Burak, aniden direksiyonu kırarak yoldan sapınca, Gözde'nin kafasında bir sürü soru işareti oluşmuştu. “Burak, bu ne şimdi? Nereye gidiyoruz?” diye sordu, sesi merak ve hafif bir endişe tonuyla. Ancak Burak, her zamanki sakin tavrını koruyarak yüzünde hafif bir gülümsemeyle cevap verdi.
“Artık Emre’nin peşine düşmemize gerek kalmadı,” dedi, rahat bir şekilde.
Gözde kaşlarını çattı, bu açıklama ona yeterli gelmemişti. “Ne demek artık gerek kalmadı? O kadar hazırlık yaptık, sabahın köründe uyanıp antreman yaptım. Şimdi sen kalkmış böyle mi diyorsun?”
Burak, Gözde’nin tepkisine aldırış etmeden, trafikten çıkarak daha sakin bir yola girdi. Arabanın içinde birkaç saniye sessizlik oldu, sadece motorun uğultusu duyuluyordu. Sonunda Burak derin bir nefes alarak konuştu:
“Emre’yi biz bitirmeden başka birileri halletti. Kim olduklarını bilmiyorum ama Emre artık bir tehdit değil,” dedi, gözlerini yoldan ayırmadan.
Gözde, bu açıklamayı duyunca daha da şaşırdı. Bir süre sustu, sonra ellerini kollarını sallayarak patladı:
“Ne yani, Burak? O kadar hazırlık boşuna mıydı? Sabahın köründe kalkıp saatlerce koştuğum, o ağır antremanlar, hedef tahtasına yaptığım atışlar... Hepsi çöpe mi gitti? Bir de şu Emre’ye bak, varlığı bir dert, yokluğu başka bir dert! Neyse, cehennemde ateşi bol olsun bari!”
Burak, Gözde’nin bu tepkisine hafifçe güldü. Onun bu kadar dolup taşması, aslında içinde yatan heyecanı ve hayal kırıklığını gösteriyordu. Ancak Burak’ın kafasında Gözde’nin söylediklerinden çok daha büyük bir soru vardı: “Emre’yi kim ve neden öldürdü?”
Araba hızla Sakarya sınırlarına yaklaşırken, Burak’ın yüzündeki hafif gülümseme, yerini derin bir düşünce ifadesine bırakmıştı. Yol kenarındaki ağaçlar birer gölge gibi geçerken, Burak’ın zihni sürekli o sabah gördüğü sahneye gidip geliyordu. Dilenci kılığındaki adamlar, profesyonelce yapılan suikast, motosikletlerin hızla kaybolması... Bütün bunlar, sıradan bir olayın çok ötesindeydi.
“Bu iş kimin işi olabilir? Eğer biri Emre’yi ortadan kaldırdıysa, sırada kim var? Bu işin ucu bana dokunur mu?” diye düşündü Burak, direksiyonu sıkıca kavrayarak.
Gözde ise Burak’ın sessizliğiyle iyice sıkılmıştı. Camdan dışarı bakıyor, Sakarya yolundaki manzarayı izliyordu. Birden başını çevirip Burak’a baktı:
“Beni sessizlikle oyalayamazsın, Burak. Açık açık anlat, bu işin arkasında kim var? Yoksa sen mi bir şeyler planladın?”
Burak, gözlerini yoldan ayırmadan gülümsedi. “Hayır, Gözde. Bu işin arkasında ben yokum. Ama kimin olduğunu öğrenmek için biraz zamana ihtiyacım var. Şimdi sakinleş ve keyfini çıkar. Sakarya’ya yaklaşıyoruz,” dedi.
Yol üzerinde, Burak bir kafeye doğru yöneldi. Küçük, mütevazı bir yerdi; ahşap masaları, çiçeklerle süslenmiş verandasıyla samimi bir hava yayıyordu. Burak, arabayı park ederken kafasında hâlâ aynı soru yankılanıyordu: “Emre’yi kimin öldürdüğünü nasıl bulabilirim?”
Gözde ise hâlâ homurdanıyordu. “Düğün için fikirlerimi bile yarıda kestim. Hadi, bu sefer kahve ısmarlıyorsun!” diyerek arabadan indi.
Burak, bir süre arabanın içinde kalıp etrafa baktı. Etrafta şüpheli bir şey yoktu ama içindeki huzursuzluk geçmiyordu. Sonunda derin bir nefes aldı ve Gözde’nin peşinden kafeye doğru ilerledi.
İçeri girdiklerinde, sıcak bir kahve kokusu onları karşıladı. Burak bir masaya oturdu ve hemen düşünmeye başladı. Gözde, kahve sipariş ederken hâlâ biraz keyifsizdi ama Burak’ın tavırlarından bir şeyler olduğunu anlıyordu.
“Burak, bu iş burada bitmedi, değil mi?” diye sordu, masaya otururken.
Burak, bir an için gözlerini kaldırıp ona baktı. Hafifçe gülümsedi ama cevap vermedi. Gözde’nin gözleri kısıldı; Burak’ın bir şey gizlediğini biliyordu. Ama o an sormak yerine kahvesinden bir yudum aldı ve sessizliğin tadını çıkarmaya çalıştı.
Burak’ın zihni ise hâlâ meşguldü. “Eğer Emre’yi onlar öldürdüyse, sıradaki hedef kim olabilir? Bu işin arkasındaki sır perdesini aralamadan rahat edemem,” diye düşündü.
Kafede otururken, Burak’ın aklındaki planlar şekillenmeye başlamıştı. Ama bu kez Gözde’ye ne kadarını anlatması gerektiği konusunda kararsızdı. Belki de bu işin içinde onu korumanın yolu, her şeyi açık etmekten geçmiyordu.
Ve o anda, kafede otururken Burak’ın telefonuna gelen bir mesaj, sessizliğin ortasına bomba gibi düştü. Mesajda yazan bir isim ve kısa bir talimat, olayların seyrini tamamen değiştirecekti...
Burak, telefonunun masada titrediğini hissetti. Ekrana baktığında, numarasız bir mesaj dikkatini çekti. Mesajda sadece şu yazıyordu:
"Sıradaki sen misin?"
Burak’ın yüzündeki hafif gülümseme bir anda kayboldu. Parmakları ekranda dondu kaldı. Gözde, Burak’ın yüzündeki değişimi fark etmişti ve kaşlarını çatarak sordu:
“Kimden mesaj geldi? Neymiş?”
Burak, telefonu sessizce cebine koydu ve hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi:
“Spam mesaj, bir önemi yok.”
Gözde bu cevaptan tatmin olmamıştı ama üzerine gitmedi. Burak’ın gözlerindeki o anlık sert bakışı fark etmişti. İçten içe bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu ama onun ne olduğunu çözmesi zaman alacaktı.
Kafede kahvelerini bitirdikten sonra tekrar yola koyuldular. Burak, direksiyonda sessizdi. Gözde, camdan dışarı bakarak Sakarya’nın kırsal güzelliklerini izliyordu ama zihni de hâlâ doluydu. Emre’nin ölümü, Burak’ın ani manevrası, şimdi de o garip sessizlik...
Arabada bir süre sessizlik sürdü. Gözde sonunda dayanamayarak sordu:
“Burak, bana bir şey saklıyorsun. Kimden mesaj geldi? Sakın bana spam deme, çünkü biliyorum ki o bakışın, o sessizlik... Bunlar normal değil.”
Burak, derin bir nefes alarak konuşmaya karar verdi. Gözde’ye bir şeyler söylemesi gerekiyordu ama gerçekleri tam olarak açıklayamazdı.
“Gözde, bazen istemediğimiz şeylerle yüzleşmek zorunda kalırız. Ama şu an her şey kontrol altında, tamam mı? Sana yemin ederim, seni tehlikeye atacak hiçbir şey yapmam.”
Bu sözler Gözde’yi biraz sakinleştirmişti ama kafasındaki sorular hâlâ cevapsızdı.
Yol Üzerinde Şüpheli Bir Karşılaşma
Sakarya’nın kırsal yollarında ilerlerken, Burak’ın dikkati giderek artmıştı. Gözleri sürekli dikiz aynasında ve yan aynalarda geziniyordu. Yol, giderek daha tenha bir hal almıştı. Ağaçlar sıklaşıyor, etraftaki evler ve insanlar seyrekleşiyordu.
Bir süre sonra, Burak’ın dikkatini arkasından gelen siyah bir araç çekti. Araç, sabah İstanbul’da gördüklerine çok benziyordu. Siyah camları yine karartılmıştı ve takip mesafesi oldukça dikkat çekiciydi. Burak, normal bir sürücü gibi davranmaya çalışarak hızını artırıp yavaşlatarak arabanın niyetini anlamaya çalıştı.
Gözde, Burak’ın davranışlarındaki tuhaflığı fark etmişti.
“Burak, ne yapıyorsun? Neden sürekli aynalara bakıyorsun?”
Burak, derin bir nefes alarak sakin bir sesle cevap verdi:
“Hiçbir şey, sadece yolu kontrol ediyorum. Rahat ol.”
Ancak, Burak’ın içi rahat değildi. Siyah aracın yaptığı hareketler giderek daha şüpheli bir hal alıyordu. Araç, bir an hızlanıp yanlarına yaklaştı, sonra tekrar geri düştü.
Sonunda siyah araç, Burak’ın arabasının hemen sağına geçti. Cam yavaşça aşağı indi. Burak, göz ucuyla araca baktı. İçerideki yüzleri seçemiyordu ama bir çift gözün dikkatle kendisini incelediğini hissetti.
Gözde, Burak’ın yüzündeki gerilimi fark etti.
“Burak, bu çok tuhaf. Kim bunlar?” diye sordu.
Tam o anda, siyah araç bir anda hızlanarak önlerine geçti ve gözden kayboldu. Burak derin bir nefes aldı ama bu olayın sıradan bir şey olmadığını biliyordu. Gözde, onun bu rahatlamış gibi görünen yüzünün altında fırtınalar koptuğunu hissediyordu.