5

2076 Kelimeler
Minki ve Doyoon yan yanaydı. Kran, April, ben ve Namkyu da tam televizyonun karşısındaki kanepeye oturduk. Film zombilerle ilgiliydi ve April daha başlamadan korkmaya başlamıştı. '' Zombi mi var? '' dedi April. '' Evet korkuyor musun? '' dedi Kran Hyung. '' Evet! '' dedi April. Neden korkuyordu ki? Zombiler gerçek değildir. Bir hayal ürünü. '' Eğer çok korkarsan bana sarıla bilirsin! '' dedi Kran Hyung. Ne? Neden sana sarılıyormuş? Ve neden onu kıskanıyorum? Lanet olsun! ''Ben sana sarılırım! '' diye koşarak April'ı ayağa kaldırıp kendi yerine yerleştiren ve sonra da Kran 'e sarılan Haniel 'ya baktım. Kurtarıcım. Eğer April Kran Hyung ' a sarılsaydı... Düşünmek bile korkunçtu. Kolları April'a dokunacaktı. Ben... Neden böyle düşünüyorum? Neden gözlerimi April'dan alamıyorum? Neden onu görünce kalbim yerinden çıkacakmış gibi oluyor? Kalbim yerinden fırlayacakmış, tüm evi gezecek ama enerjisini atamayıp tüm dünyayı gezecekmiş gibi hissediyorum. Sarhoş değildim ama sarhoş gibi hissediyorum. Mutsuz değilim ama mutsuz gibi hissediyorum. Filmden korkmuyorum ama başka bir şeyden korkuyor gibi hissediyorum. Hyoktora mı gitsem acaba? İyileşmesi gereken bir hastalığım mı var? Yoksa beynimde bir problem mi var? Kalbimde bir sorun? Duygularımın ayarları bozulmuş gibi hissediyorum. Ölü değilim ama ölü gibi hissediyorum. Amerika filmi izliyordu herkes ama ben izlemiyordum. April'ı izliyordum. O korktuğu her an korkuyordum, o yastıkla yüzünü kapatıp başını öne eğdiğinde onun yanına gidip sarılmak istiyorum. Onun yanında olmak, korkusunu engellemek istiyordum. Ona sıkıca sarılmak... Neden bu duyguları hissediyordum? Bir zombi, adamın üstüne doğru gelip ona saldırırken April kısık sesle çığlık attı. Onun çığlığının ardından zombi, adamı parçalamaya başladığında kulağımın dibinde Kran Hyung'a sarılmış olan Haniel çığlık attı. Salondaki herkeste bir korku vardı. Kran hariç. Hayaletlerden zerre kadar korkmayan adam. Ayrıca bende hiç korkmamıştım çünkü film boyunca April'ı izledim. Mimiklerini, korkusunu, korktuğu için düzgün alamadığı nefes akışını. Yastığı yüzüne kapatması ve kulaklarını tırmalayan sesi duymamaya çalışması. Onun yanında Chul Hyung vardı ama o çoktan yarı uyur yarı uyanık olmuştu. '' Oppa! '' diye fısıldadı ayağa kalkmış olan Namkyu Hyung’a. Namkyu Hyung ona ' Benimle gel! ' dermişçesine bir hareket yapıp mısır patlatmaya gitti. Birkaç dakika da olsa derin nefesler aldım. Namkyu Hyung onun korkusunu geçirirdi. Saçma şeyler söyler ve onu güldürürdü. Onun güldüğünü düşünüp Haniel'dan mısırı aldım ve birkaç dakikalık filme odaklandım. Bir zombi asker bir kadının kolunu ısırıyor, ana karakterde kadının kolunu kesip sarıyordu. Gerçekten mide bulandırıcıydı. April'ın kahkahasını duydum. Filmdeki iğrenç bölümleri düşünmek yerine onun kahkahasına odakladım. Çok güzel ve büyüleyiciydi. Müzik gibi geliyordu kulağıma, beni büyülüyordu. Ne düşünüyorum ben? O... Amerikalı. Sana sürekli laf atıyor ve seni küçük düşürüyor. Bir de bana laf attıktan sonraki gülüşü vardı. Tanrım bu kız... Neler hissediyorum ben? Film bittiği an April derin bir nefes aldı. Sonunda bitmişti ve April korkudan titriyordu. '' Neden korkuyorsun bu kadar? '' dedi Hoon Hyung. Evet soru sorun böylece onu daha iyi tanırım. '' Çocukken... Okuldayken. Birkaç çocuk beni kazan dairesine götürüp korkutmuştu. O zamandan beri korkuyorum! '' dedi. Kıyamam. Yani eğer o çocukları bulursam ... '' Müzikal okuduğun doğru mu? '' dedi Hyunshik Hyung. Müzikal mi okuyor? Vay canına. '' Evet. Ama nereden ...? '' dedi. '' Bayan Min söyledi. O sana çok değer veriyor! '' dedi Hyunshik Hyung. Doğruydu. April'ı koruyor, onun canının yanmasını istemiyordu. Sanki onu bir şeyden koruyor, korumaya çalışıyordu. Bir şey saklıyor ve April'a bize güvendiği kadar güveniyordu. '' Bayan Min üvey ailem ile yakınmış. O yüzden beni koruyor! '' dedi. Korkusu az da olsa geçmişti. Az da olsa gülümsüyor ve artık titremiyordu. '' Eğer müzikal okuyorsan ... '' dedi Kran Hyung. Sen lafa karışma! O benim kızım. Ondan uzak dur! Ne diyorum ben ya? '' Hangi yeteneğin söz konusu? '' diye cümlesini tamamladı. Biraz düşünmeye başladı. Düşünüyor ve düşünüyordu. '' Ben söz yazıyorum ve söylüyorum. Ayrıca da oyunculuğum var. Çocukken çok fazla kurs aldığım için! '' dedi ve içtenlikle gülümsedi. Masumdu! '' En son ne yazdın ve söyledin?'' diye sordu Doyoon Hyung. Telefonuna uzanıp birkaç programa girdi ve Namkyu Hyung'a uzattı. Hyunshik ve Namkyu Hyunglar sanki telefon ellerinden kaçıyormuş gibi sözleri okumaya, ezberlemeye başlamıştı. Namkyu Hyung ayağa kalkıp bir yere gitti ve birkaç dakika sonra elinde gitarı ile yanımıza geldi. '' Bu sözleri sen yazdın değil mi? '' diye sordu Hyunshik Hyung telefonu Kran Hyung'a uzatırken. Kran Hyung sözleri okurken Hyunshik'in yanına gitti. April onların ne yaptığına bakıyordu. Namkyu birden gitarıyla notaları çalmaya başladı. Herkes ritim tutmaya başladı. '' Birkaç kelime söyledin, tam karşıma çıktığında. Hislerim yok oluyor, kalbim acıyor. Ne oluyor anlat bana! '' dedi Hyunshik Hyung. Şarkının kelimelerini tek tek söylerlerken April büyüleniyor ve onlara hayranla bakıyordu. Onlara değil bana bak! Bana! '' Hoşuna gidiyor değil mi? Canımı yakıp kenara çekilmen, gülümsüyorsun değil mi? Her düşen göz yaşlarımla! '' diye ekledi Kran. Sözcükleri kalbime çarpıyor ve duygularımı delip geçiyordu. '' Gülümsemek için bir nedenim var! Yaşamak için bir umudum. Söyle canın yanıyor mu? Kalbimin yaşadıklarını, şimdi sana çarpıyorum. Anla ne çektiğimi. '' diye gitar solosu bitti. Herkes büyülenmişti ve şarkıda daha bitmemişti. Kalbimdeki açılan yara gibi etkisi fazla geç kapanmıştı. '' Bu ... Daha bitmedi ve benim yazdığım ...En kötü şarkı! '' dedi April duraklamalarla. En kötü mü? Salak mı bu kız? Etkisi herkesi sarhoş etmişti ya da Kran ve Hyunshik Hyunglar söylediği için olsa gerek. '' Bu şarkı kötüyse ... '' dedi ama cümlesini tamamlayamadı Shin Hyung. Minki ve Doyoon birbirlerine bakındılar sonra da Cihoon Hyung Doyoon'a kıskanırcasına bir bakış attı. Neden Hyo bana böyle bakmıyor? '' Sevgilin mi var? Yoksa sevdiğin mi? Tek taraflı aşk? Platonik? '' diye sordu Kran Hyung. Sana ne! O benim dedim ya! '' Hayır. Hayır. Hayır ve hayır. Hiçbiri değil. Sadece bir kitapta hissettiğim duygular bunlar! '' dedi. Derin bir nefes alıp verdim. Sevgilisi yoktu... Bu iyiydi. Tek taraflı ya da platonik de değildi ... Bu da mükemmeldi. ''Fazla kitap okuyorsun? Yani bir ders manyağısın! '' dedi Chul Hyung. Başını 'hayır ' anlamında salladı. '' Ben duyduğum ve okuduğum şeyleri çabuk ezberlerim. Doğru düzgün ders çalışmam. Sadece kitap okurum. '' dedi '' Günde kaç kitap bitiriyorsun? '' dedi Minki '' Bazen 1 bazen ise yarım! '' dedi April. '' En son okuduğun kitabın, en beğendiğin cümle! '' dedi Kran Hyung. Surat asarak ona baktım. '' Eğer umudunu kaybedersen bir boşluktan farkın olmaz, eğer aşkını kaybedersen bir ölüden farkın olmaz! '' dedi ve başını yere eğdi. Neyi vardı bilmiyordum ama bir şey onu üzmüştü. '' Geç oldu ben seni eve götürüyüm! '' dedi Kran Hyung. Ne? O mu? Ya eve vardıklarında April'ı öperse? Birden ayağa fırladım '' Hyung size kendi evinize gitsenize! Evi yan tarafta ve ben götürürüm. Sizin yolunuza ters tamam mı? '' dedim, biraz bağırdım ve April'ın yanına gittim. İsteksizce ayağa kalkıp 11 kişiyi de öptü. On birini de! Kran Hyung'u bile! Kıskanıyorum. Bana gelince surat asıp ayakkabısını giydi. Sarılmana ihtiyacım var. Sana! Benim ihtiyacım var! Artık April'ın yanında çekinmeden Korece konuşuyorduk. O da bizimle konuşuyordu. Onun kapısına kadar bıraktım ve bana bir teşekkür bile etmedi. Teşekkür ... Bana ... Suratımı asarak eve doğru uyuz uyuz ve mutsuz bir şekilde eve doğru yürümeye başladım. Teşekkür etse ya da bana da sarılsa ... Olmaz mıydı? '' Teşekkürler Bae! '' diye bir ses duydum. Arkamı döndüğümde April kapıdan kafasını uzatmış ve bana el sallıyordu. Kalbim yerinden fırlamak üzere ... Elimi yavaşça kaldırıp el salladım ve hızla Paradise-K evine girdim. Odama çıkarak üstümü çıkarttım. Pijamalarımı giyer giymez cama yapıştım. Odasının ve salonunun ışığı açıktı. Acaba korkuyor muydu? Yalnız yaşamak nasıl bir duyguydu? Salonun ışığı kapanarak tam karşımdaki camda bir gölge belirdi. Elindeki telefonunu şarja takıyordu. Gece lambasını açıp yatağına girdi. Korkuyordu. Keşke onun yanında olsam ve ona sarılıp korkusunu yok etsem. Keşke ona şarkı söyleyebilsem ... Ne diyorum ben? Neden böyle düşünüyorum? Camın önünden çekilip yatağıma yattım. Aklım ondan başka bir şey düşünmüyordu. Kalbim ondan başkasını istemiyordu. ''Gülümsemek için bir nedenim var! Yaşamak için bir umudum! '' diye fısıldadım April'ın şarkısından bir parça. Gözlerimi kapatarak uyumaya çalıştım. Rüyamda onu görme umuduyla ... Gözlerimi açar açmaz direk cama yapıştım. April toplu olan yatağında oturmuş kitap okuyordu. Onu izlemeye başladım... Düzgün uyumamış olabilirdi. Kitaptan gözlerini bir dakika bile ayırmıyordu. Onu izlerken daha da kötü hissediyordum. HYO. Hyung'un yatağını topladığını fark ettim. Erken mı uyanmıştım ben? Bu kız beni sarhoş ediyordu ... Duyduğum müzik sesi ile olduğum yerde sıçradım. İlk olarak April'ın camına bakmıştım. Onun telefonu çalıyordu. Ben onu aramıyordum ... Ya Kran Hyung arıyorsa ... '' Edward! '' diye bağırıp ayağa kalktı. Zıplıyor ve dans ediyordu. Çok tatlıydı ama Edward kimdi? '' Kore'de misin? '' diye bağırıp tekrar dans etmeye başladı. Kimdi bu çocuk? Neden canım yanıyor? Hem de fazlasıyla. Camı kapatarak mutfağa indim... Aç değildim ama yemek yiyecektim. …APRİL'IN AĞZINDAN… Evden mutlulukla çıkarak Ramen Dükkanına gittim. Çok mutluydum ... Yani sanırım. Bayan Min'de fark etmiş olacak ki bana deliymişim gibi bakıyordu. Edward gelmişti. Kore’ye. En yakın arkadaşım. Telefonla aramış ve onun aradığını görünce avazım çıktığı kadar bağırmıştım. ...TELEFON GÖRÜŞMESİ... Kitabımın ortasında telefonum çalıyordu. Arayan: Edward Ayağa kalkıp çığlık attım ve telefonu açtım. Çocuk arkadaşım, can yoldaşım, kankam, gerçeğim ve ailemin bir parçasıydı Edward. Benim gibi özel okullarda okuyup kurslar almıştı. Babasının mesleğinin varisiydi. Üçüncü sınıftan sonra annesi öldü ve üvey annesi onun tam bir Dünya adamı yapmaya çalıştı ve başardı. Yaklaşık olarak yedi dil öğrendi ve lisede de tüm Dünya'yı gezip kültürlerini ezberledi. Babası hala yaşıyordu ama Edward tüm mirası üstlenmişti. Korece'si yoktu ama Çince biliyordu. Yani Dodo Oppa, Shin Oppa ve Haniel Oppa'yla çok iyi anlaşabilirdi. '' Edward! '' diye bağırarak telefonu açtım. '' Naber bebeğim? '' '' İyiyim. Ya sen? Hangi rüzgâr arattırdı seni? '' '' Şu an Kore'deyim ve seni görmek istiyorum! '' dedi. Şok geçirdim. Durdum ve çığlık attım. '' Kore'de misin? '' '' Evet! Bebeğim 1 haftadır yoksun ve seni çok özledim! '' '' Ya yalakalık yapma ve bana bebeğim deme! '' '' Hııh! Neyse bugün buluşalım! '' dedi. Ona ramen dükkanının adresini verdim. '' Korece derslerin nasıl? '' dedi '' İyi! '' dedim. '' Bu iyi! '' '' Ne kadar süre buradasın? '' '' Yaklaşık beş gün. İş için geldim! '' '' Zaten başka ne için gelirsin ki? ''diye somurttum. '' Senin için! '' dedi. Çocukluktan buyana bana karşı fazla hassastı. Beni koruyor ve kolluyordu ama bir o kadar da yalakalık yapıyordu. '' İyi ben ramen dükkanına gidiyorum. Saat 18:30 gibi gel! '' dedim ve bir şey demeden telefonu kapattım. Bu çok iyiydi. Yani bir arkadaşla konuşmak. '' April! '' '' April! '' diye bir ses duydum. Dalmış olsam gerek ki yerimden sıçradım. Bayan Min elinde fısfıs ile bana bakıyordu. '' Abla! Ne oldu? '' diye sordu. Ya dükkâna fazla müşteri gelmişse diye arkamı döndüm ama sadece dört masa doluydu. '' Dışarıdaki çiçekleri sular mısın? '' dedi. Başımla onaylayarak elime tutuşturulan fısfısı sıkıca tuttum. Ön kapıdan dışarı çıkıp derin bir nefes aldım. Öğle saatlerine geliyordu ve dışarıda üç tane küçük saksılarda çiçekler vardı. Fısfısla onları özenle ıslatmaya, sulamaya çalıştım. Yaprakları çok narindi. Kırılmak için sadece ufak bir darbe gerekliydi ve kırıldıklarında ise bir daha iyileşme olanağı yokmuş gibiydi. Çiçekleri ise tüm savaşlarını sürdürüyordu. O kadar yaranın arasında tek iyileşen parçalardı. İnsanı kendisine çeken ... Hiçbir insan yapraklarla dolu, çiçeksiz olan bitkilere değer vermez. Onların canını yakarlar ve değer vermezler. Umursamazlar. İşte tüm yaşam yükü bu bitkide birikir. Korku, mutsuzluk, hassasiyet ve endişe. Bu durum insanlarda da geçerliydi. Dış görünüşü herkes önemser. Dış görünüşünü umursamayan biri gördüğünüzde yanına gitmez, onunla ilgilenmezsiniz ya da çok kilolu biri gördüğünüzde ona zayıflamak için yardım etmez, onu aynalara düşman yaparsınız. İnanılmaz Ses olduğum ilk sıralar fazla kilolu biri beni aramıştı ve HYO'nun internet sitesine kilolu halinin resmini mesaj atmıştı. Evet kilosu fazlaydı ama ona üzülmemesini söyledim. Ona: '' Sakın üzülme ve pes etme. Artık yemek yemeği azalt ve her gün koşuya çık. Bil ki sen koşarken ben seni izleyeceğim. Eğer yorulur ve aynalardan nefret edersen o zaman hayattan da nefret edersin. Sözde arkadaşın olan insanları umursama ve sağlığına dikkat et. Hiç arkadaşın olmazsa bile bil ki ben senin en ama en iyi dostun olacağım! '' demiştim. Beni arayan kişiyi koşusu boyunca takip ettim. Yaklaşık bir ay sonra tüm o fazla kilolarından kurtulmuştu. Bana çok teşekkür etmişti. İşte bende iki tane açmış olan narın çiçeğin ortasındaki sadece yapraklı bitkiye baktım. O bitki birçok şeyi anlatıyordu. '' April! '' diye bir ses ile kafamı yukarı kaldırdım. HYO. Oppa ve Bae ... Aman Tanrım saçları. '' Oppa! '' dedim ve HYO. Oppa'ya sarıldım '' Ve Bae. Saçların? '' '' Evet! Artık bana beyazlı dede diyemeyeceksin! '' dedi. Ona pis pis sırıtarak baktım. Çok farklı olmuştu. '' Hala 90'lı yaşlarında yaşlanmamaya çalışan dedelere benziyorsun! '' dedim. Fazla yakışıklıydı. Hem de çok! Ne diyorum ya? '' İnsanlara hala laf atıyorsun değil mi bebeğim? '' diye bir ses duydum. Bebeğim? Arkamı dönüp baktım ve...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE