Burak, arabayı Sapanca’daki evlerinin önüne park ettiğinde, gözde yorgunluktan bitap bir haldeydi. Yolculuk boyunca kısa kısa uyuklamış olsa da vücudu hâlâ dinlenmeye ihtiyaç duyuyordu. Gözde, eve girer girmez ayakkabılarını çıkarıp içeri koştu ve yatak odasına yöneldi.
“Ben uyuyorum, sakın beni erkenden uyandırma!” diye seslendi yorgun ama sevimli bir tonda.
Burak ise kapının önünde durmuş, hâlâ elindeki telefona bakıyordu. Ekranında, birkaç dakika önce gelen bir mesaj dikkatini çekmişti:
“Sakarya merkezde, bildiğin yerde seni bekliyorum. Geç kalma.”
Mesajın kimden geldiği belli değildi, ama tonu oldukça tanıdık ve otoriterdi. Burak’ın kaşları çatıldı. Telefonu dikkatlice cebine koyarken gözdeye bir an baktı, ardından derin bir nefes alarak planını kafasında şekillendirdi. Gözde’yi bu işin dışında tutması gerekiyordu. Onu korumak, her şeyden önce gelirdi.
Sapanca’dan Sakarya Merkeze Yolculuk
Saat gece yarısını geçiyordu. Burak, sessizce evden çıkıp arabasına bindi. Motorun sesini olabildiğince az çıkarmaya çalışarak yola koyuldu. Yol boyunca kafası karışıktı. Bu mesajın kaynağı ve amacı ne olabilirdi? Sakarya’nın merkezine yaklaştıkça, tanıdık sokaklar arasında bir huzursuzluk hissetti. Mesajda belirtilen yer, eskiden birlikte çalıştığı bir dostuyla ara sıra buluştuğu tenha bir çay bahçesiydi.
Burak, çay bahçesine vardığında, etraf oldukça sessizdi. Sokak lambalarının solgun ışığı, masaların ve sandalyelerin gölgelerini yere yansıtıyordu. Gözleri, köşedeki masada oturan bir adamı seçti. Adam, sigarasını yakmış, sakin bir şekilde oturuyordu.
Burak yaklaştığında, adam başını kaldırıp ona baktı. Göz göze geldiklerinde, Burak’ın yüzünde şaşkınlık dolu bir gülümseme belirdi. “Murat…” diye fısıldadı.
Murat, Burak’la aynı dönemde polis özel harekât ekibinde görev yapmıştı. Yıllar önce, Burak gibi o da istifa etmişti. Ancak Burak’ın aksine, Murat devletin daha derin, daha karanlık tarafına geçmiş, istifasından sonra “derin devlet” işlerinde görev almıştı. Vatanını seven, ama vicdanı ile görevleri arasında sıkışıp kalan bir adamdı.
“Burak,” dedi Murat, sigarasından bir nefes alarak. “Otursana.”
Burak sandalyeyi çekip oturdu, hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. “Murat, burada ne işin var? Bu mesajı sen mi gönderdin?”
Murat başını salladı. “Evet, gönderdim. Seni uyaracak bir şeyler var.”
Burak’ın ifadesi ciddileşti. “Nedir mesele? Emre meselesi mi?”
Murat, başını iki yana salladı. “Hayır. Emre’nin defteri çoktan dürüldü. Ama mesele Abdullah Zengin. Onun peşindesin, biliyorum.”
Burak kaşlarını çatarak Murat’a baktı. “Evet, peşindeyim. Ama bunu neden sana açıklayayım? Abdullah’ın pisliklerini bilmen gerek.”
Murat derin bir nefes aldı. “Biliyorum, Burak. Ama işler düşündüğünden daha karışık. Abdullah’ı öldüremezsin. En azından şimdi değil.”
Burak masaya eğildi, sesi alçak ama sertti. “Nedenmiş o? O adam hak ettiğini bulacak, Murat. Ne yaptığı her şeyi görmezden gelebilirim, ne de durabilirim.”
Murat gözlerini Burak’a dikti, gözlerinde hem yorgunluk hem de bir tür çaresizlik vardı. “Çünkü onun elinde kızlar var, Burak. Masum kızlar… Onları tutsak tutuyor. Abdullah’ı öldürdüğün an, onların sonu olur. Eli kolu bağlanmış bir adamı öldürmek kolaydır. Ama o zincirlerin ucunda kimlerin bağlı olduğunu bilmeden hareket edersen, masumların kanına girersin.”
Burak birkaç saniye sessiz kaldı, bu bilgi onu tamamen sarsmıştı. “Kızlar mı? Onları neden tutsun?”
Murat sigarasını söndürdü ve sandalyeye yaslandı. “O kızlar onun garantisi. Eğer bir şey olursa, emir verir ve hepsini öldürürler. Derin devlet bile bu işin içinden çıkamıyor.”
Burak, zihninde dönen düşünceleri kontrol etmeye çalışarak Murat’a baktı. “Peki, ne yapmamı öneriyorsun? Elimi kolumu bağlayıp oturacak mıyım?”
Murat’ın sesi ciddiydi. “Hayır. Ama doğru zamanı bekleyeceksin. Abdullah’ı alt etmek için önce kızları güvene almamız gerekiyor. Senin yapman gereken şey, dikkatini dağıtmadan planını geliştirmek. Ve bana güvenmek.”
Burak’ın yüzünde gergin bir ifade vardı, ama sonunda başını salladı. “Peki. Ama bu işte bir yanlışlık olursa, bu konuşmayı unutmayacağım.”
Murat gülümsedi. “Unutmayacaksın, çünkü her şeyi hatırlayan birisin. Ama bu sefer sabır kazandıracak.”
Burak masadan kalktı, Murat’a son bir kez baktı. “Sapanca’ya geri dönüyorum. Ama bu iş bitmedi.”
Murat başını salladı. “Bitmedi, Burak. Bitmeyecek de. Ama doğru adımlar atarsak, sonunda kazanacağız.”
Burak arabasına binip yola koyulduğunda, aklı Murat’ın söylediklerinde takılıydı. Abdullah Zengin’i alt etmek için sadece cesaret değil, strateji de gerektiğini şimdi daha iyi anlıyordu. Ama bu bilgiye rağmen içinde bir öfke volkanı kaynamaya devam ediyordu.
Burak, evin kapısını sessizce açtı ve içeri girdi. Gözde hâlâ yatakta huzurlu bir şekilde uyuyordu. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı, belli ki uykusunda bile huzur bulmuştu. Burak, ona bir an baktı; bu görüntü, içindeki karanlık düşünceleri bir an olsun hafifletmişti. Ama kafasında dönüp duran planlar ve az önce Murat’la yaptığı konuşma, onu rahat bırakmıyordu. Sessizce mutfağa geçti.
Bir fincan kahve hazırladı; koyu, sade ve sert. Daha sonra veranda kapısını açarak dışarı çıktı. Gece havası serin ve hafif nemliydi. Gökyüzü tamamen kararmış, yıldızlar birer birer belirginleşmişti. Uzaktaki dağlar, ay ışığının soluk parıltısıyla zar zor seçiliyordu. Burak verandadaki eski ahşap sandalyeye oturdu, kahvesini yanına koydu ve cebinden sigarasını çıkararak yaktı.
İlk nefesi derin bir şekilde içine çekti. Tütün dumanı, serin havaya karışırken burun deliklerinden yavaşça dışarı çıktı. Gözlerini gökyüzüne dikti, yıldızların arasında bir anlam arıyormuş gibi duruyordu. Kafasında Murat’ın söyledikleri yankılanıyordu: “O kızlar bizim intikamımızdan daha değerli.”
Kendi kendine konuşmaya başladı, sesi alçak ama kararlıydı:
“Masum kızlar… Onları intikamımız uğruna yok sayamayız. Ama Abdullah Zengin’in sonu gelmezse, bu pisliklerin de sonu gelmeyecek.”
Bir an sessiz kaldı, kahvesinden bir yudum aldı ve tekrar yıldızlara baktı. Yüz ifadesi sertleşmişti. İçindeki öfke, dışarıdan belli olmasa da gözlerindeki kararlılıktan okunuyordu.
“Bu dünyada bir düzen kurmaya çalışıyoruz,” diye mırıldandı. “Ama bu düzenin içinde hep bir kirlilik var. Kendi ellerimizi kirletmeden bunu temizlemek mümkün değil, biliyorum. Ama bu kızlar… Onları kaybedersek, bu savaşı kazanmanın hiçbir anlamı kalmaz.”
Sigara izmaritini küllüğe bastırdı ve kahvesinden bir yudum daha aldı. Sessizlik, geceyi dolduran cırcır böceklerinin sesiyle bölünüyordu. Burak, verandadan dışarıdaki geniş bahçeye bir süre baktı. Kafasında bir plan yapmaya çalışıyordu; Murat’ın söyledikleri mantıklıydı, ama bu işin sonu nereye varacaktı?
“Abdullah Zengin…” diye fısıldadı kendi kendine. “Bu kadar masumun hayatını mahvetmeye nasıl cüret ettin? Ama senin gibi insanlar hep vardı, ve hep olacak. Seni yok etmek, sadece bir başlangıç. Asıl mesele, senin gibileri tamamen yok edebilmek.”
Bir an sustu, kendini toparlamaya çalıştı. İçindeki öfke, yıldızların sakin ışığında biraz olsun yatışmış gibiydi. Ama bu sakinlik, geçiciydi. Burak, kahvesinin son yudumunu içip fincanı verandadaki masaya bıraktı.
“Bir yol bulacağız,” dedi, sesi bu kez daha kararlıydı. “Hem o kızları kurtaracağız, hem de bu pisliği temizleyeceğiz. Bedeli ne olursa olsun.”