Tesla, gece karanlığında ilerlerken motorunun uğultusu yolda yankılanıyordu. Gözde, hâlâ az önceki patlamanın ve dron saldırısının şokunu yaşıyordu. Direksiyon başında titreyen elleriyle kontrolü sağlamaya çalışıyordu, ama Burak’ın arka koltukta baygın yatışı ve giderek solgunlaşan yüzü onu derin bir korkuya sürüklüyordu.
Bir anda Tesla kendi kendine bir dönüş yaptı. Gözde’nin elleri direksiyonda olmasına rağmen, araç kontrolünü tamamen kaybetmişti. Araç, dar bir patika yoldan saparak keskin bir şekilde dönmüş ve koskoca bir dağın karanlık siluetine doğru hızla ilerlemeye başlamıştı. “Ne oluyor?!” diye bağırdı Gözde, panikle direksiyona asılarak aracı durdurmaya çalıştı. Fren pedalına tüm gücüyle bastı, ama Tesla hiç yavaşlamıyordu. Araç, adeta kendi iradesiyle hareket ediyordu.
Dağın karanlık yüzeyine doğru hızla yaklaşırken Gözde’nin kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. "Dur! Lütfen dur!" diye bağırdı, ama araç hiçbir şekilde durmadı. Gözde, tam da sonunun geldiğini düşünmeye başlamışken, bir anda dağın ortasında metalik bir kapı hızla açıldı. Kapının açılmasıyla birlikte, Tesla bir tünel gibi görünen karanlık bir geçidin içine girdi. Gözde'nin nefesi kesilmişti. Tünelin içi parlak beyaz ışıklarla aydınlanmıştı ve araç, ışıkların altında sessizce durdu.
Aracın durmasıyla birlikte etraf bir anda sessizliğe büründü. Gözde’nin kafası karışmış, ne yapacağını bilemez haldeydi. Kapı açıldığında, içeriden iri bir siluet belirdi. Gözde, gözlerini kısarak karşısındaki kişiyi seçmeye çalıştı. Yaklaşan kişi, yaklaşık iki metre boyunda, uzun beyaz bir önlük giymiş ve elinde bir sedye taşıyan Profesör Mert’ti.
Mert, Tesla’nın yanında durdu ve kapıyı hızla açarak Burak’a doğru eğildi. Gözleri, deneyimli bir cerrahın soğukkanlılığıyla Burak’ın baygın bedenini inceledi. "Zamanımız yok," dedi, sert ama kararlı bir sesle. Gözde, onun hızını izlerken hiçbir şey söyleyemedi. Mert, Burak’ı sedyeye yatırdı ve neredeyse ışık hızında hareket ederek onu ameliyathaneye taşıdı. Gözde, şaşkınlık içinde kalmış, hiçbir şey yapamıyordu.
Burak gözden kaybolduktan sonra Gözde, hâlâ aracın içinde oturuyordu. Yaşadığı her şeyin etkisi, bir anda zihninde patladı. "Bu olanlar gerçek mi?" diye mırıldandı kendi kendine. Elleri titriyordu ve nefesi düzensizleşmişti. Daha fazla dayanamayarak araçtan indi ve bir iki adım attıktan sonra olduğu yere çöktü. Dizlerinin üzerine oturdu ve ellerini başının iki yanına koydu. Kendi kendine yüksek sesle gülmeye başladı. Kahkahaları, tünelin duvarlarında yankılanıyordu, ama bu kahkahalar neşeden değil, zihnindeki korkunun ve şaşkınlığın dışa vurumuydu.
"Biz... Biz az önce ne yaşadık?" diye kendi kendine sordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu, ama bunun korkudan mı, yoksa sinirlerinin tamamen boşalmasından mı olduğunu anlamıyordu. Ellerini saçlarının arasına geçirdi ve başını yere doğru eğdi. Kahkahaları, kısa aralıklarla hıçkırıklara dönüştü.
Uzaktan, ameliyathaneden gelen metalik alet sesleri ve Mert’in hızlı komutları duyuluyordu. Gözde, o sesleri duydukça yeniden titremeye başladı. Her şey o kadar hızlı gerçekleşmişti ki, zihni olanları kavrayamıyordu. “Burak... Ne olur dayan. Sana ihtiyacım var...” diye fısıldadı kendi kendine. Ama bu sözler, tünelin soğuk duvarlarında yankılanan birer sessizlik notası gibiydi.
Saatler birbirini kovalıyor, zaman adeta durmuş gibi hissettiriyordu. Ameliyathane odasından gelen metalik sesler, Gözde’nin her saniye daha da artan korkusunu körüklüyordu. Profesör Mert ve ekibinin içerideki yoğun çalışması, dışarıdan bile bir savaşın ortasındaymış gibi hissediliyordu. Kan, ter ve umut arasında gidip gelen bu mücadele, Burak’ın yaşamıyla ölüm arasındaki ince çizgide sürüyordu.
Gözde, bir süre önce kendine gelmeye başlamıştı ama başında dönüp duran düşünceler ve yaşadığı şok, onu hâlâ zayıf düşürüyordu. Yavaşça kalktı ve elleriyle duvardan destek alarak ameliyathanenin kapısına yaklaştı. Gözleri, arada sırada açılıp kapanan kapının arkasına odaklanmıştı. İçeride ne olup bittiğini görmek, Burak’ın durumunu anlamak istiyordu ama bir yandan da korkuyordu.
Kapının önünde beklerken, her saniye daha da uzamış gibi geliyordu. Derin bir nefes aldı, ama bu nefes göğsünde bir yük gibi kalmıştı. İçindeki endişe, sessiz bir çığlık gibi zihninde yankılanıyordu. "Burak... Lütfen dayan," diye fısıldadı kendi kendine, sesi titreyerek.
Bir anda, ameliyathanenin kapısı sert bir şekilde açıldı. Gözde’nin kalbi yerinden çıkacakmış gibi attı. Kapıdan bir hemşire çıktı, yüzünde büyük bir telaş vardı. Üzerindeki beyaz önlük artık kan lekeleriyle kaplanmış, elleri titriyordu. Hemşire, hızla diğer odaya geçti ve kısa bir süre sonra elinde birkaç kan torbasıyla geri döndü. Gözde, hemşirenin yüzündeki ciddi ifadeyi izlerken, daha fazla dayanamayarak gözlerini kapattı.
Hemşire ameliyathaneye geri döndüğünde, kapı hafifçe açık kalmıştı. Gözde’nin bakışları, istemsizce o aralıktan içeriye kaydı. İlk olarak parlak cerrahi ışıklar gözüne çarptı. Işıklar, odanın içindeki her şeyi soğuk ve net bir şekilde aydınlatıyordu. Gözde, Burak’ın masada yüzüstü yattığını gördü. Sırtı tamamen açıkta, derin yaralarından akan kan cerrahların eldivenlerini ve aletlerini lekeliyordu. Profesör Mert, sakin ama hızlı bir şekilde Burak’ın sırtından şarapnel parçalarını çıkarmaya çalışıyordu. Her bir parça, cımbız gibi bir aletle dikkatlice çıkarılıyor ve kenardaki metal bir tepsiye bırakıldığında küçük bir tıkırtı sesi çıkıyordu.
Gözde, gördüklerine inanamaz bir haldeydi. Burak’ın hareket etmeyen bedeni, sanki her an hayatını kaybedecekmiş gibi duruyordu. Ama tam o an, bir şey oldu. Burak’ın başı hafifçe oynadı ve gözleri yavaşça aralandı. Zayıf bir şekilde, doğruca Gözde’nin yönüne baktı. Gözlerinde derin bir acı vardı, ama aynı zamanda bir tanıdıklık, bir güven arayışı. Gözde, nefesini tuttu.
Burak’ın gözleri, Gözde’nin gözleriyle buluştuğunda zaman adeta durdu. Burak, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif bir şekilde göz kapaklarını kırptı. Gözde’nin boğazına bir yumru oturdu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı, ama gözlerini ondan ayıramadı. İçinden, “Eğer bu son bakışsa, seni asla unutmayacağım,” diye düşündü.
Kapı hızla kapandığında, Gözde’nin o küçük anı kaybettiğini fark etti. Ama o bakış, zihnine kazınmıştı. Burak’ın gözleri, ona hâlâ mücadele ettiğini ve dayanmak için bir sebebi olduğunu anlatmıştı. Gözde, yüzünde yaşlarla, kapının önüne çömeldi. Ellerini sıkarak, "Lütfen dayan Burak... Lütfen..." dedi fısıltıyla. Ama sessizliğin içinde, yalnızca kendi kalp atışlarını duyabiliyordu.
Mert’in ekibine verdiği direktifler, odanın içinde büyük bir savaşın sürdüğünü hatırlatıyordu. Gözde’nin gözleri buğulanmıştı, ama zihni sürekli olarak Burak’ın gözleriyle buluştuğu o anı düşünüyordu. “Eğer dayanmazsa, her şey biter,” diye tekrar etti durmadan.
İçerideki mücadele hâlâ devam ediyordu. Gözde, tekrar ayağa kalkmaya çalıştı. Bacakları titriyor, kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki sanki göğsünden dışarı çıkacak gibi hissediyordu. Kapıya yaslandı, ama bir adım daha atamadı. “Burak için güçlü olmalıyım,” diye kendini telkin etmeye çalıştı, ama vücudu her zamankinden daha güçsüzdü.
Bir süre sonra, içeriden tekrar bir hareketlilik oldu. Bu kez bir cerrah, elinde kanlı eldivenlerle dışarı çıktı. Adamın yüzü yorgun ama kararlıydı. Gözde’ye kısa bir bakış attı, ama hiçbir şey söylemeden hızla başka bir odanın içine kayboldu. Gözde, adamın ardından boşluğa bakakaldı. “Burak hâlâ yaşıyor olmalı,” diye düşündü. Bu düşünceye tutunmaya çalıştı.
Saatler sonra, içeriden gelen metalik sesler ve Mert’in direktifleri bir anda kesildi. Derin bir sessizlik, koridoru doldurdu. Gözde, bu ani duraksamaya anlam veremedi. Korku ve umut arasında gidip gelen duygularıyla, nefesini tuttu.
Kapı, bu kez yavaşça açıldı. Mert, kanlı önlüğü ve yüzündeki yorgun ifadeyle dışarı çıktı. Gözleri, Gözde’nin gözleriyle buluştuğunda bir an durdu. Gözde’nin kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, sanki sesini dışarıdan duyacakmış gibi hissediyordu.
“Hayatta,” dedi Mert, derin bir nefes alarak. Bu iki kelime, Gözde’nin dünyasında bir fırtına gibi yankılandı. Dizlerinin bağı çözülmüş gibi hissetti ve yere çökerek ağlamaya başladı. Gözyaşları mutluluk, rahatlama ve korkunun karışımıydı. Mert, hafif bir tebessümle, “Ama hâlâ kritik durumda. Geriye kalan kısmı Burak’a bağlı,” diye ekledi.
Gözde, gözyaşlarını silip yavaşça ayağa kalktı. “Onun yanında olabilir miyim?” diye sordu, sesi hâlâ titriyordu. Mert, başını sallayarak ona izin verdi. Ama ekledi, “Şimdilik konuşamaz, çok yorgun. Ama hissedebilir. Onun burada olduğunu bilmesini sağla.”
Gözde, ameliyathaneye ilk adımını attığında, buranın soğukluğu ve steril havası onu sarstı. Burak, bir sedyenin üzerinde yatıyordu. Sırtındaki bandajlar yoğun bir bakımın izlerini taşıyordu. Yüzü hâlâ solgun ama nefes alışları düzenliydi. Gözde, dikkatlice yanına yaklaşıp sandalyeye oturdu.
Burak’ın elini tuttu. Soğuktu, ama hâlâ yaşıyordu. “Sen bunu başaracaksın,” dedi fısıldayarak. “Beni bırakma.” Gözde, bu sözleri söylerken Burak’ın parmaklarının hafifçe kıpırdadığını hissetti. O anda, içindeki umut yeniden filizlendi.