Olabilir. Kapıya bakar mısın?” Kahveleri doldurup bir bardak daha çıkardım. Müge için süt koydum tepsiye. Bir dilim daha pasta kestim. Mutfaktan çıkarken salondan hala ses gelmemişti. Müge olsaydı eğer koşarak yanıma gelir, boynuma sarılırdı. Müzikalin onu ne kadar heyecanlandırdığını biliyordum. Böyle sakince salona gidip oturmazdı. O zaman mutlaka Sarp’tı. Salonun kemerli kapısından girdiğimde kanım şaşkınlığımın zirvesinde dondu. Rüya gibiydi. Ama daha çok kabus da denebilirdi. Görmeyi beklemediğim en güzel tabloydu. Kendimden bile saklayarak, kendimden dahi utanarak hep dilediğim bir şeydi. Beni bulsun. Bana gelsin. Ama şu an, şu kapının girişinde hissederim sandığım duyguların hiçbirini hissetmiyordum. İçimde bir şeyler kırılıp parçalandı. İçimde kıtalar birbirinden ayrıldı. Göğsüme bir ateş düştü. Ama düşündüğüm kadar mutlu olamıyordum. Serin bir bahara yürüyormuş gibi hissedemiyordum. Acıdan başka bir his filizlenmiyordu kalbimde. Tepsi elimde titriyordu. Levent o dakikanın güçlüğünü hissetmiş gibi uzanıp tepsiyi elimden aldı. Ona bakamıyordum. Gözlerimi Aras’tan ayıramıyordum. Onu ne kadar çok özlemiştim. Ve onu görmek nasıl bu kadar ızdıraplı olurdu. Tuna iki adım atıp bana doğru yaklaştı. Yüzünde kıyamayan bir ifade vardı. Dolmaya başlayan gözlerimi kırpıştırdım. Kendime engel olamayıp fısıldadım. Sesim yere düşüp parçalandı. “Sizin burada ne işiniz var?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE