Gerçekler

2008 Kelimeler
Gözlerini yavaşça eline, yaralı iki parmağına çevirdi. Bu şekilde gördükçe kötü hissediyordu. "Tedavi." Dedi, elini yavaşça eline uzattı. Genç kız tereddüt etmeden diğer elini uzatıp sıkıca tuttu. Parmaklarını parmaklarının arasına geçirip deli gibi sıktı genç adam, kalbinde uzun zamandır yer alan heyecanın yerini büyük bir mutluluğa bıraktı. Bir gün bu eli böylesine tutacağına, gözlerine böylesine bakacağını hiç düşünemiyordu. Hızlı adımlarla acile yeniden giriş yapıp sedyelerden birinin üzerine oturttu. "Leyla" diye seslendi. Genç kız gözlerini çevirip tebessüm ederek yanlarına yaklaştı. "İkna etmede iyisin" dedi, gözlerini Uygar'ın gözlerine çevirdi. Önce kardeşini sonra da bu genç kızı ikna edip tedavi olmalarını sağlamıştı. Uygar kafasını olumlu anlamda salladı, "Çevremdeki herkes çok umursamaz." Dedi ufak bir sitemle. Önce kardeşi şimdi de Nazlı, ikna olmak için büyük bir çaba istiyordu. Leyla malzemelerini alıp ikisine yaklaştı, gözlerini öncelikle genç kıza çevirdi. "Ben Leyla bu arada, Uygar ve Ulaş'ın hem komşusu hem de arkadaşıyım." Kafasını yavaşça olumlu anlamda salladı genç kız, "Memnun oldum. Nazlı bende." Dedi. Gözlerini yavaşça genç adama çevirdi, masmavi gözlerinde endişe vardı, bakışlarını hiç ayırmadan iki parmağa yapılan müdahaleyi izliyordu. Dikiş atıldığı anda kafasını hızla çevirince Nazlı'nın yüzünde tebessüm belirdi. "Acımıyor." Dedi. Leyla da gülümsedi. "Hissetmiyor." Öncesinde ufak bir uyuşturma yapılmıştı. .... "Arabayı kullanabilecek misin?" diye sordu Uygar, hastanenin kapısında duruyorlardı. Genç kız kafasını olumlu anlamda salladı, iki parmağının sargısına rağmen direksiyonu tutabilirdi. "Evet." Arkasını dönüp arabaya yaklaştı genç adam, sürücü kapısını açıp genç kıza çevirdi bakışlarını. "Dikkatli ol." Dedi. Nazlı ağır adımlarla yanına yaklaştı, tam önünde durdu. Yeşil gözlerini onun bir çift mavisine değdirdi. "Gidecek misin?" "Gitmek zorundayım, işler beni bekliyor." Kısık bir soluk verdi genç kız, endişeyle doldu. "Seni bir daha görebilecek miyim?" diye sordu. Uygar gözlerini yavaşça gözlerinden ayırdı, yüzüne her baktığında kalbinde bir kıpırtı oluyordu. "Evet." Genç kızın yüzünde koca bir gülümseme belirdi, rahatlamıştı. Bu defa da gitmesini istemeyecekti. "Ne zaman?" diye sordu. Uygar derin bir nefes verip elini yavaşça sargılı parmaklarının olduğu eline yaklaştırıp dikkatle tuttu. "Yeniden piyona çalabildiğinde." Dedi, bir an önce parmaklarına dikkat edip iyileşmesini istiyordu. Gözlerini kısıp yüzünü astı genç kız, kim bilir parmaklarının iyileşmesi kaç günü bulacaktı. "Uzun sürerse?" diye sordu merakla. Nasıl bekleyecekti bu kadar zaman. Uygar kafasını tebessüm ederek iki yana salladı. "Dikkat ettiğin takdirde birkaç gün sonra yeniden çalabilirsin." Böylece genç kız parmaklarına deli gibi dikkat edip iyileşmesi için ellerinden geleni yapacaktı. "Peki, söz mü?" "Söz." Yüzünde koca bir gülümseme belirdi genç kızın, derin bir soluk verdi. Günler sonra çok daha iyi hissediyordu. "Görüşürüz o halde, en yakın zamanda." Arabasına yaklaşıp sürücü koltuğuna yerleşti. Genç adam kapıyı dikkatle örtüp gözlerini üzerine çevirerek el salladı. "Görüşürüz." Kemerini dikkatle bağlayıp arabayı çalıştırdı Nazlı, aklını ve kalbini geride bırakıp ilerledi. Bir an önce evine gidip parmaklarını dinlendirmeliydi, öylesine dikkat etmeliydi ki en kısa sürede iyileştirmeli, piyanosunun tuşlarına dokunup genç adamla görüşmeliydi. Hızla telefonunu cebinden çıkardı Uygar, yüzünde koca bir gülümseme vardı. Günler sonra ilk defa böylesine bir mutluluk hissediyordu. "Alo" dedi Ulaş, sobanın karşısında oturuyordu. Sonunda yakıp evi ısıtmayı başarabilmişti. "Buldum!" dedi Uygar, ses tonunda heyecan vardı. "Ne? Neyi buldun?" "Kızınızın ismi Duru olacak." "Ne?" dedi Ulaş, yüzünde gülümseme belirdi. "Duru.." diye tekrarladı, alt dudağını ısırdı, ne güzel bir isimdi. "Duru.." diye tekrarladı, gözleri bir köşeye kaydı. Hırkasının cebine bıraktığı beyaz bir mektup göründü. Merakla ayağa kalkıp eline aldı, bir an önce açık kontrol etmek istiyordu. "Akşam yine konuşuruz" dedi Uygar, bir caddenin ortasındaydı. "Olur, görüşürüz." Zarfın kapağını açıp telefonu köşeye bıraktı. Beyaz bir kağıt vardı içerisinde, katlanmıştı. Merakla gözlerini çevirdi, el ile yazılmış bir yazı gözüküyordu. 'Merhaba Ulaş.. bu mektubu sana daha önce de gönderdim ama sanırım eline ulaşmadı. Beni tanımıyorsun, tanımana hiç izin verilmedi. Daha çok küçük bebekken kimliğin, ismin, soyun değiştirildi. Artık gerçekleri öğrenme ve ailenin intikamını alma vakti geldi. Söyleyeceğim her şeyi mektubun altında yer alan üç adrese gidip doğrulayabilirsin. Kardeşim dediğin Uygar, senin ikizin değil. Hiçbir kan bağınız yok, aranızdaki tek bağ iki düşman ailenin çocukları olmanız." "Ne?" Dedi Ulaş, gözleri deli gibi büyüdü. Kafasını hızla iki yana salladı. Bu iki satır kesinlikle doğru değildi, bunca yıl kardeşim dediği kişi bir düşmanın oğlu olamazdı. Gözlerini yeniden mektuba çevirdi. "Dünyaya gözlerini açalı daha birkaç gün olmuştu, ailece gittiğiniz bir piknikte yolunuz bir araba tarafından kesildi ve bir adam acımasızca anne babanın canına kıydı." Genç adamın elleri titremeye başladı. Yavaşça yutkundu. "Sen şanslıydın, arabada olduğun bilinmiyordu. Günler sonra o ailede bir kazaya kurban gitti, ben buna hep Allah'ın adaleti dedim. Tıpkı senin gibi onların da bir bebeği vardı, senden sadece birkaç gün sonra o da anne babasını kaybeden kimsesiz bir bebek oldu. Bu dava uzun yıllar iki aile arasında yer alıyordu. Herkes bıkmış, yorulmuş ve son vermek için anlaşmalara başlamıştı ki ailenin öldürülmesi ile her şey yeniden başladı. Çünkü hiçbir anlaşmaya uymadan ansızın anne babanı öldürdüler." Yanağına ufak bir damla yaş süzüldü genç adamın, kısık bir soluk alıp yeniden mektuba döndü. "Günler sonra iki ayrı ailede ikişer ölüm vardı, dört kişi gömülürken geride iki minik bebek bırakmışlardı. Biri sen.. biri de ikizim dediğin Uygar. Bu düşmanlığın sürmemesi, daha fazla kayıplar verilmemesi adına aile büyüklerinin de araya girmesiyle ikinizin kimliğinde değişikliğe gidildi ve nüfusa bir ailenin ikiz evladı diye kayıt edildiniz. Sonrasında yuvaya verildiniz ve bu yalanla büyüdünüz. Şimdi..." Yazıyordu mektubun son satırında, genç adamın yanakları yaş doluydu. Kardeşiyle geçirdiği öylesine güzel yıllar vardı ki nasıl hepsi çok başka olurdu. "Şimdi... Ailenin vasiyetini yerine getirme vakti Ulaş. İkisinin son nefesinde yetişebilen tek kişiydim. Yanlarına gittiğimde annen ve baban seni sıkı sıkı sarmış, kulağına tek bir cümle fısıldıyorlardı. 'Kanımız yerde kalmasın, bizi senden ayıranların yanına bunu bırakma oğlum. Bu sana anne babanın tek vasiyeti ve son isteğidir.' Mektup hızla yere düştü, genç adamın tüm bedeni deli gibi titriyordu. 'Ve gerçek ismin Ulaş değil.. Emir Oğuz Candar." Gözlerini mektubun alt kısmına çevirdi, birkaç adres ve birkaç isim yazıyordu. Hızla eline alıp avucunda buruşturup deli gibi sıktı. Doğru değildi, olamazdı. Kardeşim dediği Uygar, bir düşmanın oğlu olamazdı. Hızla tersini çevirdi, ne kağıttaki yazıları görmek ne de yazılanlara inanmak istemiyordu. Kağıdı avucunda deli gibi buruşturup ayağa kalktı. Mutfağa hızlı adımlarla geçip çöp kovasına yaklaştı, hızla içine fırlatıp arkasını döndü. Kesinlikle doğru değildi, yazılan her şey kötü bir şakadan başka bir şey değildi. Arkasını dönüp hızlı hızlı adımlarla odaya geçti, koltuğa oturduğu anda yeniden kalktı. Yerinde durmak bile oldukça zor geliyordu. Gözlerini pencereye çevirdi, karın hızı birazda olsa azalmıştı. Odasına yürüyüp yatağın kenarına oturdu. Bakışlarını duvara çevirdiğinde gözleri birkaç fotoğraf çerçevesine kaydı. İki kardeşin birlikte olduğu tek karelerdi. Yavaşça ayağa kalkıp birini eline aldı, sadece 15 yaşındaydılar. Gecikmeli de olsa ilkokulu bitirip mezun olmayı başarmışlardı. Bir yandan okuyup bir yandan çalışarak destek olmuş, mezun olmayı başarmışlardı. İkisi sadece kardeş değil, ev arkadaşı, kaderdaş, sırdaş ve dost olmuşlardı. İki küçük çocuk yan yana duruyordu. Birinin gözleri masmaviydi, açık tenli yüzüne açık renk saçları eşlik ediyordu. Yanında kardeşi vardı, kömür karası gözleri ve esmer yüzüyle gülümsüyordu. Bir kaldırımın kenarında durmuş kameraya bakıyorlardı. Gözlerini yavaşça ikinci çerçeveye çevirdi genç adam, iki kardeş yan yanaydı yine. Evlerindeki ilk gündü, kazandıkları tüm parayı bu eve ve eşyalara verip bir düzen kurmayı başarmışlardı. İkisinin de elinde saplı boya fırçası vardı, evin dış cephesine birlikte boyuyarlardı. Üçüncü çerçeveye çevirdi gözlerini, yavaşça indirip eline aldı. Lisede olduğu dönemlerde okulda çekinmişlerdi. Sınıf arkadaşlarının bulunduğu kalabalık karede iki kardeş yan yanaydı. Diğerlerinden bağımsız poz vermiş, gülümsüyorlardı. Elini yavaşça kardeşinin yüzüne yaklaştır Ulaş, mavi gözlerini dikkatle inceledi. İkiz olmalarına rağmen hiçbir benzerlikleri yoktu. Tamamen farklı iki genç adamlardı. Çift yumurta ikizlerinde bu kadar farklılık mümkün müydü? İkiz kardeşler böylesine ayrı olabilir miydi? Derin bir nefes verip fotoğrafı dikkatle duvara astı, kafasını iki yana sallayıp yatağının kenarına oturdu. Hepsi bir oyundu, birileriyle öyle bir mektup göndererek onlarla büyük bir oyun oynuyor olmalıydı. Böyle bir geçmiş olamazdı. Kardeşim dediği adam, bir düşman ailenin oğlu olamazdı. Ailesinin katilinin oğlu hiç olamazdı, bir karıncayı bile incitemeyen kardeşinin soyu kesinlikle böyle değildi. "Oyun.." dedi fısıltıyla. "Hepsi bir oyun." Kendine çeki düzen vermeye çalışarak ayağa kalktı. Mutfağa yürüdü, o mektubu unutup kardeşi işten gelmeden önce yiyecek bir şeyler hazırlamalıydı. İlk defa yemeği kendisi hazırlayıp ona büyük bir sürpriz yapmalıydı. Her maaş akşamında olduğu gibi iki kardeş baş başa yemek yiyip akşamki maçı iddiaya girerek izlemeliydi. Kazanan taraf ayaklarını uzatmalı, diğer taraf da çay ve servisleri gerçekleştirmeliydi. .... "Ulaş!" dedi Uygar, hızlı adımlarla içeri girdi. Akşam vaktiydi, tamirhaneden çıktığı gibi soluğu önce markette almıştı. Akşam önemli bir maç vardı, İkisi de fanatik iki ayrı takımın taraftarıydılar. Bu tür önemli maçlarda özellikle erken gelinir, evi küçük bir stadyuma çevirirlerdi. Elinde iki poşet vardı, tamirhaneden çıkıp önce ufak bir alışveriş yapmış, sonra soluğu evde almıştı. Oturma odasına yaklaştığı gibi gözleri kardeşine kaydı. Ulaş sessizce televizyonun karşısında oturuyordu. Tıpkı bir heykel gibi durmuş, televizyonun siyah ekranını izliyordu. Uygar sessiz olmaya çalışarak yaklaşıp arkasına geçti. Ellerinde sıkıca tuttuğu atkıyı hızla boynuna sardı. "Uygar." Dedi genç adam kendine gelip. Gözlerini boynuna sarılan atkıya çevirdi, sarı kırmızı renklerden oluşan Galatasaray takımına aitti. Şaşkınlıkla bakışlarını kardeşine çevirdi, aynı atkının lacivert ve sarı rengini boynuna sarmıştı. "Derbiye hazır mısın?" diye sordu Uygar. Ulaş boynundaki atkıyı yavaşça açıp derin bir nefes verdi, maç tamamen aklından çıkmıştı. Gözlerini kardeşine çevirdi, görünüşlerinde hiçbir benzerlik yoktu. Tuttukları takımlar bile farklıydı, "Unutmuşum." Dedi fısıltıyla. Uygar'ın yüzünde şaşkınlık belirdi, merakla yanına yaklaştı. Bu bir ilkti, kardeşi ilk defa bu tür önemli bir maçı unutuyordu. "Ne oldu?" diye sordu. Kafasını yavaşça iki yana salladı Ulaş, "Hiçbir şey yok." "Maçı kaybedeceğinizi hissettin değil mi?" diye sordu Uygar ufak bir tebessümle. Ulaş kafasını iki yana salladı, yüzünde istem dışı ufak bir tebessüm belirdi. "Mümkün bile değil." "Bu akşam Fenerbahçe'nin başarısına herkes şahit olacak." "Galatasaray'ın demek istedin herhalde." Kafasını olumsuz anlamda salladı Uygar, "Hayır tabii ki." Hızla kardeşinin boynundaki sarı kırmızı atkıyı çekip çıkardı. " Şampiyon biz olacağız kardeşim, takmana gerek yok." Deyip hızla ayağa kalktı. Ulaş'ın gözleri hızla ona ve elinde sıkıca tuttuğu atkıya kaydı. Bakışlarını kısıp ayağa kalktı, atkıyı alabilmek adına yaklaştığında Uygar hızla uzaklaştı. Sadece saniyeler içerisinde iki kardeşin takım savaşı başladı. Önce ufak bir atışma, sonra zıtlaşma ve hemen sonrasında da gülümseyiş ve kolları birbirinin omzuna dolayış. .... Gözlerini yavaşça kardeşine çevirdi Uygar, masadaki çeşit çeşit yemeklere rağmen oldukça iştahsız gözüküyordu. Derin bir nefes verdiğinde telefonun titrediğini gördü, merakla uzanıp eline aldığında 'Nazlı – Bir yeni mesaj' yazdığını gördü. Yüzünde ufak bir gülümseme belirdi. Hızla tuşa dokunduğunda 'Ben.. galiba seni özledim.' Yazıyordu. Alt dudağını yavaşça ısırdı genç adam, baş parmağını yavaşça kelimelerin üzerinde gezdirdi. Tam o anda telefon yeniden titredi, bir mesaj daha gelmişti. 'Parmaklarım çok hızlı iyileşiyor, görüşmeye hazırlanmalısın.' Yazıyordu. Gülümsedi genç adam, yazdığı her kelimede istem dışı yüzünde beliriyordu bu ifade. Ulaş'ın gözleri yavaşça kardeşine döndü, elindeki telefona bakıp gülümsüyordu. "Nazlı mı?" diye sordu merakla. Uygar kafasını olumlu anlamda salladı, "Başkası mümkün değildi." Dedi. "Görüşüyor musunuz artık." "Sanırım." "Gerçekleri öğrendi mi?" "İlk görüşmemizde öğrenecek." Kısık bir soluk verdi, kalbinin orta yerinde ufak bir sızı hissetti. Ya öğrendiği anda onu bırakmayı, bir daha görüşmemeyi isterse? "Bugün Leyla'yı hiç gördün mü?" "Hayır, hiç gelmedi. Sadece mesajlaştık." "Hastanede gördüm, mesleğinde daha şimdiden çok iyi." Genç adamın meraklı gözleri ona döndü, yüzünde anında istem dışı endişe belirdi. Kardeşi neden hastaneye gitmiş olabilirdi, tamirhaneden yaralanmış mıydı, dikkatle inceledi, gayet iyi gözüküyordu. "Neden hastanedeydin?" "Nazlı da senin gibi parmağını yaralamış." "Önemli bir şey var mı?" Kafasını iki yana salladı Uygar, derin bir nefes verdi, "Çok değil, sadece bir süre piyano çalamayacak." "Anladım." Deyip derin bir nefes verdi. Kalbinin ve beyninin arasında büyük bir savaş vardı, beyni mektuba kalbi de kardeşim dediği karşısındaki adama kayıyordu. Eline yavaşça çatalı alıp kafasını eğdi, bakışlarını kaldırıp kardeşinin yüzüne bakmaya oldukça zorluk çekiyordu. Ağzına bir lokma bırakıp duraksadı. Deli gibi merak ettiği şeyler vardı. "Annem ve babamın.." dedi Ulaş, kardeşinin gözleri yavaşça ona döndü. "Geçirdiği trafik kazasında ikimizin hayatta kalması bir mucize değil mi?" diye ekledi. Uygar kafasını yavaşça olumlu anlamda salladı, ikiz kardeşler feci kazadan anne babalarının aynı andaki ölümüne rağmen hayatta kalmayı başarmışlardı. "Evet, kader diyorum buna." "Yüzümde çizik bile olmamış." "Bende ufak bir yara sadece." Deyip hızla omzunun üst kısmını gösterdi. Eskiye dair bir iz vardı, minicik bir bebekken ailesiyle geçirdiği trafik kazasından geriye kalan tek izdi. "Evet, yaralanmayan tek kişi bendim." Dedi Ulaş, gözlerini kardeşine çevirdi. Mektup gerçek olabilir miydi, Uygar anne babasıyla geçirdiği bir kazada hayatta kalan tek kişi miydi gerçekten de? O.. o da cinayete kurban giden bir ailenin bebeği miydi? ...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE