Sabahın ilk ışıkları, sığınağın yer altındaki sessizliğine rağmen hafifçe hissediliyordu. Burak ve Gözde, odanın köşesindeki geniş yatakta huzurlu bir şekilde uyuyorlardı. Gözde, yüzüne yerleşmiş dingin bir ifadeyle sırtüstü yatıyor, bedenindeki tüm yorgunluğu sanki yatağa bırakıyormuş gibi derin bir nefes alıyordu. Burak ise sırtındaki sargılar ve dikişlerin acısını hissetmesine rağmen Gözde’nin yanındaki huzuru kaçırmamak için hareketsizdi. Gözde’nin bir eli Burak’ın bileğine hafifçe dokunuyordu; sanki bilinçsizce onu kontrol ediyordu.Mert, sabahın erken saatlerinde ameliyattan gelen yorgunlukla ama bir nebze rahatlamış bir halde odaya geldi. Kapının eşiğinde durdu ve onları izledi. Gözde’nin yorgun yüzündeki huzuru fark etti, ardından Burak’ın hala hafifçe kasılmış omuzlarına baktı. Bir an iç geçirip odanın sessizliğini bozmayacak şekilde adım atarak Burak’ın üzerindeki battaniyeyi biraz daha yukarı çekti. İçinden, “Bunca acıya rağmen hâlâ dimdik,” diye düşündü. Gözde'ye baktığında ise kısa bir süre duraksadı. Kendi kendine, “Burak bu kızı gerçekten seviyor olmalı,” diye mırıldandı.
Mert odadan çıkarken, zihni hâlâ Burak’ın yaşadıklarının ağırlığıyla meşguldü. Koridorda yürüyerek ameliyathanenin steril odasına döndü ve tüm ekipmanları kontrol etmeye başladı. Ama düşünceleri hâlâ Burak ve Gözde’nin yanındaydı.
Burak, sabah erken saatlerde gözlerini hafifçe araladı. Vücudundaki sargıların altında zonklayan bir acı vardı, ama alışkındı. Yavaşça doğruldu, Gözde’nin huzurla uyuyan yüzüne kısa bir süre baktı ve içten bir gülümsemeyle ayağa kalktı. Sargılarının altındaki acıya rağmen sessizce odadan çıktı.
Koridordan geçerken Mert’in sesini duymamak için dikkatlice yürüdü. Sığınağın oturma salonuna geçtiğinde, yerin altındaki bu güvenli mekânın dinginliği ona iyi geldi. Duvardaki gizli çekmeceye uzanıp çakmağını ve sigara paketini aldı. Yan taraftaki küçük mutfaktan bir bardak çay doldurdu ve oturma salonundaki deri koltuğa yerleşti. Çaydan yükselen sıcak buharı eliyle hissederken, diğer eliyle sigarasını yaktı.
Bir nefes aldı, duman ciğerlerine dolarken gözlerini kapattı. İçinde hem bir öfke hem de bir rahatlama vardı. Bu sessiz anların kıymetini bildiğinden sigarasını yavaşça içiyor, çayın tadını çıkarıyordu. Ancak düşünceleri karışıktı; Abdullah Zengin, geçmişte yaşananlar, Gözde ve yeni planlar arasında gidip geliyordu.
Bir süre sonra Mert, oturma salonuna girdi. Üzerinde hâlâ beyaz bir önlük vardı ve yüzündeki yorgun ifade dikkat çekiciydi. Burak’ın karşısındaki koltuğa oturup, ona dikkatlice baktı.
“Görünüşe göre, ameliyattan sağ salim çıktığını bilmeme rağmen seni burada görmek hâlâ şaşırtıcı,” dedi, hafif bir tebessümle.
Burak, sigarasından bir nefes alıp dumanı yavaşça üflerken çayını yudumladı. “Beni bu kadar hafife alma,” dedi sakin ama ciddi bir tonla.
Mert, Burak’ın sözlerine gülümseyerek karşılık verdi, ama ardından yüzü ciddileşti. “Abdullah Zengin, değil mi?” diye sordu direkt olarak.
Burak’ın yüz ifadesi bir anda değişti. Sigara elinde titredi, ama hemen kontrolünü yeniden sağladı. Başını hafifçe salladı. “Evet, Abdullah Zengin. Onun yaptığı işlerden biri daha.”
Burak, Mert’e Abdullah’ın bu saldırının arkasındaki kişi olduğunu nasıl anladığını detaylıca anlattı. “O drone saldırısı, onun imzası gibiydi. İzlediği yol, kullandığı ekipmanlar... Bütün bunları daha önce de gördüm,” dedi Burak, sesi sakin ama öfkeyle doluydu.
Mert, Burak’ı dikkatlice dinledi. Gözleri hafifçe kısıldı ve bir süre düşündü. “Tahmin ettiğim gibi,” diye mırıldandı. “Bu adamın senin peşini bırakmayacağını biliyordum.”
Burak, sigarasını küllüğe bastırıp söndürdü. “Onun ne yapmaya çalıştığını çok iyi biliyorum,” dedi. “Ama artık yeni bir plana ihtiyacım var.
Mert başını salladı. “Haklısın. Peki, bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?”
Burak, derin bir nefes alıp çayını bitirdi. “Yeni bir eve geçeceğim,” dedi kararlılıkla. “Daha güvenli bir yer. Gözde’nin de bu süreçte korunması gerekiyor.”
Mert, Burak’a bakarak hafifçe başını salladı. “Bu kadarı bile büyük bir adım. Umarım düşündüğün gibi her şey yolunda gider.”
İkili arasında bir süre sessizlik oldu. Mert, Burak’ın planlarına saygı duyuyordu, ama onun geçmişinin ne kadar karmaşık ve tehlikeli olduğunu bildiği için endişeliydi. Burak ise kararının kesinliğini yüzüne yansıtmıştı.
Sonuçta Burak, bu savaşta tek başına olduğunu biliyordu. Ancak, yanında Mert gibi bir dost ve Gözde gibi bir sevdiği olduğu sürece her şeyi göze alabilirdi.
Oturma salonunun loş ışıkları altında, Burak ve Mert karşılıklı oturmuş, aralarındaki masanın üzerinde duran çay bardaklarından yükselen buharın arkasında ağır bir konuşma yapıyorlardı. Burak, sigarasını küllüğe bastırdıktan sonra derin bir nefes aldı ve Abdullah Zengin’le olan geçmişini anlatmaya başladı. “Abdullah’ın en yakın dört adamını temizledim,” dedi sakin ama kararlı bir tonla.
Mert, gözlerini Burak’tan ayırmadan başını salladı. “Kim olduklarını biliyorum,” diye cevap verdi. “Ama en son ikisi... İsmet ve Ozan... Onların isimlerini duymak bile beni tiksindiriyor.”
Burak, Mert’in gözlerinde eski bir öfkenin kıvılcımlarını görüyordu. Mert, sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı, gözlerini bir noktaya dikti ve konuşmaya başladı. “İsmet... O pislik!” dedi dişlerini sıkarak. “Sayamayacağım kadar kız çocuğunu para karşılığı satan bir adamdı. Kaç genç kız, onun yüzünden hak etmediği bir kadere sürüklendi. Ve birçoğu bu acıya dayanamayarak hayatına son verdi. Bir doktor olarak, onun yüzünden intihara sürüklenen kaç genç beden gördüğümü hatırlayamıyorum bile.”
Mert, bu sözleri söylerken gözleri dolmuş ama yüzündeki ifade sertleşmişti. Bir an durdu, derin bir nefes aldı ve devam etti. “Ozan ise bambaşka bir hikâye. İnsanları uyuşturucuya alıştırıp bağımlı hale getiriyordu. Gözü dönmüş bağımlılar, organlarını bile satmaya razı hale geliyorlardı. Bu adam, sadece bir tüccar değil, bir canavardı. Umarım ölümü kanlı ve acı dolu olmuştur.”
Burak, Mert’in sözleri bitince başını eğdi. Parmaklarını masanın kenarında gezdirirken, yüzünde düşünceli bir ifade vardı. Sonunda sessizliği bozdu. “Ozan ve İsmet, hak ettiklerini buldular. Ama bu sadece bir başlangıç.”
Mert, Burak’a dikkatle bakarken, Burak’ın yüzündeki sertliğin arkasında başka bir hikâye olduğunu fark etti. “Bu işin kişisel bir tarafı var, değil mi?” diye sordu.
Burak, derin bir nefes aldı ve Gözde’yi anlatmaya başladı. “Evet,” dedi gözlerini masaya dikerek. “Gözde, bu adamların elinden kurtardığım bir kız çocuğuydu. Abdullah Zengin tarafından satılmıştı. Onu o cehennemden çekip çıkardım, ama geçmişin izlerini hâlâ taşıyor. Yaşayamadığı bir çocukluk, içinde bir yara gibi. Bu işlere onu sokma sebebim, kendi intikamını almasına yardım etmek. Eğer içindeki düşmanlarla yüzleşip onları yok ederse, belki de bir gün yeni bir başlangıç yapabilir.”
Mert, bu sözleri duyar duymaz Burak’a doğru eğildi. “Sen ciddi misin?” diye sordu, sesi hem şaşkın hem de sertti. “Onu bu intikam döngüsüne sürüklemek, onun psikolojisini daha da bozar. Şiddet, bir yarayı iyileştirmez, Burak. Sadece daha derin yaralar açar.”
Burak, Mert’in sözleri karşısında sessiz kaldı. Parmaklarıyla masayı tıklatırken düşünceliydi. O sırada salonun kapısından ayak sürüyerek birinin geldiği duyuldu. İkisi de başlarını çevirip baktığında, gözlerini ovuşturan ve biraz paytak bir şekilde yürüyen Gözde’yi gördüler.
Gözde’nin uykulu hali, Burak’ı görmesiyle bir anda yok oldu. Yüzünde beliren gülümsemeyle hızlı adımlarla Burak’a doğru yürüdü. “Burak!” diye seslendi neşeyle, gözleri parlıyordu.
Burak, Gözde’yi görünce hemen ayağa kalktı, ama bu ani hareket sırtındaki yaraları acıttı. Yüzünü buruşturdu ve hafifçe inledi. Ancak, Gözde’nin heyecanla koşup ona sarılmasını engelleyemedi.
Gözde, Burak’a sımsıkı sarıldı ve “Seni çok merak ettim!” diye mırıldandı. Ama Burak, bir an durakladı ve acı dolu bir sesle, “Dur, Gözde! Yaralarım hâlâ taze,” dedi.
Gözde hemen geri çekildi ve yüzü utançla kızardı. “Özür dilerim!” dedi aceleyle. “Sadece... sadece seni iyi gördüğüme sevindim.”
Burak, hafifçe gülümsedi ve başını salladı. “Önemli değil,” dedi. “Seni burada görmek iyi hissettiriyor.”
Bu sırada Mert, onları izliyordu. Gözde’nin Burak’a olan bağlılığını ve Burak’ın Gözde’ye karşı olan koruma içgüdüsünü açıkça görebiliyordu. Ama içten içe, bu ilişkinin iki taraf için de ne kadar tehlikeli olabileceğini düşünmeden edemedi. Mert, bir doktor olarak fiziksel yaralarla başa çıkabilirdi; ancak bu insanların ruhlarındaki yaralar, onun uzmanlık alanının çok ötesindeydi.
Salonda oluşan bu sıcak ama gergin atmosfer, geleceğin ne getireceğini belli belirsiz hissettiriyordu.