Kırılma Anı

2935 Kelimeler
 Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,  Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.  Yıllarca biriktirdim  Rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.  .. Kara yazgımı şimdi kim bilir  Hangi kitabın arasında saklıyorsun Tanrım?    Didem Madak   “Neyi kimler biliyor?”  Tuna sessiz bir küfür savurup arkasına döndü. Yüzüne yapmacık bir gülümseme yerleştirdi. “Neden arkamızdan sinsice yaklaşıyorsun Aras? Belki özel bir şey konuşuyoruz.” Aras gözlerini devirdi. Oturduğumuz koltuğun biraz gerisindeki masaya yaslanmış kollarını da göğsünde birleştirmişti. Tek kaşını yavaşça kaldırdı.  “Ne gibi şeyler?” Şüpheli bakışları bir benim bir Tuna’nın üzerinde mekik dokuyordu. Ne konuştuğumuzu duymadığına adım kadar emindim. Çünkü duysa böyle meraklı bakamazdı. Duymuş olsaydı belki burada bile duramazdı. Ne yapardı bilmiyordum. Ama muhakkak orada öylece durarak bana bakıyor olmazdı. Sahi, ne yapardı?  “Bu bir sır.” dedi Tuna başını sallayıp. Gözlerinde hem endişe hem de gerçek bir neşe vardı. Durumumdan keyif alıyor gibiydi. Daha doğrusu alenen eğleniyordu. Kaşlarımı çatmamak için çabaladım. Of Tuna.  Aras’ta kaşlarını çattı. Ardından yavaşça gülümsedi. “Kaç kişi arasında?” diye sordu alay kırıntılarıyla.  Tuna da aynı onun gibi kollarını kavuşturdu. “Üç-beş galiba… Bilmiyorum ki.” Bana dönüp göz kırptı. “Sahi kaç Katre?”  Gözlerimi kısıp düşündüm. Annem, Senem, Müge ve şimdi Tuna… Lisedeki en yakın arkadaşım Barış biliyordu bir de. Duru da biliyormuş zaten. Duru’nun bunu biliyor olması ağlamak istememe neden oluyordu. Ah. Ve Yasemin.  Derin bir nefesle birlikte ofladım. Yasemin de varmış ama artık olmadığına göre onu saymamalı mıydım?  “Yedi sanırım.” dedim sonunda.  Tuna bana tek kaşını kaldırıp baktı. Demek istiyordu ki neden yedinci ve en son öğrenen benim. Evet, haklıydı. Evet, bunun için beni mahvedecekti. Tekrar Aras’a döndüğünde omuzları hafif bir kahkahayla sarsıldı. “Bence Aras zaten beceremeyeceği için kekin tarifini ona da vermememizin bir zararı olmaz.”  Başımı önüme eğip güldüm. Bu durumu kurtarma yolu Aras’ın yemeyeceği kadar çocukçaydı. Elbette bir kek tarifi hakkında konuştuğumuza inanmazdı. Daha doğrusu benim herhangi bir kek tarifi bildiğime inanmazdı. Kimse inanmıyordu. Bunu ben biliyordum ve onlar da biliyordu. Ve havada asılı kalan o tutuk anlama bakılırsa Tuna’nın aslında önemli bir konuyu saklamaya çalıştığı da gayet net  seziliyordu.  Aras’ın daha da kararan yüzü her şeyi açıklıyordu. Kim bilir neler geçiyordu kafasından şu an? Aslında onu böyle kıvrandırmaya kıyamıyordum ama bunu açıklayamazdım. Hayır, yapamazdım. Ne diyecektim ki zaten?  Tuzlu yanaklarımı elimin tersiyle silip gülümsedim. “Önce kimseye söylemeyeceğine söz versin.” Bu bizim çocukluğumuzun, geçmişimizin en güzel oyunlarından biriydi. Hepimiz çocukken ve safken, henüz hiçbir acıya ucundan bile bulaşmamışken, hayatlarımız sadece uçurtma ve kuşlarla güzelleşebiliyorken bahçede oturup birbirimize bakardık. Ellerimizi öne uzatıp söz verirdik. En çok birbirimizi severdik. Güzel günler neden bitiyordu Allah’ım? Niçin durduramıyorduk anılarımızı istediğimiz yerde? Dönmek istesem dönemezdim o günlere. Ama gitmek istediğim kadar uzağa da gidemiyordum. Bir yara gibi büyüyordu içimde geçmiş. Geçememiş bir yara kalıyordu göğsümde.  Tuna ufak bir kahkaha attı. Aras da başını iki yana salladı. Dudaklarının ucuna oturan o küçük tebessüm onun da aynı şeyleri hatırladığını müjdeledi.  “Ellerimi öne uzatmalı mıyım?”  Üçümüz birbirimize bakarak güldük. Tuna elini omzuma koyarken diğer elini dudaklarına bastırdı. “Bazen küçükken sizin saf olduğunuzu düşünüyordum.”  Aras yüzünü buruşturup bacaklarını uzattı. “Evet, aramızdaki tek akıllı sendin. O yüzden masadan atlayıp kafanı kırmıştın.”  Eski günlerin rikkat ve muhabbeti yüzünde huzurlu bir gülümseme oluşturdu. Onu yeniden böyle görmek öyle güzeldi ki. Üçümüzü yeniden eskiden olduğu kadar yakın hissetmek paha biçilemezdi. Aslında bir bütünün ayrılmaz parçaları gibiydik. Ama eksiktik. Asla tamamlanamayan ve bitmedikçe kanayan bir puzzle gibiydik. Bir türlü tamamlanamıyorduk. Hep bir yerden eksik kalıyor ve o yerden kanıyorduk. Ruhumdan süzülen her damla ayaklarımın ucunda sakin bir göle dönüşüyordu. Adım atmama izin vermiyordu.  Tuna kaşlarını kaldırdı alayla. “O bir kazaydı.”  “Hayır, kendin atlamıştın. Çünkü Süpermen olduğuna inanıyordun.” Çok kötü bir şeyden bahsediyormuş gibi salladım başımı. Sanki söylediğim şey bana bile inanılmaz gelmiş gibi. Ama gerçekti. Boynuna bir pelerin bağlamış ve uçacağına inanarak kendini masadan atmıştı. Tabi ki uçamamıştı. Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.  Aras geniş bir kahkaha atıp sandalyeye oturdu. “Tuna bunu yapabildiğine hala inanamıyorum.”  “Saçmalıyorsunuz, o sizin uydurma hikayeniz. Öyle bir şey olmadı.”  Aynı anda başımızı salladık Aras’la. “Hayır.”  Tuna yüzünü buruşturup ayağa kalktı. Gülmemek için alt dudağını içeriden ısırdığını görebiliyordum. Ona bakıp sırıttım. “Gençler size doyum olmaz ancak normal bir insan olarak benim işlerim var ve çalışmalıyım. En azından bir şeyler yaparım, sosyal bir çevrem falan var. Siz de iki problemli burada birlikte oturun.” Bana anlamlı bir gülümsemeyle göz kırpıp gitti.  Ah Tuna ya. Alacağın olsun.  Aras arkasından gülümseyerek baktı uzun süre. Yeniden bana döndüğünde yüzü koyu gölgelerle gölgelenmiş, bakışlarına hüzün çökmüştü. Gözleri ela bir nehir gibi üzerime akıyordu. Boğulacağım bir yer varsa gözleri olsun istiyordum. Bir gün öleceksem o bana bakarken ölseydim. Sandalyeden kalkıp bana doğru yürümeye başladı. Biraz önce Tuna’nın kalktığı yere bıraktı bedenini. O bana doğru yürürken, giderek yaklaşırken bana ruhumun bedenimin içinde çırpındığını duyabiliyordum. Gitmek istiyordu. Daha Aras gelememişken ona koşmak istiyordu. Kalbim boğazımda atıyordu. Kalbimizin boynumuzda attığı anlarda, o şiddetli devinimde bile sağ kalıyorsak bizi ne öldürürdü ki?  “Fırat seni görmek istiyor.” dedi yavaşça. Gözlerini bahçede bir noktaya dikmiş öylece duruyordu. Yanımdaydı ama yanımda olduğu her an olduğu gibi beni görmüyordu.  “Bir şey mi oldu?”  Başını iki yana sallayıp gülümsemeye çalıştı. Halinde öyle tuhaf, öyle tutuk bir şey vardı ki elimde olmadan titredim. Bir şey olmuştu. Başını eğip saçlarımı karıştırdı. Saçlarımın içindeki eli o kadar güzeldi ki gözlerimi kapatmak istiyordum. Fırtınada yorgun düşmüş başım göğsünün limanına sığınsın istiyordum. Ona demir atmak istiyordum. Beni tutsun ve bırakmasın. Hiçbiri olmasa bile, asla olmayacak osla bile gözyaşlarımı silsin istiyordum. O da yeterdi. Yüzünde buruk bir tebessüm asılı kaldı. Ellerini çekti. Bir şey olmuştu. Ona ne olmuştu? Aklımdan geçen ihtimaller nefesimi kesiyordu. Onu bu hale getiren tek bir şey olabilirdi. Ve bunu düşünmek bile ateşlerde yürümekle eşdeğerdi.  “İsa Kaptana uğrasın, dedi. Sana söylemek istediği bir şeyler varmış sanırım.”  Yüzündeki o ifadeyi, yüreğimi mengeneyle sıkıştırıyorlarmış gibi hissetmeme neden olan o nahoş ifadeyi, daha fazla görmemek için gözlerimi kaçırdım. Bir şey olmuştu. Hayır, bir şey oluyordu.   ***   Mehtap insanın içini acıtacak kadar güzeldi. Dalgalanan denizin ruhumu okşayan seslerini dinleyerek yürümeye devam ettim. Denizi hissetmek istiyordum. Su beni tüm acılarımdan, korkularımdan, hayal kırıklıklarımdan arındırsın istiyordum. Saçlarımdan süzülen suyla beraber yaralarım derman bulsaydı ne olurdu? Kalbim içli bir melodiye uyarak, hüzünlü bir besteyi anarak çarpıyordu göğsümde. Bazen Aras’la bu denli dolu olması beni korkutuyordu. Tüm hücrelerime işlemiş olması ödümü patlatıyordu.  Öyle ki Aras’ın bir tek adı geçtiğinde dahi akan tüm nehirlerim durup yön değiştiriyordu. Hepsi yönünü ona çeviriyor ve durmadan çağıldıyorlardı. Önlerine set çekmem imkansızdı. Çılgın gibi akıyordu her biri. Ve sonunda ona ulaşamadan kuruyup kalıyorlardı. İçimde binlerce kuru nehir vardı. Binlerce bataklık.  Deniz kokusunu içime çektim. Mehtaba dokunabilecekmiş gibi elimi uzattım. Sanırım herkes hayatının bir döneminde mehtaba dokunmak istiyordur. Herkes başını kaldırığ göğe baktığında karanlığın bir gün son bulacağına inanıyordur böyle gecelerde. Karanlığın bile aydınlanabileceğine. Mehtapla aydınlanan denize bakıp gülümsedim.  Dönüp lokantaya doğru ilerledim ardından. Kapıyı açıp içeri girdim. “Kaptanım.” Elindeki mutfak havlusuyla ıslak parmaklarını kurulayarak çıktı İsa Kaptan da mutfağından. Beni görünce gülümsedi. Kaşlarının o ufak kavisle kalkması ise elbette gözümden kaçmadı.  “Kuzucuğum. Hayırdır?”  “Aşk olsun ama kaptanım. İlla ki bir şey mi olması lazım sana uğramam için?”  Keyifle gülüp yanıma yaklaştı. Yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. “Saçmalama da otur bakalım. Zaten Tuna zevzeği ile uğraştığım yetti. Bir de sen başlama.” Küçük bir kahkaha atıp masalardan birine oturdum. Gözlerimle boş gibi görünen mekanı tekrar taradım. “Fırat ağabeyim gelecekmiş ama.”  O da başını iki yana sallayıp karşıma geçti. “Demin buradaydı, çıktı.”  “Öyle mi?” Parmaklarımı masanın üstüne koyup büktüm. Biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Beni görmek için buraya çağırıp nereye gitmişti?  İsa kaptan elindeki bezi omzuna atıp yüzümü inceledi. “Yoksa beni değil de Fırat’ı mı görmeye gelmiştin?”  Muzipçe kıvrıldı dudaklarım. “Hiç olur mu?”  “Belli, belli suratından. Yok deyince acı bakla yemiş gibi asıldı. Bir de utanmadan diyor ki, seni görmeye gelmem için bir şey mi olmalı.”  Sesli bir kahkaha atıp gözlerimi kıstım. “Kaptanım senin yerin her zaman ayrı.” Bütün bu tavırlarının beni neşelendirmek için olduğunu biliyordum. Ve onun üzülmesini istemiyordum benim için. Daha çok gülümsedim.  İsa kaptan içimden geçenleri anlamış gibi başını salladı yeniden. “Hemen gelirim dedi. Merak etmeyesin.”  “Merak etmemiştim ki.”  Yavaşça gülümsedi. “Ah Katre, yalan söylemeyi de hiç beceremiyorsun.” Gömleğinin kollarını düzeltti ilgiyle. “Dün Aras da buradaydı.”  “Bir şey dedi mi?”  “Fırat’la oturdular işte biraz kızım. Sonra bir arkadaşları geldi.”  Kaşlarım ilgiyle havalandı. Demek ki bir şey olmuştu. Gerçekten de onu etkileyen, Aras’ın kaşlarının ortasına derin ve karmaşık bir çizgi çeken bir şeyler oluyordu. Aklıma gelen ihtimalle alt dudağımı kemirdim. “Kadın mıydı?” İsa kaptan bana bakıp başını iki yana salladı. Ardından gürültülü bir kahkahayla sarsıldı omuzları. “İkisi bir kadınla buluşacak değil ya Katre. Alemsin. ”  Başımı eğdiğimde kızardığımı biliyordum. Tabi ki onu kastetmemiştim. “O yüzden demedim.” diye mırıldandım.  Yeniden gülse de konuyu uzatmadı. “Tanımadığım bir adamdı.” Başımı salladım. Yeni arkadaşlar mı ediniyorlardı? İyi de niçin? İkisinin gelip burada bir adamla buluşması çok mantıklıydı ki sanki.  Kapı açılınca o tarafa döndüm. Levent gülümseyerek içeri girdi. Bakışları kısa süre içinde İsa Kaptanla bana değdiğinde yüzündeki gülümseme gamzesine doğru genişledi. Saçlarının alnına düşen kısmını eliyle düzeltip bize doğru yürümeye başladı. “Levent, hoş geldin çocuğum. Sarp hala gelmedi. Bir bana dediğine göre iki saat önce burada olması gerekiyordu. Hiç öğrenemedi zamanında gelmeyi hergele.”  “Biliyorum kaptan. Beni aradı demin yeni çıkmış daha.” Bana dönüp selam verdi. İçten bir tebessümle kıvrıldı dudaklarım. İsa Kaptanın yanına geçip oturdu. Ona karşı mahçuptum ve bir miktar da suçluluk hissediyordum. Sonuçta iki karşılaşmamızda da hoşça kal, iyi akşamlar, güle güle gibi şeyler söylememiştim ayrılırken. Daha yeni tanışmıştık ve bu hoş bir skor sayılmazdı. Ayrıca dün gece Tuna yüzünden apar topar gitmişlerdi. Diğerleri bizim evde böyle şeylere alışık sayılırdı. Yani eskiden Derya teyzem sık sık sinir krizleri geçirirdi, sonra Firket amcam öldü, Fırat ağabeyim aşık oldu ve annesiyle kavga etmediği gün olmazdı, ardından evi terk etti. En son da Yasemin.  O yüzden diğerleri eminim ki öyle çok şaşırmamıştı. Ama Levent’in gitmeden önceki yüz ifadesini hatırlıyordum.  “Dün akşam biraz ayıp oldu size de. Kusura bakma.”  Levent başını olumsuz anlamda salladı. O itiraz etmeye fırsat bulamadan İsa kaptan lafa girdi. “Yemek kötü geçti değil mi? Beni çağırmazsanız böyle olur.”  Hafifçe güldüm. “Aşk olsun gelseydin.”  Bezini alıp havada salladı. “Hiç size gelip keyfimi kaçıramazdım. Siz durun şu balığa bakayım bir.” Arkasından bakıp gülerken Levent de bana döndü. “Tuna daha iyi mi?”  “Evet.” diyebildim sadece. “Normalde böyle değildir. Sadece o an kötü bir andı.”  Bakışları yumuşarken ellerini masanın üstüne koydu. “Biliyorum. İnan önemli değil. Yani Sarp sizden çok bahsetti derken abartmıyordum. Gerçekten neredeyse her şeyi biliyorum ve bu kadar bilgi beni zorluyor.”  Başımı geri atıp güldüm. Saçlarım kulaklarımın arkasından çıkıp yüzüme döküldü. Sarp’ın bu kadar dedikoducu olmasının sebebi muhakkak Yıldız’dı. Ayrıca sanıyordum ki buna benzer olaylarda korkup şaşırması için Sarp Levent’i uyarmak zorunda hissetmişti. “Ama gitmeden önce seni gördüm. Korkmuş gibiydin.”  Gamzesi yeniden belirginleşirken kaşlarını kaldırdı. “Korkmadım. Şaşırdım. Çünkü Sarp’ın dediğine göre evdeki en neşeli, en komik, en uyumlu ve genelde en umursamaz kişi Tuna’ymış. Akşamki gibi davranan da muhtemelen Aras olmalıydı. O yüzden onları ben mi karıştırıyorum yoksa Sarp mı karar veremedim.”  Çok haklıydı. Bu biraz acı olsa da doğruydu. Alt dudağımı ısırıp daha çok güldüm. “Haklısın. Sarp’a da söyle dedikoduyu bıraksın.”  Kapı açılıp yeniden kapandığında ikimiz de başımızı o tarafa çevirip baktık. Uzun boylu, geniş omuzlu bir adam kapının önünde durmuş dikkatle bizi süzüyordu. Ama en çok beni. Saçları koyu kahverengiydi. Gözlerinde tüm yıldızlar iç içe geçmiş gibi parlak bir ışık vardı. Öyle ki bu bakış beni tepeden tırnağa ürpertti. Bakışları o kadar sıcaktı ki anlaşılmaz bir şekilde rahatsız ediyordu. Bu adamı tanımıyordum. Daha önce bir kere bile görmemiştim. Ama o beni tanıyormuş gibi bakıyordu. Dahası seviyormuş gibi bakıyordu. Ya da tamamen delirmiştim ve olmadık şeyler uyduruyordum.  Levent bakışlarını adamdan ayırıp bana baktı. Yavaşça omuz silktim. Ona bakmasam da bize doğru yürüdüğünü hissedebiliyordum. İsa Kaptan aynı anda mutfaktan çıkıp adamı gördü. “Fırat’a baktıysanız yok.” dedi sakince. Bana baktığında bu adamın dün Aras ve Fırat’ın yanındaki adam olduğunu zaten anlamıştım. Beni onunla tanıştırmak için mi çağırmıştı? Çok saçma bir ihtimaldi. Ya da acaba onunla ilgili bir sorun mu vardı? Belki Aras’la.  “Beklerim.” dedi adam. Gözlerini üzerimden ayırmıyordu ve giderek daha fazla telaşlanmama neden oluyordu. İçimde yükselen paniği bastırmaya çalışarak parmaklarımla oynamaya başladım.  “Bir sorun mu var?” Bana doğru eğilmiş olan Levent’e gülümsemeye çalıştım. Başımı iki yana salladım. O da tek kaşını kaldırıp bir adama bir bana baktı.  İsa kaptan ellerini kuruladı. Adam gözlerini benden ayırdığında ikisi arasında sessiz bir diyalog geçti. İsa kaptan dayanamarak derin bir nefes verdi. Omuzları düştü gibi geldi birden. “Ben bir arayayım o zaman.” dedi sonunda.   Kaptan mutfağa gittikten sonra adam tereddütle bize yaklaştı. Gözlerine inanamamazlık, hareketlerine ağır bir tutukluk hakimdi. Yavaşça yutkundum. Gülümseyen, adeta saçlarımı okşayan bakışlarıyla önüme kadar gelip Levent’in sağında kalan sandalyeye yaslandı. “Merhaba.” Sesi yumuşak ama ahenkliydi. Sarıp sarmalar gibiydi. Benimle neden böyle konuşuyordu?  “Hoş geldiniz.” dedim çıkmamak için direnen sesimi zorlayıp. Fırat ağabeyimin misafiriydi ve onun için gelmişti. O yüzden kendimi buna mecbur hissediyordum. Levent’e de başıyla selam verdi. Ardından elini uzattı. “Ben Erkan.” dedi sakince. Levent elini sıkıp gülümsedi. “Levent.”  Bana döndüğünde başımı sallayıp gülümsemeye çalıştım. “Memnun oldum. Katre ben de.”  Adımı söyledikten sonra yüzünden koyu gölgeler geçti. Sanki duyduğu şey onu derinden yaralamış gibi baktı gözlerime. Garip bir tebessüm asıl kaldı yüzünde. Bakışlarına cam kırıkları oturdu. Yüzünden hüzünlü bir mevsim geçti. Derin bir nefes alıp içinde tuttu. Bunu birkaç kez daha tekrarladı. Bir şeyler söylemek için aralanan dudakları sıkıca kapandı ardından. Kararsız kaldığı şeyin bana çok zararı dokunacakmış gibi sustum ben de. Duymak istemiyordum. Zaten ne söyleyecek olabilirdi ki? Levent’le biraz daha yakın olsaydım ona gidelim demek isterdim. Lütfen, beni buradan götür olabileceklerden korkuyorum. Bana canımı çok acıtabilirmiş gibi bakıyor, korkuyorum.  “Songül.” diye mırıldandı sonunda Erkan. Aradan yıllar geçmiş gibiydi. Asırlardır susuyormuşuz gibi. Sanki zaman tam bu anda ve sadece burada durmuş, yıllar geçmişti. Üzerimize kalın bir toz inmiş gibiydi.  Levent kaşlarını kaldırdı. “Songül kim?”  Erkan sanki aramıza girmiş gibi kaşlarını çattı. Ardından yüzündeki gülümseme büyürken önce Levent’e sonra bana baktı. Başıyla beni işaret etti. “O.”  Merak ve şaşkınlıkla baktım koyu gözlerine. “Anlamadım.” “Katre değil.” dedi başını dikleştirerek. “Sen Songül’sün. Neden inanmak istemiyorsun hala?”  Kaşlarımı çattım bugün bir kez daha. Yüzüm buruştu ben engel olamadan. Bu adam ne saçmalıyordu böyle? Bütün bunlar da ne demek oluyordu? İçimde garip bir öfke peyda olurken dişlerimi sıktım. Hiç şaka kaldıracak durumda değildim. Karıştımış olması daha olasıydı. Ama o kadar inançla bakıyordu ki insan emin olmasa böyle bakamazdı.  Başımı iki yana salladım yine de, gülümsemeye çalışarak. “Birine benzetmiş olmalısınız.” dedim anlamasını isteyerek. “Çünkü benim adım Katre.” Adımı karıştırmıyordum. O beni biriyle karıştırıyordu. Şaka yapmıyor olduğu yüzünden belliydi ve inanmak istemesem de bunu görüyordum. O halde biriyle karıştırmıştı.  Levent rahatsız olduğum anladığı için sandalyesini sol taraftan yanıma doğru çekti. Adama dönüp kibarca, “Karıştırdınız sanırım. Olur böyle şeyler.” dedi.  “Hayır.” Başını iki yana salladı Erkan. Hala sadece bana bakıyordu. “Sen olmadığın birine benzetilmişsin asıl.” Kaşlarımı çattım. Korkuyordum. Kalbim göğüs kafesimde çırpınıp duruyordu. Bu olanlar çok saçmaydı. “Bakın ben Songül falan değilim.” Kelimelerin üstüne basa basa onu buna ikna etme çabasına girdim. Ben Songül değildim. İnsan ismini bilir, öyle değil mi? Yani adım Songül olsa bunu bilirdim.  Hoş bir tebessüm bütün çehresine yayıldı. Onunla birlikte yüzüm daha da düştü. Gerçekten dediklerine inanıyor muydu yani? Arkamda bir yerlere bakıp kaşlarını kaldırdı. Gördüğünden memnun olmuş hatta fazlasıyla memnun olmuş bir hali vardı. Rahatlamış olarak nefesini verdi. Kendime engel olamayarak baktığı yere baktım ben de. Aras kapıda durmuş şaşkınlıkla bize bakıyordu. Yüzünde, gözlerinde öyle koyu, öyle açık bir dehşet ifadesi vardı ki içim buz gibi oldu. Ruhumdaki panik dalga dalga büyüdü. Doğru ya, onlar tanışıyorlardı. Öyleyse? Hayır. Hayır. Hayır.  “Aras seni gördüğüme sevindim.”  Gözlerim dolarken dişlerimi sıktım. Başımın içinde kulaklarımı sağır eden bir gürültü vardı. Her köşeden ahenksiz sesler geliyor, kulaklarımı tırmalıyordu. Tahtada boydan boya gezdirilen tırnak gibi. Çekilirken yeri çizen sandalye ayağı gibi. Dişlerini gıcırdatan biri gibi. Veya akortsuz bir gitar gibi. Beynimde delirmem gerektiğini söyleyen sesler vardı. Gözlerim yanıyordu.  “Ona aslında Songül olduğunu bir de sen söyler misin Aras? Sanırım ben pek inandırıcı olamadım. Ona aslında bize ait olduğunu söyle. Benim kardeşim olduğunu, benim anneme anne demesi gerektiğini. Bu saçmalığın artık sürmeyeceğini söyle ona.”  Sesi boğuluyordu. Ya da ben suyun altındaydım ve boğuluyordum. Sudan ve kafamdaki seslerden dolayı Erkan’ın söyledikleri anlamsız parçalar şeklinde havada asılı kalıyordu. Durmadan konuşuyordu ama onu anlayamıyordum. Anlamak istemiyordum. Ruhum içimde büzülüp kalmıştı. Gözlerim yanmaya devam ediyordu. Düşecektim. Düşmek üzereydim. Derman arar gibi masanın üzerindeki ellere tutundum. Ben elini sıkarken Levent nereye bakacağını şaşırmış haldeydi. Elimi sıktı. Ama beni tutamıyordu, düşüyordum. İçimdeki göl gözlerimden taşarken Aras’a baktım. İlk önce açık kalan ağzı sıkıca kenetlendi. Bakışlarında elle tutulacak kadar yoğun bir acı, koyu bir keder vardı. Bana bakıp yutkundu. İnkar etsin istiyordum. Yalan desin. Bu olamazdı. Yalandı. Böyle bir şey olamazdı.  Ama Aras öyle bir bakıyordu ki artık doğru olduğunu biliyordum. Gözlerimi kapattım.  Her şey yalandı. Herkes yalandı.  Dünya dönüyordu ve ben düşüyordum. Göğsümde büyük bir delik açılırken o tarafa doğru düşüyordum. Göğüs kafesimdeki kara deliğe hapsolmak üzere düşüyordum.  “Katre.”  “Songül.”  Sesleri koyu bir karanlığın ardından, hiçbir mehtabın asla aydınlatamayacağı bir karanlığın ardından, süzülürken gülümsemek istedim. Ama düşmüştüm bir kere, kalkamazdım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE