6

2761 Kelimeler
'' April! '' diye bir ses ile kafamı yukarı kaldırdım. HYO. Oppa ve Bae ... Aman Tanrım saçları. '' Oppa! '' dedim ve HYO. Oppa'ya sarıldım '' Ve Bae. Saçların? '' '' Evet! Artık bana beyazlı dede diyemeyeceksin! '' dedi. Ona pis pis sırıtarak baktım. Çok farklı olmuştu. '' Hala 90'lı yaşlarında yaşlanmamaya çalışan dedelere benziyorsun! '' dedim. Fazla yakışıklıydı. Hem de çok! Ne diyorum ya? '' İnsanlara hala laf atıyorsun değil mi bebeğim? '' diye bir ses duydum. Bebeğim? Arkamı dönüp baktım ve... '' Edward! '' diye çığlık atarak ona sarıldım. HYO. Oppa'nın ve Bae'nin homurdandığını duymamazlığa geldim. Onu çok ama çok özlemiştim. Edward 'ı ... dostumu... '' Ya! Korece bilmiyorsun. Ve Bae ile konuşmamı ... '' dedim İngilizce. Özürlü gibiydim. İlk önce İngilizce konuşuyordum. Bir hafta sonra Korece konuşmaya başladım ve şimdi de Edward ortaya çıkarak tekrar İngilizce konuşmama sebep olmuştu. Edward 'dan ayrılıp Bae ve HYO. Oppa ile tanıştırdım. HYO. Oppa nezaketen onu selamladı ama Bae... Küfretti. '' Seni s.…''. Bae'nin dediği şeye karşı dik dik bakmaya başladım. Uyuz varlık. '' Ya! Uyuz şey! Kelimelerine dikkat et. O senden daha değerli!'' dedim. Bir an duraksama ile yanlış bir şey söylediğimi kavradım. 'Senden değerli...'. Belki... Olabilir… Edward, Bae'den ... Lanet olsun asla! '' Peki! '' diye omuz atıp dükkâna girdi Bae. Gözlerim her an dolabilirdi ve orada ağlayabilirdim. Edward bana 'Ne dedi? ' dermişçesine baktı. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim. Oyunculuk yeteneğimi kullanmaya çalışıyordum. Ağlamamak ve Edward ile iyi vakit geçirmek. İmkânsız bir şey istiyordum. '' Bak burada çalışıyorum ve ramen yapıyorum. Bu ablanın adı Bayan Min! '' dedim ablayı göstererek. Bae bana dik dik bakıyordu. Üzgünüm ama Edward benim arkadaşım. Edward'ın kolundan tutup onu arka odaya, kısaca kitap okuduğum, öğle arasında dinlendiğim, eğer acil işim varsa kapıyı kilitleyip üstümü değiştirdiğim odaya götürdüm. '' Burada kitap okuyor ya da yemek yiyorum. Çalışanlardan ve Paradise üyelerinden başka kimse giremez! '' dedim sırıtarak. Bu doğruydu. Paradise üyeleri muhabirlere yakalanmamak için burada yiyor ve benimle konuşuyorlardı. Bazen abla ile burada oyun oynuyor ve zaman kaybediyorduk. Burası özel bir yerdi. ''Yani ben giremem! '' dedi düşüncelerimin arasından Edward. Ona biraz somurtarak baktım. '' Evet! Bu arada Korece ne ara öğrendin? '' diye sordum. Pis pis sırıttı. '' Öğrenmedim! '' dedi. Ne? O zaman nasıl Bae'ye laf attığımı anladı! (?) '' O zaman Bae 'ye ... '' dedim. Beni anlamışçasına başını salladı ve sözümü kesti. ''Surat ifaden! Ona laf attığını çok belli ediyor! '' dedi ve arka odadan çıkarken elini belime koyup beni kendine çekti. O sırada Bae Edward'a öyle bir bakış attı ki sanki onu öldürecekti. Eğer ben orada olmasam Bae Edward'ı lime lime doğrayacak gibi bakıyordu. Paradise'nun Wolf ve Growl dramasını izlediğimde Bae ve Haniel Oppa'dan çok etkilenmiştim. O adamları... Bir rol bile olsa Hyunshik Oppa'nın dediğine göre Bae küçükken Jazz ve Bale eğitimi almış, yani en ufak bir kavgada tekmesini kullanırsa karşısındaki varlık yok olurdu. Edward'ın elinden kurtulmaya çalışarak mutfağa döndüm ve bu lanet dakikaların bir an önce bitmesi için Tanrı'ya dua ettim. Lütfen. Bitsin artık ... ...3 GÜN İÇİNDE YAŞANANLAR... Edward gelmesinin üzerinden bir gün geçti. Ne mi oldu? Geldiğine pişman olmaya başlıyordum. Sürekli ramen dükkânın da burnumun dibinden ayrılmıyor, sipariş isteyen erkek müşterilere karışıyor ve Paradise üyelerinden herhangi biri benimle konuşmaya geldiğinde aramızdaki bağı soruyordu. Edward’a: '' Onlar benim Oppa uyuz! '' demek istiyordum ama yapamadım. Sadece bir gün geçişti. Bir gün! Beni sahiplenmişti. En nefret ettiğim şeylerden biriydi ve uyuz varlık bana bunu yapıyordu. '' Edward! Git artık. Dükkânı kapatacağız! '' diye bağırdım yıkayamaya çalışıp da yıkayamadığı bulaşıkların yanında dikilen Edward’a. Omuz silkip bana sarıldı. Defol git yılışık varlık. Onu kendimden uzaklaştırıp kapıya kadar sürükledim ve kapıyı kilitledim. Abla bana bakmış ve göz kırpmıştı. Hani iş için gelmişti ve yakında gidecekti. İş için değil benim için gelmiş gibi hissediyordum. Defol! Edward' gelmesinin üzerinden iki gün geçti. Dün gece boyunca beni aradı, mesaj attı ve çaldırıp kapattı. Doğru düzgün uyuyamadığım için müşterilerle hep abla ilgilendi. Ben sadece bulaşık yıkadım ve arka odada dinlendim. Edward bütün gün boyunca dükkânda durdu. Ben kendimi iyi hissedene kadar arka odadan çıkmadım ve ablanın dediğine göre Hoon Oppa Edward burada olduğu sürece gelmeyeceklermiş. Kendi kendime lanetler okudum. Arada sıra Namkyu Oppa bana mesaj atıp nasıl olduğumu soruyordu. Bende ona bıkmış ve ölü gibi olduğumu söylüyordum. Bulaşıkları yıkamak için odadan çıktığım sıralar eğer abla engellememiş olsaydı Edward'ın dudakları dudaklarımla buluşacaktı. Artık gitse. Yaşamasa ve ölse. Hep geçmişten bahsediyor ve sürekli ailemi hatırlatıyordu. Defol... Git artık! Ve üçüncü gün. Edward benim kitap okumamı izliyor, her sayfa çevirişim de eski günlerle ilgili bir şeyler söylüyordu. Artık abla bile benimle fazla konuşmuyor, Paradise üyelerinin hiçbiri ramen dükkanına gelmiyor ve hiçbirinden haber alamıyordum. Odamdan dışarı baktığımda Bae'nin yüzünü bile göremiyordum. Paradise'yu düşünmeden bir dakikam geçmiyordu ve onları çok özlemiştim. Ayrıca Edward'la konuşa konuşa Korece'm çöküş yapmış ve İngilizcem üstün gelmişti. Yorgunluktan Korece dersine de çalışamıyordum ve yaklaşık iki buçuk hafta sonra okulum açılacak. '' Eskiden de sayfaları böyle çevirirdin! '' dedi Edward. Eskiden de mi? '' Evet! Edward. Artık gitsen! Hani iş için gelmiştin? '' dedim sabrımı zorlayarak. Dişlerimi sıkıyor kendimi kötü bir şey söylememek için zorluyordum. '' İş iptal oldu. Ayrıca benim gitmemi istiyorsan bu akşam benimle randevuya çık! '' dedi. Ne? Ran... Ne? '' Ne? '' '' Duydun! Ya benimle randevuya çık ya da kuyruğunu kabul et! '' . Defol git buradan. '' Eğer gelirsem... Gidecek misin? '' '' Evet! '' '' Nerede? '' '' Ben seni alırım! '' '' Nerede buluşacağımızı söyle! '' '' Saat altı da. Han Nehri'nin oralarda bir kafede. Ben seni dükkândan alırım! '' dedi ve çenemi tutup bir öpücük gönderdi. Ona sahte bir el sallayıp çıktığına emin olduktan sonra deli gibi uzun bir çığlık attım. '' April? '' dedi abla. Bizi dinliyordu biliyorum. Çünkü ona bizi dinlemesini ve eğer bir şey olursa polisi çağırmasını söylemiştim. Ellerimi saçlarımın arasına sokup başımı sağa sola salladım. '' Git ve ne diyecekmiş öğren. Yoksa haneye tecavüzden polis çağıracağım! '' dedi. Başımla onaylayıp yapmam gerekenlere döndüm. Saat tam altı olduğunda Edward dükkâna girdi. Ben hiç ama hiç özenle hazırlanmamıştım ama Edward ... Sanki evlilik teklifi edecek gibiydi. '' Bir an önce şu kafede ne yapacaksak yapalım! Artık evine gitmeni istiyorum! ''dedim yüzsüzce. Han Nehri'nden bayağı uzak olan ama nehrin manzarası ile ışıltı katan bir kafedeydik. Kafeyi kahverengi ve krem tonları uyumları ile bir bütünlük oluşturuyordu. Masalar yeni oyulmuş ağaç kabukları şeklindeydi ve şekerlerin pembe renkleri içeriye sevimlilik katıyordu. Duvarlar krem rengindeydi ve açık pembe benekler vardı. '' Evet! Konu ne? '' diye sordum muzlu sütümden bir yudum alarak. Elini ceketinin cebine atarak bir şeyler çıkartmaya çalıştı. '' Ne? '' dedim biraz yüksek sesle. Sonundan cebinden bir dikdörtgen kutu çıkarttı. Kutu bordo rengindeydi ve içinde çok değerli bir şey vardı. Hissetmiştim. Kutuyu açtı. İçinde özenle yerleştirilmiş, gümüş renkte ve büyüleyici bir bileklik vardı. Bana doğru uzattı. '' Sevgilim ol April! '' dedi. Kendimi toparlayana kadar dakikalar geçmişti. Yakın arkadaşım dediğim, ailem dediğim insan bana çıkma teklifi ediyordu. '' Edward! '' '' Hayır April. Sevgilim ol ve Amerika'ya dön. Senin yaşamına yaşam katarım. Paramla ve aşkımla! '' '' Hayır Ed! Hayır! Asla! '' '' Ne?'' '' Seni ben... '' '' Ben aile gibi görüyordum. Kankam, yoldaşım. Ve sen bana ... Bana! Defol! '' dedim. Gözlerim dolmuştu ve kan beynime hücum ediyordu. Suratına bile bakmadan gözyaşlarımla kafeden ayrıldım! Evin yakındaki sokağa gelene kadar gözyaşlarımı bastırdım. Sola döndüğümde adımı bağıran birini duydum ama bakamadım. Gözyaşlarım beni, bedenimi elime geçirmişti. '' April! '' dedi ve beni durdurdu. Ses çok tanıdıktı. '' Oppa! '' dedim ve ona sarılarak daha fazla ağlamaya başladım. Namkyu Oppa buradaydı. Ona sıkıca sarıldım. Bir şeylerin ters gittiğini anlamış olduğunu fark ederek bana sarıldı. '' Eve gidelim ve her şeyi anlat tamam mı? '' dedi. Başımla onayladım sadece. Tek yapabildiğim ve yapabileceğim buydu. Ailemin ölümünden bu yana bu şekilde ağlamamıştım. Namkyu Oppa beni arabaya bindirip hızla eve doğru sert bir dönüş yaptı. Gözyaşlarım eşittir bir ırmaktı. Durmuyor ve hep devam ediyordu. Nasıl? Seven insan bu şekilde ... Oyuncak gibi... Sevgisini göstere bilir ... Bir dönüş daha ve eve gelmiştik. Bana sıkıca sarıldı. Buna ihtiyacım vardı. Bana yardım edecek ve bana destek olacak ... Namkyu Oppa kapıyı açtığı an Hoon Oppa'nın kucağına düştüm. Beni sıkıca tuttu. Namkyu Oppa beni nerede ve nasıl bulduğunu anlatınca hiç soru sormadı ve beni salona götürdü. Herkes bir şeylerle uğraşıyordu. Hyunshik Oppa ve Minki bilgisayarda bir şeye bakıyor, HYO. Oppa yemek kitaplarını karıştırıyor, Bae ise telefonuna endişeli gözlerle bakıyordu. Hoon Oppa beni kanepeye oturtunca hepsi endişeli gözlerle bana baktı. Altı üyenin altısı da endişeden deliye dönmüştü. '' Ne oldu April? '' diye sordu sakince Namkyu Oppa. Burnumu çekerek ona baktım. Korkuyordu. Bana bir şey oldu diye. Aslında hepsi korkuyordu. Havadaki gerginlik fazla belliydi. '' Edward! '' dedim. Hyunshik Oppa sanki olan her şeyi biliyormuş gibi yanıma oturup bana sarıldı ve peçete uzattı. '' Üç gündür peşimden ayrılmıyordu... Bugün de bana çıkma teklifi etti ve parası ile yaşamıma yaşam katacağını... Ben onu... Sevmiyorum... O benim ... Ailemdi. '' dedim kısık seste. Hepsi birbirini baktı. '' Eğer seni gerçekten sevseydi, parayı bu işe katmazdı. '' dedi Hoon Oppa. '' Ve eğer seni sevseydi, arkandan gelirdi! '' dedi Namkyu Oppa. Hyunshik Oppa bana daha sıkı sarıldı ve HYO. Oppa sağ, Minki sol elimi tuttu. Bae ayaktaydı ve incelmiş gibi bakıyordu. Namkyu Oppa arkamdaydı ve eli omzuma ısı yayıyordu. Hoon Oppa Minki 'un yanında bağdaş kurmuş ve bana içtenlikle bakıyordu. Artık akmak istemeyen gözyaşlarımı sildim. '' Eğer ... '' diye başladı Minki cümleye. '' Sana ve duygularına, yaşamına en ufak bir saygısı olsaydı, üç gün boyunca kuyruğun olmazdı. '' dedi. ''Artık .... Ağlama! Seni böyle görmeye dayanamıyoruz! '' dedi HYO. Oppa. Ona gülümsedim. İçtenlikle, hiçbir maske olmadan. '' Gülümse! '' dedi 32 dişini de dışarıya çıkartan Hyunshik Oppa. Ardından Hoon, Namkyu, HYO. Oppalar ve Minki dişleriyle gülümsedi. '' Yehet! '' diye bağırdı birden Minki. Onun bu ani bağırışı beni güldürmüştü. '' Yehet! '' diye elimi havaya kaldırıp gülümsedim. Hepsi birden bana sıkıca sarıldı. Bae hariç. Ona haksızlık yapmıştım ve özür dilemeye bile vakit bulamamıştım. ''Artık eve git ve dinlen. Bae onu eve bırak! '' dedi Hoon Oppa. Onlara tek tek sarılıp teşekkür ettim. Bae arkamdan geliyordu. Ona ne demeliydim. ...BAE'NİN AĞZINDAN... Karşımda gözyaşı döken aşkıma hiçbir şey yapamadan, sadece kırılmış bir halde ona bakmış ve Edward'a binlerce lanet savurdum. Minki sayesinde gülümsemişti ve o gülünce bende gülmüştüm. Şimdi ise sadece birkaç adım sonra varacak olan evine doğru gidiyorduk. Önümdeydi. Derin bir nefes alıp onu durdurdum ve bana döndürdüm. Yorgunluk her zamanki gibi yüzünden okunuyordu. '' Bae ben!'' dedi. Onu durdurdum. Şimdi onu, orada öpmek istiyordum. '' Yarın benimle eğlenmeye gel. Artık HYO. Hyung'un dediği gibi üzülmeni istemiyoruz ve yarın evdeyim. Benimle gel. '' dedim. Bana baktı. Şaşırmıştı. Bende öyle... Şaşırmıştım. Kendime... Söylediklerime. Lanet olsun yarın evde yatacaktım ve kalbim... '' Ya muhabirler? '' '' Kılık değiştireceğim! '' dedim sırıtarak. Bana bakıp sırıttı ve bana... Sarıldı. Sa... Bana... Lanet olsun çok mutluyum ... '' Teşekkürler ve özür dilerim. Seni umursamadım ve sana kaba çıktım. Her zamankinden fazla! '' dedi. Lanet olsun! Bana sarıldı. '' Seni bücür. Yarın 12 de ramen dükkanında hazır ol. '' dedim ve ona sarıldım. Bayılacaktım ... Sanırsam. Başıyla onayladı ve yanağıma- benim yanağıma bir öpücük kondurdu. Öpücük ... Bana ... Ölüyorum. Onu eve bırakır bırakmaz odama girdim ve derin nefesler alıp verdi. Bana ... Sarıldı ... Ve ... Öptü. '' Çok fazla sen, senin aşkın, bu aşırı doz! '' dedim elimi kalbimin üstüne koyarak. Overdose. Gece boyunca doğru düzgün uyuyamadım. Yatakta bir ileri bir geri gittim, yastıklı ve yastıksız yattım, camı açtım kapattım. Tek düşündüğüm yanağıma bırakılan öpücük, bana sarılan iki cılız kol ve bugünümü geçireceğim güzel kız. Yatakta biraz daha debelenip saate baktım. 11.38. Yataktan nasıl kalktığımı bilmeyerek banyoya uçtum. Yüzümü özenle yıkadım ve duş aldım. Şimdi düşündüm de yüzümü yıkadıktan sonra duş almak... Saçlarımı havluyla kurutup hızla makyajımı yaptırdım. 11.49. Ne kadar hızlıyım? Mavi gömlek ve koyu renkteki pantolon ... Hayır... Acaba ne giyecek? HYO. Hyung odaya girmeden üstümü değiştirmeliydim. Koyu kahve rengindeki gömleğimi askıdan alıp pantolon seçmeye çalıştım. En son botlarımla da uyum yapacak koyu renkte pantolonumu aldım. Lanet ... Bir kız için hazırlanmak ne zor. Saat tam on iki olduğunda evden dışarı adım atabilmiştim. Makyajımı yaptırmış, fazla seksi bir şekilde giyinmiş, kıvırcık, garip görünen bir peruk takmış ve siyah okuma gözlüğü almıştım yanıma. Ben ben değildim. April'ın dalga geçtiği 90'lı yaşlarındaki yaşlı dedeler gibiydim. Ramen dükkanına vardığımda April'ın üstü salaş ve spor tarzıydı. Lanet varlık. Senin için ne kadar süslendim. Süslendim? Dükkâna girip April'ın başında dikilmeye başladım. '' Oh. Bayım. Ne istiyorsunuz? '' ''Ben Bae. Saat 12.20 ve sen hazır değilsin! '' '' Arka odada kıyafetlerim var. Bekle hazırlanayım! '' dedi. Bayan Min bana bakıp göz kırptı. Yalakalık yapma. Ben April'a aitim. April gözden kaybolduktan sonra bir masaya oturdum ve onu beklemeye başladım. '' Ona değer veriyorsun! '' dedi beni süzen Bayan Min. '' N-Ne? '' '' Hadi ama. Ona bakışını gördüm! '' '' Belki! '' diyerek konuşmayı kapattım. Eğer kapatmasaydım, emin olmadığım aşkımı söyleyebilirdim. Arka odaya ait olan kapı açıldığın da gözlerim HYO. Hyung'unkinden de büyük olmuştu. April krem tonlarında, dizlerinin biraz yukarısında biten bir şort ve onun altına da biraz boyunu uzatacak, dizlerine gelen açık kahverengi çizmeler giymişti. Şortunun üstünde açık kahverengi bir kazak, kazağın üstünde beyaz ve pembemsi ince şeritler vardı. Saçları açıktı. Ağzımın açık olduğunu Bayan Min'in kapatmasıyla anlamıştım. '' Hazırım! Nasıl olmuş? '' dedi. Hiçbir şey dememe fırsat vermeden Bayan Min bir şeyler söyledi. Anlasam da anlamasam da April'a aval aval bakmaya devam ettim. İlk olarak bir pazar gibi alana gitmiştik. Değişik maskelere, oyuncaklara ve aksesuarlara bakıp denedik ve deli gibi kahkaha atıp fotoğraf çekindik. Ona bir Hello Kitty'li gözlük aldım. O da bana bir maske almıştı. Maskenin gözleri oyuktu ve ağzından da yemek fışkırıyordu. İkinci olarak büyük bir restorana gidip kahvaltı artı öğle yemeğini mideye indirdik. O tek porsiyon yemişti ben ise iki porsiyon. Ne mi? Tavuk. Fazla lezzetliydi. Biraz yürüyüş yapıp esen sonbahar havasını ciğerlerimize çektik. Üçüncü olarak adını Paradise'dan alan ama Paradise ile bir ilgisi olmayan bir kafeye gidip büyük boy limonata içtik. Limonata ile ona Paradise Showtime'ın onuncu bölümündeki cesaret testini anlattım. Hyunshik, Doyoon, Chul, Haniel Hyung'ların bölümlerinde fazla gülmesine sebep olmuştum. Kran ve Cihoon Hyung'ları anlattığımda ise hayranlıkla dinledi ama kahkaha ataya hiç ama hiç eksik etmedi. Dördüncü olarak karaoke yapmaya karar verdik ve onu en güzel karaoke yapabileceğimiz yere götürdüm. '' Let out the beast'ı bilmiyorum! '' diye çıkıştı bana. '' Ya! Uyuzluk etme... Bildiğin bölümleri söyle o zaman!'' dedim sırıtarak ve LOTB -Let Out The Beast'ın karaokesini açtım. Şarkıya katıldığın da sesini kısık tutuyordu ama ona engel olup istediği gibi söylemesini sağladığım da ise gülümseyerek ve benim dans hareketlerime hayranlıkla bakarak, onu mutlu ederek beni de sevindirdi. Müziğin ona verdiği enerji ve huzur, her nefes alışverişinde havaya karışıyordu. Let Out The Beast bittiğinde derin bir nefes aldı ve bana baktı. '' Sıra bende! '' dedi ve dil çıkarttı. Seni öpebilir miyim? '' Üç kez kırıldın, altıncı kez ağlıyorsun Eğer bu beşinin üstesinden geldiysen, bunun da sona ereceğini anlayacaksın Ne kadar çok aceleci davranırsan, o kadar önemli şeylerini kaybedersin Kendine biraz zaman ayır böylece rahatça nefes alabilirsin. '' diye başladım! 3,6,5 şarkısını seçmişti çünkü artık o şarkı ile ağlamayacağını biliyordu. Onun söylediği bölümlerde durup dans ediyor, şarkısını mahvediyor ve onun gülmesine sebep oluyordum. ‘’3-6-5 Böylece acı olmayacak 3-6-5 senin yolundan geleceğim 3-6-5 seni koruyacağım.’' İkimizde birbirimize bakarak söylemiştik. Özellikle de son bölümü bastırarak ve tam gözlerinin içine bakarak söylemiştim. Beşinci olarak karaokeden sonra boğazımız kuruduğu için soğuk çay almıştık. Bana ailesiyle küçükken yaşadığı komik anlara anlatmıştı. Bir ara hüzünlense de ona bugün ağlamayacağını hatırlatarak şakalar yapıyordum ve bana şakalarımı anlamadığını söylüyordu. Ördek suda yüzüyormuş, sütte değil. Komik değil mi? Altıncı ve son olarak el yapımı dondurma satılan bir kafeye girdik. Girdiğimiz gibi suratımızın düşmesi de bir oldu. Edward ayağa kalkmış, April 'a doğru adımlar atıyordu. Kalbim sıkışıyor ve yumruğum istemsizce oluşuyordu. '' Ben sana her zaman demiyor muyum? İstediğimi alırım diye! '' dedi ve April'ın dudaklarına, kendi dudaklarının düşmesine izin verdi. İşte o an... Dünya'm karardı. ...APRİL'IN AĞZINDAN... Tüm neşemi alt üst eden iki şey olmuştu. Edward'ı görmem ve onun dudaklarının benimkilerin üstünde olması. Hani Tanrı 'kader' diye birkaç şey karalar bir deftere. Tüm iyi anları mahvedecek bir kötü an, tam alıştım dediğin, güvendiğin insanın seni terk ettiği an, aşkını bulduğun ama kavuşamadığın an... İşte şu an da yaşıyordum. Tüm o gülücüklerin arasında saklanmış olan şeytanla savaşıyordum. Gözlerimi açtım bir korku ile. Belki rüyadır... Ya da beni öpen Edward değildir diye. Bana bakan çirkin, kirlenmiş gözleri gördüm. Bedenimi saran pislik elleri hissettim. Leş gibi içki kokup kapıma gelen ve saçma şeyler söyleyen dudakları hissettim... Dudaklarımda. Kader... İşte tüm hayatımı alt üst eden çıkmazdan bir parça daha. Bir umudu daha yok eden acı parçası daha. Aşkı kör eden bir his daha...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE