Sanrıda Gerçek

1849 Kelimeler
Gözlerimi açtığımda ilk önce abajurun ışığının aydınlattığı tavanla bakıştım. Kalbim göğsümü delmek istercesine gümbür gümbür atıyordu. Yaşadığım her bir an kafamın içinde tekrarlanmaya, boğazımdaki sızıysa hissettirmeye devam ediyordu. Burnumdan almaya çalıştığım nefes ile damarlarım yanarken, "Ucube kargalar," diye mırıldandım. Beyaza boyanmış tavandan başka odak noktasına dahi geçmiyor, gücüm olsa zıplayarak onu kucaklayacak kadar rahatlamış hissediyordum. Üzerimdeki askılı bluz kupkuru olmasına rağmen terlememem imkânsız geliyordu. Böylesine siyah kanatların kuşattığı kabusun sonuçları kan ter içinde uyanmak olmalıydı.  Ellerimi alnıma dayadığımda soğukluğunu, tenimdeki donukluğu algıladım. Korkudan titrerken belki de olması gereken buydu, yüzüme çarpan rüzgarlar beni üşütmüş olmalıydı. Yine de kalkıp dolaptan sıcak tutacak bir kazak çıkarmayı canım istemedi. Yorgana sarılıp yatmak daha zevkli, eziyetli bir uykuya dalmadan önce güzel olan tek şey bu gibiydi. Uykumun beni bir kez daha ele geçirmesinin şimdilik mümkünatı olmasa da denemekten başka çarem yoktu. Durup düşünüp, gecenin karanlığına sorup, nedenlere boğulmaların sırası değildi. Zaten kötülükten uyanmıştım, gündüz vakti evreni ele geçirince Alexander ile konuşup içimi rahatlatana dek istirahate çekilmeliydim.  Dalgın bir şekilde örtüyü düzenlerken yere sarkan kısımları da ilgisizce toparlamaya çalıştım. Eğimli duran başımı tekrardan yastığa bırakmadan önce yatağın ucundaki küçük keskin karartıyı fark ettim. Ayaklarımın ucunda duranın ne olduğunu anlayabilmek için oturur pozisyona geçip, yeni uyanmamın etkisiyle yanan gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp derinden bakmaya çalıştım. O şey de kendinden emin duruşunu korusa da biraz kıpraşması sonucunda tüyleri arasındaki parlaklık belirginleşti.  Yatağımın bitiminde bekleyen silüet bir kargaya aitti. Çığlık atıp atmadığımı bile anlamadan o kadar sert bir şekilde yatağa kapandım ki beyin sarsıntısı geçirdiğimi zannettim. Yastığa gömülen kafam, dar bir kutunun içine sıkışmışçasına basık hissettirdi. Panikten dudağımı hedef alan dişim de bir başka acıyı. Ayaklarımı saniyenin yarısı denebilecek bir zamanda kendime doğru çekip yüz üstü bir savunma aldım. Burnum böylesine pamuk yüzeye gömülüyken ne kadar süre buna dayanabilirdim bilmiyordum. Ellerimle yorganın kenarlarından tutup komple içine girebilecek şekilde bedenimi örtüp adeta ardına saklanmıştım. Nefes alamayan birinin konuşması da mümkün olamazdı bu yüzden sadece içimden, bu gerçek değil, diye geçirmekle yetindim. Rüyamda gördüğüm karga sürüsünden bir üye odama gelmiş olamazdı. Hatta kabus görmemiş olsam dahi bir kuşun evin içine girip dibimden beni izlemesi de mantığa yatkın gelen bir durum değildi. Ya beni yok etme işine kaldığı yerden devam etme amacıyla buradaysa, diye düşünürken yastığa gömülen burnumun ucu şimdiden ağrımaya başlamıştı. Fakat kabus durakları her zaman yanıltıcı olmamış mıydı? Bunu çok kez yaşamış, defalarca tatmıştım. Uyandığımı sandığım anlar da rüyalarım bazen devam etmişti ve ikinci kez gerçekten uyanmıştım. Şimdiki garip karşılaşma da aslında benzer durumun basit bir tekrarı, yakamı bırakmayan sanrıların oyunlarıydı.  Daha fazla böyle kalamayacağımı da bildiğimden başımı hafifçe kaldırdım. Üzerinde durduğum kollarım uyuşmuş, birbirine kenetlendiğim bacaklarım sızlamıştı. Doğrulmaya çalışırken başka çarem olmaması bana güç verdi. Yatakta yarım daire çizerek dönerken bakışlarımı indirmeyi asla istemesem de oraya bakmak zorundaydım. Eğer dikilmeye devam ederse savaş çıkarmaya hazır, bunu beceremezsem de çığlık atmaya kararlıydım. Titreyen kirpiklerimin arasından karganın durduğu uca baktığımda kusursuz bir boşlukla karşılaştım. İçimde tuttuğu nefesi verirken kendimi bu kez hafifçe yatağa bıraktım. "Bana yaptıklarınızdan nefret ediyorum," diye mırıldanırken öfkeden ağlamamaya çalışıyordum. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığına emin sayılırdım. Uçurumdan aşağıya itekleyen bir kağıt parçası bile basit bir aracı gibi duramazken alt üst olan dengemden sadece kendimi sorumlu tutamazdım. Bir şeyler oluyordu ve olmaya da devam edecekti. Başımıza gelenlerden her kim suçluysa şüphesiz son üyesini de almadan vazgeçmeyecekti. Hayatımıza dokunan ölüm eli, sürüncemde bırakır vaziyette görünse de kaçınılmaz sonu göstermek istiyordu. Kötülüğün yoğun akan kanı, suratıma değip beni de mağlup etmeden geri çekilmeyecekti. İşini yarıda bırakmayı sevmediği belli olan grup, kaldığı yerden heyecanla devam ederek beni dikenli avuçlarına hapsetmeyi planlıyor olmalıydı. Yönümü değiştirip abajura döndüğümde elimi uzatıp kapatmak için küçük düğmesine dokundum. Kabus mekanımı aydınlatan tek parlaklık artık zayıf ay ışığından ibaretti. Güneşi istiyordum, gündüzü seviyordum, onun gücüne özlem duyuyordum. Ellerimi yastığın altında birleştirerek pencereye bakar hâlde uzanırken bir kez daha kafayı yemek üzere olduğumu düşündüm. Kabusundaki ya da ayağının ucundaki miydi bunu bilemezdim ama pencere pervazına tüneyenin bir karga olduğuna emindim. Ona bakmayı sürdürürken dişlerimin arasından, "Cehennemin dibine uç," diye söylendim. Belki de bir kuzgundu sırf bu sebeple böylesine inatçı ve de simsiyahtı. Hiç değilse yanımda değil de dışarıda, olması gerektiği yerdeydi. Gece boyunca pencereme tünemiş, bu sayede rüyama girmiş de olabilirdi. Gecenin bir vaktinde uyku sersemliğiyle araladığım göz kapaklarım karanlık kuşu görmüş fakat bunu tam olarak idrak edemeden tekrardan uykuya dalmış olabilirdim. Sonucu her ne kadar kötülük terazisinde ağır gelse de nedenlerim çoktu, mantıklı düşününce en doğrusu da bu olmalıydı. Pencere kapalıyken zaten içeride olması da ihtimal dışıydı. Benimle ilgili olmadığı da kesindi sadece arkası dönük şekilde durup ormanı izliyordu. "Umarım benden uzaklara uçacak yerler arıyorsundur," diye sesli düşünerek perdeyi çekmek için doğruldum. Başımın döndüğünü hissettim ve kendimi sertçe yatağa bırakmaların etkisi olduğunu bildiğim için buna şaşırmadım. Perdeyi kısmen açık bıraktığıma öfkelensem de bundan ders alacağımı kafama kazıyarak, takibimde olan kuşla aramı tamamıyla kapatmak istediğimi bildiğimden kararlılıkla bacaklarımı yere sarkıttım. Yarım şekilde açık duran perdeden koyu renk döşemeye misafir olan ay ışığı, beyaz tebeşirle çizilmiş bir hare misali parlıyordu. Gözlerimi kırpıştırırken başımı pencerenin altına uzattığımda yerde yan yana duran bir çift tüyü gördüm.  Karga dışarıda değil miydi? Hızla pencereye baktığımda düşmanını dikizleyen duruşunu gördüğümde buna daha fazla dayanamayacağımı anladım. Belli bir zaman önce karga kesinlikle içerideydi, ardında tüylerini bırakıp başka bir köşeye çekilmişti. Gerisin geri yatağa kayarken bakışlarımı parlak tüyden ayıramadan sırtımı yastığa  gömdü. Yorganı yeniden başıma kadar çekmeden önce güçlü bir çığlık attım. "Alexander!" dediğimde ses tellerim birbirine dolanmış gibi acıyla yutkundum.  Yorganın altında hıçkırarak ağlarken burada kalıp yok olacağımı, inatçı kuşun pençeleri altında lime lime edileceğimi düşünüyordum. Dişlerim birbirine vururken aynı ritimle çarpan kalbim sanki kriz öncesi nöbette gibi korkunç hızda atıyordu. Normal dışı vücut fonksiyonlarımla hayatta kalmaya çalışırken Alexander'ın ismini birçok kez tekrar ettim. "Geliyorum!" diyerek karşılık verdiğinde yere düşen anahtar tıkırtıları ve kırarcasına açılan bir kapı sesi işittim. "Vera?" dediğinde etrafta her şey olabildiğince normaldi. Burnumu çekerken kısa bir an rahatladım. Kapıyı böylesine delice açtığı için çağırdığım doğru kişinin beni kurtarmaya geldiğini anlayabiliyordum. Yine de henüz dışarıya çıkmaya cesaretim yoktu, nefessiz kalsam da örtüler güvenliydi.  "Orada," dedim ağlamaklı bir sesle. İşaret parmağımı kendimi sakladığım atmosfere yöneltmeye bile çekindiğimden, "Pencerenin kenarında duruyor," demeye çalıştım. Cevap alamadığımdan tekrar denemek isterken "Kaçmış olabilir," dedim güçlükle. "Bir karga beni izliyordu ve sırf bu yüzden perdeyi çekeceğim sırada pencerenin dibindeki tüylerini gördüm." Ağlamaklı sesimin arasından, "O içerideydi Alexander," demeye çalıştım. Yorganın altı da zifiri karanlıktı, buna ne kadar dayanabileceğimi bilmiyordum. "Yemin ederim buradaydı, giderken de izler bırakarak bunu söylemek istedi." Korkumu bir kenara bırakıp usulca yorganı indirirken sadece bakışlarımı onun durduğu yere doğrultmaya cesaret edebildim. Alexander, arkası dönük şekilde pencerenin önünde durup ellerini belinde birleştirirken ay ışığı koluna değerek onu kısmen aydınlatıyordu. Düzenbaz karga gitmişti işte, korkunç kabusun yansıması olarak geride kalacaktı sadece. Usulca dönen Alexander, üzüntüyle bana baktı. Yeniden yorganın içine saklandığımda her ne kadar azalsa da ağlamaya devam ediyordum.  Yatağın diğer tarafına adım atarken, "Burada bir karga olduğuna eminsen elbette sana inanırım," dedi üzüntüyle.  Odadaki tek ses ayaklarının sebep olduğu hafif yankı ve küçük iç çekmelerimdi. Yavaşça yatağın ucuna oturdu. Başıma kadar sarmaladığım yorganı tutarken beni ürkütmeden açmak için acelesizce indirdi. Gücüm tükendiğinden bunu engellemedim. Oturuşunu korumaya devam ederken ağlamaktan kızarmış gözlerimi Alexander'a diktim.  Yanağımdan süzülen damlayı umursamadan, "Oradaydı," dedim. Yüzümdeki parlak ıslaklığı baş parmağıyla kurularken, "Biliyorum," diye fısıldadı. Dokunuşuyla kalbim çarparken, "Peki ya kanatlar?" diye sordum. Bana uzun uzun bir şeyler anlatmak yerine başını sağa sola sallamakla yetindi. Bir şeyler söylemesi gerektiğinden kısık sesle de olsa konuştu. "Elbette yanı başında bir karga durabilirdi ve bu zaten keyifli olmayan rüyalarını karanlığa boğmaya yeter." Bir kez daha cama baktığımda gerçekten soğuk boşluğunu fark ettim. Dibindeki siyah kanatlar da toz olmuş böylece Alexander'ın da söylediği gibi her şey kabus netliğine kavuşmuştu.  Gözlerimi oradan ayırmadan, "Neden hep korkunç rüyalar?" diye küçük bir çocuk gibi sordum. Işıksızlığın etkisiyle saçları daha koyu görünürken gözlerinin içindeki parlaklık birkaç ton kararmıştı. Yüzündeki panikli kızarıklık alt kirpiklerine de işlemiş, soluk tenine pembe izler eklenmişti. "Dünyamız olabildiğince korkunç bir yerken rüyalar aleminin eğlenceli olmasını bekleyemeyiz." Acımasız görünmemek için sesini yumuşatıp, "İnan bana bu hep böyleydi," dedi cesaret vermeye çalışan bir sesle. Dudaklarımı yalarken geride kalan tuzlu damlaların tadını alabiliyordum. Acıyla yanan gözlerimi Alexander'a yönelttiğimde eğer rahat bir ruh halinde olsaydım karşıma pijamalarıyla geldiği için gülümseyebilirdim. Korku dolu çığlıklarımı böyle basit ayrıntılardan üstün görüp yetişmişti ve eğer başarabilirse dışarıya çıkıp aptal kuşu yakalamaya kararlı bakan gözlerine minnettar kaldığımı fark ettim.  Ona inanmayı her zaman denemiştim, başıma gelenleri aydınlatmak için çabalamıştı. Üzgünlükle kıvrılan kaşlarında acımaktan değil bir şey yapamamaktan kaynaklanan hüznü okunabiliyordu. Alexander'a doğru kayarak başımı onun omzuna yasladım. Omzuna gömülen kahverengi saçlarıma usulca döndü. Ellerini hafifçe yerleştirdiğinde, "Her şey düzelecek," dedi.  Hiçbir zaman yoluna giremeyeceğinin farkında olsam da buna inanmak istiyordum. Aklımı kaybetmeden denemeli, başarmaya çalışmalıydım. "Her şey berbat," diyerek karşılık verdim.  Düzelip düzelmemesi ihtimalini düşünemezken en azından şimdi durum bundan ibaretti. Sert omzu yanağımı acıtsa da daha iyi sığınak bulamaz gibi ağlamaya burada devam etmek istiyordum. Sol yanağım omzundayken gözlerim pencereydi. Ona sığınsam da yüzümü başka tarafa çevirmiştim, garip bir şekilde utanıyordum. "Gücünü bir kez ispatlayanlar onu alt etmek isteyenlerle sonsuza kadar mücadele ederler. Çevreni kuşatmışlarken pes etmen ya da geri çekilmen mümkün değildir. Kaçacak yerimiz kalmadığından yaşamayı öğreniriz." "Böyle olmasın," diye mırıldandım içimi çekerken. "Onların maskeli yüzleri her yerdeyken etrafıma bakmak bile istemiyorum. Gücümü hiçbir zaman ispatladığımı da düşünmüyorum, birileri beni karanlığa çağırdı ve ben de peşinden gittim."  Çenem titrerken Alexander'ın da hayatını karıştırdığımı acıyla düşündüm. Hiçbir suçum olmamasına rağmen korunmaya muhtaç görünmekten nefret ediyordum.  "Gittiğim yolun siyah gölgelerden ibaret olduğunu bilemezdim. Artık adım attığım her yere kendi karanlığımı da beraberimde götürüyorum ve yanıma yaklaşan herkesin tepesine koyu bir bulut bindiriyorum." Derin bir nefes alan Alexander saçlarımdan indirip kucağında birleştirdiği ellerine bakarak, "Tek başına yürümeye karar verdiğin için en cesaretli de sen değil misin?" diye sordu. "Seni düşürmek isteyenlerin buharı tepende dolaşırken cesurca yürümeye devam ettin ve unuttuğun bir şey var ki, o kirli hava sen gelmeden önce de bizim üzerimizdeydi." Cevap vermemem üzerine sessizliğini daha fazla uzatmadan, "Ayrıca," dedi kısık bir tonda. "Her yer çok karanlık değil. Işığını gören herkes aydınlığa mahkum." Duyduklarım içimi ısıtırken Alexander'a daha fazla sokuldum. Yanımda olduğu için minnettar, beni dinlediği için şanslıydım. Başıma her ne gelirse gelsin inanmakta tereddüt etmeyeceğim gerçek bir arkadaş bulmanın sevinci sesime yansırken, "Sen gerçek bir terapistsin," dedim. Kimi zaman anlaşılmayan huyları gün yüzüne çıksa da kalbinin iyilikle çarptığı da su götürmez bir gerçekti. "Ama yine de biliyorsun, sırtına görünmez bir pelerin geçirip kahraman olmak zorunda değilsin." "Yaşamayı en çok hak eden birini korumak isteme heyecanımdan dolayı beni suçlamazsın, öyle değil mi?" diye sorduğunda, nefes vermekten ibaret olan gülüşümü duyup o da sessizce gülümsedi. Cevap vermeyip karnıma çektiğim bacaklarımı bağdaş kurur pozisyona getirerek oturuşumu değiştirdim. Başımı pencereden çekmiş bu defa da alnımı omzuna yaslamıştım. Artık daha iyiydim, Alexander'ın varlığını yakınında hissetmem bana uzun bir süre iyi gelebilirdi. Her ne kadar dışlansa da mühürlü olması hayatı boyunca yetebilecek güç barındırıyordu. Bakışlarımı tişörtünde gezdirdiğimde, karnındaki kaslar oldukça belirgin olduğundan gözlerimi utançla yumdum ve bu içten içe güldürdü. Aramıza hapsolan ay ışığı vücudumuzda dans ederken izlememek ya da tadını çıkarmamak kabalık olurdu. Sessizliği dinlemeye devam ederken ne yapacağımı bilemez halde parmaklarımla oynamaya başladım. Alexander'ın yüzüne bakmaya çekinsem de konuşmak iyi gelmişti ve teşekkür etmeliydim. Bunu dile getirmeden önce duraksayıp gözlerimi kıstı. Alexander'ın oturuşundan dolayı kıvrılan pijamasının cebinden, yerde gördüğüm parlak tüylerin uçlarını güçlükle de olsa ayırt edebiliyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE