1. Kahve ve Gül Şerbeti 🌹
Gülperi
Adana / Ağustos
Dilan’ın Düğünü
“Gülperiii! Canım, acil yardım lazım gelir misin?” diye sesleniyordu arkadaşım Dilan’ın annesi, Zeliha Teyzem..
Sesi avluda yankılanırken, oturduğum dut ağacının altındaki yerimden hemen fırladım. Bu ses bana çocukluğundan beri tanıdıktı; çünkü Zeliha Teyzemin ellerinde büyümüştüm adeta.
Birkaç yıl önce dedem vefat edince, kalan mallara sahip çıkmak için babam ve annemlerle Adana’dan Gaziantep’e taşınmıştık. Son 8 9 yıldır oradaydık. Ama ne Zeliha Teyze için ben değişmiştim ne de benim için o ve bu ev.
Dilan neyse, bu evde bende de oydum. Zeliha teyzenin gözünde bir evlat, bir emanet gibiydim.
İki lafından biri : “Şu düğün bir bitsin, sağ salim seni alıp annene teslim edeceğim, ellerimle…” diyordu. Annem rahatsızlandığı için düğüne gelmemiş ama düğünün her anında ben hem kendimi hemde onu temsil edecektim.
Adana’nın ağustos sıcağı herkesi perişan etmişti. Güneş kavuruyor, gölgede bile terliyordu insan. Düğün telaşı, misafir ağırlığı, biriken işler derken evde nefes alacak zaman kalmamıştı.
Avlunun öte ucundan nefes nefese yanına geldiğim de Zeliha teyzem hâlâ elindeki tepsiyi taşımaya uğraşıyordu.
“Offf… Çok sıcak, bunaldım vallahi. Nefes alamıyorum artık…” diye sızlandım.
Alnımdaki teri elimin tersi ile silip kendimi acındırarak,
“Ahh be Zeliha teyzem… Neydi ki sizin bu derdiniz? Ağustos sıcağında buralarda düğün mü yapılır? Bilmiyor musunuz Adana’nın halini?”
Zeliha Teyzem de gülümseyerek söylenmeye başladı:
“Ah güzel kızım ahh! Bilmez miyim… Ama damat bey beklemezmiş! Gençler acele etti ben ne yapayım. Biz de bu sıcakta koşturup dururuz işte…”
"Off offfffff, Dilan hanımın tuzu kuru tabi. Süslendi süslendi taze gelin oturdu köşeye. Olan bize oluyor hep" dedim.
“Kızım, söylenme artık… Oğlan evi durmadı dedim ya ne yapalım. Sanki bilmiyor gibi konuşma sende. Acele ediyorlar işte. Fırat oğlum yurtdışına gidecekmiş, Dilani de yanında götürmek istiyor. Prosedür mü nedir… Bir şeyler varmış işte. Anlamam ben o işlerden, neyse o!”
Zeliha teyzem söylenirken, bende kendimi tutamayıp güldüm.
Aşirete kız veriliyordu nihayetinde… Ne derlerse kabul etmek zorundaydıl. Dilan, aşiret ağasının küçük kardeşiyle evleniyordu. Bir düğün ziyareti için gittikleri Diyarbakır’da tanışmışlardı. Göz göze geldikleri ilk an, her şeyi başlatmıştı. Fırat ve ailesi dört yıldır Dilan’ın okulunun bitmesini beklemişler, şimdi ise dillere destan bir düğünle kavuşuyorlardı.
Kına gecesi Adana’da yapılacak, düğün içinse birkaç gün sonra Diyarbakır’a geçilecekti. Adet yerini bulmalıydı…
“İyi! Oldu madem… Yanarız hep beraber. Allah korusun, fenalaşmasak bari,” diye iç geçirdim ve alnımdaki teri sildim yeniden. Sadece sıcak yoktu ki Adana'nın o meşhur sıcağı ve nemi bir araya gelince açık hava hamamı gibi oluyordu mübarek her yer.
Zeliha teyzem,
“Boncuk gözlü kızım… Söylenmesen de dediğimi yapsan ha yavrum,” dedi yorgun sesiyle.
O da çok yorgun görünüyordu o halini görünce kıyamadım. Günlerin telaşı ve yorgunluğu vardır üstünde. Fazlasıyla bitkindi.
“Peki Zeliş’im, tamam. Söyle bakalım, ne istiyorsun benden?” dedim.
Zeliha teyzem tepsiyi mutfak tezgâhına bırakırken arkasına döndü:
“Kızım… Damadın abisi gelmiş, yarınki kına için. Şimdi dışarda, erkeklerin orda oturuyormuş. Hadi, ona bir kahve yapıver de götür. Koca aşiretin ağası, senden başkasına da güvenemem. Güzel ellerinle bol köpüklü şekersiz bir kahve yapsan da ağamıza götürüversen. Bak ben de çok yorgunum zaten. Çor çocuğa da diyemem bu işi, ağamıza ayıp olur” dedi
Sonra başını geriye yaslayıp elini başına götürdü.
“Of… Kafam çatlıyor vallahi. Ben bir ekşili su içeyim de tansiyonum düşsün, yoksa hastanelik olacağım. Sonra da azıcık dinleneyim üst katta. Sen idare ediver beni…”
Şaşkınlık içinde başımı salladım.
“Aaa, hayatta olmaz Zeliş! Korkarım ben ağa falan. Ben pişireyim, başkası götürsün.” dedim.
Zeliha teyzem elini beline koyup gözlerini devirdi.
“Kızım, olmaz öyle! Hayır neyden korkuyorsun acaba! Hem ayıptır. Kime diyeyim şimdi? Kalkıp adam mı arayayım? On dakikalık iş, yapıver hadi gülüm...”
Hızla hazırladığı ekşili suyunu bir yudumda kafasına dikip, elini de “hadi hadi” diyerek sallayıp merdivenlere yöneldi.
“Ben üst kata çıkıyorum, başım çatlıyor zaten!”
Dudaklarımı büzüp burnumdan derin bir nefes aldım ve arkasından bakıp kaldım…
“İyi... peki... Madem öyle diyorsun bir sakarlık yapıpta kıymeli ağanızın üzerine kahve dökersem ve oda kızıp beni aşirete kurban edersen görürsünüz o zaman...” diyerek kendimi acındırmaya çalıştım ama Zeliha teyzem çoktan merdivenleri çıkmıştı bile.
İsteksizce mutfağa yöneldim ama huyum tutmuştu bir kere; elimi attığım her şeyin en iyisi olmalıydı. Önce en güzel fincanı çıkardım, içine bol köpüklü kahvemi itinayla doldurdum. Yanına, kendi ellerimle yaptığım tarçın kokulu elmalı kurabiyelerden iki tane koydum. Su yerine sabah büyük zahmetle hazırladığımız buz gibi gül şerbetinden doldurdum kadehi. İçinde narin gül yaprakları yüzüyordu; şerbet bile ağa layıktı sanki.
Tepsiyi dikkatle hazırladım; her şey simetrik olmalıydı. Küçük bir peçete bile yerleştirdim yanına. Sonra derin bir nefes alıp tepsiyi elime aldım. Adımlarım gönülsüzdü, kalbim ise telaşlı. Korku değildi bu… Daha çok, adı konmamış bir his.
Kapıya yavaşça yönelmek üzereydim ki, mutfağın penceresinden bahçede telefonla konuşan birini gördüm. Genç bir adamdı. 30 yaşlarında. Yüzündeki ciddi, sert ifade sesine de yansıyordu.
Boyu uzundu, yapılıydı. Geniş omuzları beyaz gömleğin içinde daha da belirgin görünüyordu. Gömleği Adana sıcağından nemlenmiş, yer yer terden gövdesine yapışmıştı. Esmer teniyle kontrast oluşturan o beyaz, üzerinde neredeyse özel dikim gibi duruyordu.
Gözlerim onda takılı kaldı.
“Üff… Bu yakışıklı da kim böyle?” diye geçirdim içimden.
Tam o anda başını çevirdi ve göz göze geldik. Kaşları hafifçe kalktı, cümlesi yarım kaldı.
“Sonra ararım ben, işim çıktı,” diyerek telefonu kapattı. Gözleri hâlâ bendeydi.
Fırsatı kaçırır mıydım? İçimde kıpır kıpır bir şeyler dolandı. Yüzüme en alımlı gülümsememi yerleştirerek pencereye doğru eğildim.
“Heey! Merhaba… Bir bakar mısın buraya, yakışıklı?” dedim, neşeli ama etkileyici bir tonla.
Şaşkınlıkla baktı.
“Bana mı dedin sen?” diye sordu, gözlerini etrafta gezdirerek.
Ben de gözlerimi bahçede dolaştırdım, sanki başka birini arıyormuş gibi. Sonra yeniden adama döndüm, başımı yana eğip tatlı bir edayla gülümsedim.
“Dur bakayım… Etrafta senden başka yakışıklı göremiyorum. Demek ki sana seslenmişim.”
.....
YAĞIZDAN…
Tüm işlerimi bir kenara bırakıp aceleyle yola çıkmış, düğüne yetişmeyi başarmıştım. Diyarbakır sıcaktır bilirim ama… Adana bambaşkaydı.
Güneş tepemde, hava tenimde bir ağırlık gibi basıyordu.
“Ulan Fırat, evleneceğim diye tutturdun. Bu sıcakta düğün mü olur be oğlum?” diye kendi kendime söylendim, yakamı biraz daha gevşetirken.
Bitmek bilmeyen işler yüzünden telefonum susmak bilmiyordu zaten.
Oturup soluklanamadan çalan o inatçı zil, beni yeniden ayağa kaldırdı. Daha sakin bir köşe ararken evin arka tarafında bahçeye açılan küçük bir kapı buldum. İçeri girince, sessizlikle çevrili o gölgeli alan bana iyi geldi. Rahat rahat konuşabileceğim tek yer orasıydı.
Ama sıcağın altında geçen saatler, üzerimdeki gömleği iyice ağırlaştırmıştı. Kumaş terle karışmış, cildime yapışmıştı. Rahatsızlığımı gidermek için yakamdan bir kaç düğme daha çözerken arkamdan bir tıkırtı duydum.
Refleksle döndüm.
Ve işte o an… gördüm onu.
Sözlerim boğazıma düğümlendi.
Zaman bir anlığına durdu sanki.
Karşımda beliren bu kız, bütün dengemi altüst etmişti.
Gözlerim ondan ayrılamıyordu ama içimde başka bir ses, uyarır gibi fısıldıyordu: “Dikkat et, Yağız.”
Çünkü ben bilirdim… Bu kadar güzellik, bu kadar cüretkâr bir bakış kolay kolay rastgele çıkmazdı insanın karşısına. Hep bir oyun, hep bir niyet gizlenirdi ardında.
Ama yine de…
Onun bakışlarında bambaşka bir şey vardı.
Tehlikeli kadar büyüleyici, aklı karıştırıcı kadar masum bir şey.
Yıllardır servetime, soyadıma yaklaşmaya çalışan kadınların yüzleri geçti gözlerimin önünden. Bir gülüş, bir bakış, bir dokunuşla beni avuçlarının içine almaya çalışan o kadınlar… Hepsi aynıydı.
Ama bu kız…
Bu kızda bambaş birşey vardı sanki. Efsunlu gibiydi.
Gözlerinde hem masumiyet vardı hem de insanın aklını karıştıran bir tehlike. Hem çocukça bir oyunbazlık hem de derinlerde bir davet gizliydi.
Kaşlarımı hafifçe çatarak sordum:
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Bana ne hakla sesleniyorsun?”
Kendi kendime öfkelendim. Normalde böyle kolay kolay sesimi yükseltmezdim, ama bu kızın hafif alaycı gülümsemesi beni kışkırtmıştı sanki.
O ise umursamazca bana baktı. Dudaklarını büzüp, gözlerini sulandırdı.
“Hadi ama yakışıklı, ne yapayım. Kimsen kimsin. Ben burada kimseyi tanımıyorum. Yardıma ihtiyacım var. Ne olur… beş dakika yardımcı olsan bana?”
O an kalbimden koca bir set koptu gitti.
Ne oyun, ne ihtimal… Karşımda sadece kedi gibi masum gözlerle bakan bir kız vardı.
Bana direnecek güç bırakmadı o an. Derin bir nefes alıp adımlarımı ona doğru attım.
“Adın ne senin? Kimsin? Ne istiyorsun bakalım?” dedim, kaşımın birini kaldırarak.
“Adım… Peri,” dedi hafif sırıtışla. “Kız evindenim. Gelinin arkadaşıyım…”
Daha sözünü bitiremeden araya girdim.
“Peri mi? O nasıl isim? Dalga mı geçiyorsun benimle?”
Gerçekten de daha önce hiç böyle bir isim duymamıştım. Ama kulağıma öyle tatlı gelmişti ki, içimde garip bir kıpırtı dolaştı.
O ise gözlerini devirdi, hafif sinirle burnunu kıvırdı.
“Ayıp oluyor ama. İki dakika yakışıklı dedik diye ismimle alay mı ediyorsun? Gülperi benim adım. Ama sen sadece ‘Peri’ desen de olur.”
İnatçılığı hoşuma gitti. Bu kız dik başlı ama bir o kadar da cilveliydi belli. Yüzündeki o çocuksu mimikler, kaşlarının tatlı çatılışı fark ettirmeden gülümsetti beni.
“Peki, Peri Kızı,” dedim. “Söyle bakalım, ne istiyorsun benden?”
Gözlerim onun yüzünde gezinirken içimden, “Bu kıza kızmak imkansız. Bir bakışıyla insanin bütün öfkeni siler,” diye geçirdim.
“Kahveyi,” dedi ciddileşerek. “Dışarıda oturan ağaya götürmem gerekiyor. Ama ben çok korkuyorum. Sakarım ben, kesin üstüne dökerim. Sonra kızar ve ya beni aşirete kurban ederler!”
Ellerini kalbine götürüp “Ay Allah korusun” der gibi birleştirmişti. O kadar içten, o kadar tatlı söylüyordu ki, gülmemek için dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım.
“Peki tamam,” dedim merakla eğilerek. “Ama bir şey soracağım. Sen tanıyor musun bu ağayı?”
“Yook, tanımam ben kimseyi,” dedi hızlıca. “Aşiretten de değilim zaten. Ama erkekler tarafındaymış. Bıyıklı, şalvarlı, elinde tespihli kim varsa… kesin o ağadır!”
Kaşlarım kalktı, dudaklarımda alaycı bir gülümseme belirdi.
“Baaakk seeen! Fena da tarif etmedin hani. Bilmiyorum diyorsun ama bayağı fikrin varmış.”
“Ya ne bileyim ben!” dedi utanarak. “Filmlerde hep öyle oluyor işte. Ağa deyince gözümde Maho Ağa canlanıyor. Bildiğimden değil yani. Neyse hadi ama, kahve soğuyacak!”
Kendimi tutamadım, kahkaha attım. Sonra elim yavaşça tepsiye uzandı. Onun minik ellerinden tepsiyi aldım.
“Peki madem. Ama borçlandın bana, Peri Kızı. Bir gün bir isteğim olacak senden. Ne istersem artık…”
Gözlerini kıstı, ama gülümsemesini gizleyemedi.
“Tamam. Ama kahveyi verirken laf duymak yok. Kahve soğursa vallahi senin yüzünden olur!”
Başımı hafifçe eğip alaycı bir selam verdim.
“Hadi bakalım… Götürelim şu şalvarlı ağaya kahvesini,” dedim, gülümseyerek.
Arkamı dönüp yürüdüm. Ama o sesi duyunca durmak zorunda kaldım.
“Hey! Ne isteyeceğini söylemedin!”
Omzumun üzerinden bakıp gözlerimi kısarak cevap verdim:
“Zamanı gelince ben seni bulurum, Peri Kızı. Sen hiç merak etme.”
Adımlarımı sürdürdüm, ama birkaç adım sonra yine dönüp baktım.
Kıvırcık sarı saçları güneşte parlıyordu. Boncuk mavisi gözleri, dudağının kenarına ilişmiş o muzip gülümseme…
Evet, karşımda gerçekten bir Peri Kızı vardı.
İçimde tuhaf bir his doğdu. Bu kızı yeniden görmeliydim. Mutlaka.
Ve ardından kahve tepsisiyle ağır adımlarla bahçeden çıkıp erkeklerin tarafına doğru yöneldim.
Elimde kahve ile geldiğimi görenler şok içinde bana bakıyordu.
“Ağam! Siz ne yapıyorsunuz, otursaydınız ya biz getirirdik size” dedi Dilan'ın babası.
“Ahmet amca, ayıp oluyor ama ne var sanki bir kahve kendim istedim alıp geldim ne var bunda” dedim
“Of ama olmaz ki oğlum böyle, hangi terbiyesiz verdi ki bunu senin eline “ dedi ama bu kez sinirle baktım suratına.
“Düzgün konuş, Ahmet amca! Terbiyesiz demekte nedir! Ben istedim aldım geldim diyorum uzatmayın” dedim ben öyle deyince sustu ve geri yerine geçti.
Yerimde oturken kahvemi yudumlandım. Peri kızın elinden olduğu için midir bilmem ama hayatımda ilk kez bu kadar lezzetli bir kahve içmiştim.
Yanında ki kurabiyelere baktım. Tarçın sevmezdim amaaa sırf onun o minik elleri dokundu diye bile yemek istedim.
Ve beklediğimden çok daha güzeldi tadı. Ama en çokta gül şerbetini sevmiştim. Onun gibiydi. O kadar güzel kokusu ve tadı vardı ki… İlk kez içmiştim ama resmen mest etmişti beni.
Gül Şerbeti ile büyülenmiştim resmen. Peri Kızı da bu şerbet kadar güzel kokuyor mudur acaba diye düşündüm.
Sknra aklıma gelen düşüncelerden utanıp geri plana attım. İlk karşılaşmada bir kıza bu kadar tutulmak akıl mantık işi değildi.
YAZARDAN
O anda her ikisi de farkında olmadan bir hikâyenin ilk satırlarını yazmıştı.
Genç adam, büyüsüne kapıldığı o güzel kızı aklından çıkaramayacağını biliyordu.
Gülperi ise adını bile bilmediği o yakışıklı yabancının, kalbine dokunduğunu çoktan hissetmişti.
Ve o günden sonra... ikisinin de aklı, uzun süre birbirinde kalacakti…