Vera Kuntay rüya görüyordu.
Ayakkabılarının altında kırılan küçük dal parçalarının çıtırtılarını duyabileceği kadar gerçekçi anların içinde süzülürken, bunun bir kabus olduğunun elbette henüz farkında değildi. Gökyüzü sabahın doğuşundaki karanlık saatlere sarmalanmışken, çorak ormanın ışıksız rüzgarı yüzüne çarpıyordu. Sağ bacağının arkasında, birkaç metre gerisinde bir kaya parçası vardı. Üzerine oturup düşünecek, buraya nasıl geldiğini sorgulayacak kadar güvenmiyordu. Neden yalnız başına olduğunu, nereye gittiğini kestiremiyordu. Bir anda yürümeye başlamıştı ve işte sonsuzluk onu çağırıyordu.
Bilinmezlik ona hep bir şeyler vaat etmişti ama bunların hepsi ya boşa çıkmıştı ya da kötülük hamuruna yapışmıştı. Duraksayıp uyanmayı beklemesi gerekirken sığınacağı hiçbir köşenin güvenli olmadığını biliyor, yanaklarına değen saçlarını kendisine siper ediniyordu. Yangın sonrası kor rengiyle ayaklarının altına serilen, gözlerinin önüne dikilen, ciğerlerine ağırlığıyla dolan ormanda neyi görmek isteyebilirdi ki?
Ezdiği dal parçaları mahşer ortamındaki tek ses, kafasını sağa sola çevirirken çıkan eklem tınıları da buradaki tek canlı olduğunu kesinleştiriyordu. Oysa ağaçlar da canlı değil miydi? Koyu kahve odun tabakasının ardında nefes aldıklarını biliyorken böylesine ruhsuz dikilmeleri endişe veren en ufak detaydı. Başını göğe kaldırdığında bulutları ayırt edemeyeceği yoğun sisleri görebiliyordu. Hava soğuk ya da sıcak değil, tenine yapışıp kalan rutubetle kaplıydı.
Kabuslara alışkın olduğunu düşünürken, "Uyanacağım," dedi güçlükle.
Aslında insanlar rüyalarının içinde yaşarken uykuda olduklarını fark ettiklerinde uyanırlardı fakat Vera'da böyle olmadı. Yine kendisi bulmalıydı çıkış yolunu veya Demre gelip onu dik merdivenden aşağıya doğru çekmeliydi. Adımlarını bitiş noktası olabilecek doğrultuda sıkılaştırdı.
Ağaçlar sanki aralarını açmış, geçip gitmek isteyeceği genişliği ona tanımıştı. Üzerindeki uzun elbisenin eteklerinin kararmış topraklara, kalın otlara takılmasını umursamadan yürüyordu. Çok hızlı yürüdüğünü zannetse de olduğu yerde sayıyor gibiydi. İlerideki herhangi bir noktayı görüş açısındaki hedef olarak değerlendirse de adeta geride bıraktığını düşündüğü yollar tekrardan peşinden geliyordu. Rüyaların da en yakıcı kısmı bu olmalıydı. Kaçmak isterken koşamaz, kovalamayı denerken de adım atamazdınız.
Suya ihtiyacı vardı, boğazına sanki toz taneleri yapışmıştı ve birkaç kez öksürdü. Pişman olup etrafına baktığında onu duyan bir canavar olmadığı için sevindi. Gücünü toparlayacak kadar beklemeden yeniden yürüdü. Yalpalarken bunun sebebinin yorgunluk olmadığına emindi. Bacaklarını uzun koşular yapabilecek sağlamlıkta hissetse de şu an bu bacakların onu nereye götüreceğini bilmediği için bunu deneyemezdi.
Derin nefesler alarak, dakikada onlarca kez yutkunarak yoluna devam etti. Kendisine kareye benzeyen küçük karartıyı hedef koymuştu ve gözleri artık çok daha net ayırt edebildiği için başarılı olduğunu düşünüp gülümsemek istedi. Arkasına baktığında yenilmiş bir yol bekliyordu fakat yine her şey oldukça yakındı. Kaya parçası sağ bacağına aynı mesafede duruyor, yüzlerce metre geriden bakması gerekirken yanında oluşunu koruyordu.
Ağlamak üzereyken önüne döndü, karartı gerçekten oradaydı ve kesinlikle adımları boşuna değildi. Bu sefer adımlarını sinirle atarak ilerlemeye devam etti. Ne olursa olsun arkasına bakmayacak, yalancı mesafelere aldanmayacaktı. Çünkü yürüyordu, başarıyordu, hissediyordu ki o yere ulaştığında tüm bunlar sona erecekti.
Karartıdan ibaret görünen o şekilsiz gölge gittikçe anlam kazanmaya başladı. Çatısı kiremit rengindeydi, duvarları söndürülmüş yangının geride bıraktığı tona sahipti. Oldukça küçüktü, bir odadan ibaret duran kulübede ona yardım edebilecek biri olup olmadığını merak ediyordu. Heyecanla koştu, toprak onu geriye çekerken o ileriye atılmayı deneyerek koştu. Kaya parçası olarak değerlendirdiği cisim belki koca bir mıknatıstı ve onu almaya çalışıyordu, buna gücü olmadığını haykırmak ister gibi koştu. Sanki ayaklarının altında ezilenler çiçeğe dönüşecekti de bu yüzden titriyordu adımları. Gözlerini sımsıkı kapadı, düşmekten korkmadan, ezilen olmak istemediğinden koştu. Tıpkı mesafe kavramı gibi zaman zarfı da işe yaramıyordu, bu nedenle katettiği yolda ne süredir ilerlediğini düşünmemeye çalıştı.
Zihnindeki eziyetli duyguları, yanıltıcı hesapları geri plana atabildiği için kurtuluşuna ulaşmıştı. Kulübe, açık kapısıyla karşısında yıkılıp yerle bir olmaktan son anda kurtulmuş gibi dikilmeye çalışıyordu.
Vera mimiklerini oynatmaya yetmeyecek küçüklükte gülümsedi. Kulübenin açık kapısından suratına doğru beyazımsı davetkar ışık hüzmeleri vurmasa da içine girince tüm bunların düzeleceğine inanıyordu. Eşikten adım attığında onu bir yatak karşılayacaktı da hemen uzanıp yorganı kafasına çekip uykuya dalmayı başarabilirse gerçek dünyada uykusundan uyanacaktı adeta.
Son bir kez oldukça hafif bir eğimle hatta yalnızca gözlerini çevirerek sağ bacağının gerisine bakmayı denedi. Kaya parçası işte buradaydı, yanındaki küçük çakıl taşlarıyla, dibinde biten otlarla birlikte dikilmeye devam ediyordu. Yeryüzü onu mu takip etmişti yoksa aslında kendisi hiçbir adım atamamış mıydı? Bedenindeki yorgunluk, ciğerlerinde tükenen nefes, ağrıyan kasları ona hareket ettiğini kanıtlıyordu. Kayanın önünde durmaya devam etmişti de gökyüzünden görünmez bir ip küçük kulübeye dolanmış, onu kırılgan bir oyuncak gibi kaldırmış, sonrasında Vera'nın önüne bırakmıştı. Kayanın söylemek istediği sanki bundan ibaretti ama o bir fırtına kadar hızlı koştuğuna emindi.
Sinirden dudaklarını ısırırken ilk adımını gürültüyle attı. Gözlerini birkaç kez kırpıştırınca ardından ovalamasını gerektirecek kadar yandığını hissetti. Bir elini pürüzlü duvara koyup destek alırken, diğer elinin dış yüzeyiyle gözlerini ovaladı. Bu şekilde ilerlemek zordu, neyse ki kulübe oldukça dar ve de küçüktü. Işıksızlığa alışan gözleri, eskimiş camından vuran günün titrek parıltıları sayesinde misafir olduğu alanı az çok kavrayabildi.
Oldukça uzak görünen, oysa küçük adımlarla ulaşabileceği küllü şömine adeta toprakla sıvanmış kadar eskiydi. Yerde ise püskülleri birbirine karışmış kırmızı halı, duvarlara dayanmış dar sedirler, soluk duvara montelenmiş tahta raflar ve bunların üzerinden taşan kitaplarla kavanozlardan ibaretti. Elini koyduğu duvarda ise yine raf bulunmakla beraber burada ne olduğunu seçemeyeceği kadar karanlıkta kalıyordu. Yine de dibindeki yosunları, üzerine yağmur yağmış kadar parlak olduklarından ayırt edebiliyordu. Adımları bu duvarlarda yankılanırken belki de yanmış orman daha güvenliydi. Fakat kafasını geriye çeviremiyordu, içeriye girdiği kapı artık yerinde olmayabilirdi.
Korkuyla dikilirken kimi çağırabileceğini bilemedi. Onu duymaları mümkün müydü, belli olmasa da denemekten zarar çıkmazdı.
"Alexander?" diye seslendi başını ileriye uzatmaya çekinerek. Alexander'a burada olduğunu haber edebilirse ormanın onu ürkütmeyeceğini, yardımına yetişeceğini çok iyi biliyordu. Sadece neden buraya geldiğini soracak, öfkelenmemeye çalışarak hemen aydınlığa kavuşmalarını sağlayacaktı.
Sarı saçlarını, cesur duruşunu, keskin bakışlarını düşünerek seslendi. "Delfin?" Elini sımsıkı tutmasına, cesaretinden güç almasına ihtiyacı vardı.
Gözlerini dolarken büyük bir istekle mırıldandı, "Noyan?" Çünkü belki de en iyi arkadaşıydı, kalbinde bir yerde hissederse koşup gelebilirdi. Fedakarlık yapma sırası ondaydı, yalnızlığını işitse tereddüt etmezdi. Evin kapısını kırmaktan da çekinmez, onu kollarına alıp çıkmadan asla gitmezdi.
Hiçbiri gelmiyordu, hiçbiri duymuyordu, hiçbiri seslenmiyordu. Yakın zamandaki en büyük kırgınlığını düşündü ve denemek istedi. Belki de birbirlerine olan inançsızlıklarından, güvenlerini kırıp parçalamalarından dolayı cezalandırılmışlardı. Bu yüzden o da bir başka orman evinde hapis olabilirdi, küçük bir çağrı yerlerini belli etmeyi sağlayabilirdi.
"Demre?" dedi karanlık gündüze veya geceye. Ne olursa olsun gelmesini dileyecek kadar gerçek duygularla.
Daha fazla dayanamayarak yere çöktü. Hıçkırarak ağlamak isterken sesi boğazında takılı kalıyor, nefes almasını güçleştiriyordu. Pürüzlü duvardan kaydırdığı elindeki tırnaklarının ucu, avuç içinde dahi sızlamasına sebebiyet veren çiziklerle doluydu. Tam anlamıyla hissedemediği derin acı, sinir sisteminden değil kalbinden bir yerden kaynaklanıyordu. Küçük bir çocuk gibi bacaklarını karnına doğru çekti, iki elini de dizlerinin etrafında bağladı. Gözü alabildiğine incelemeye çalışırken sürekli aynı nesneleri görüyor, yeni odak noktaları bulamıyordu. Burada yapayalnız olduğu kesinlik teşkil ederken hayatında kimi istemediyse şu an her birinin yanında olması için yalvarabilirdi. Kalabalığa hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştı.
"Arel?" diye fısıldadı yanıltıcı boşluklara.
Onun asla gelmeyeceğini, sesini duysa bile umursamayacağını biliyordu. Oysa her ücra köşeye çekilmeye müsait bir yaradılışı varken diğerlerinden kopup buraya gelmesi de biraz olsun muhtemeldi.
Islak kirpiklerini kapatıp açarken, "Arel?" dedi bir kez daha.
Daha önce çağırdıkları gelmemişti, onu duymadıkları belliydi bu yüzden isimlerini tekrar etmemişti. Fakat nedense Arel'in adını haykırmayı denemek istiyordu. O da bazen tıpkı bir canavara dönüşürdü ve bu kül ormanı canavarların barınmak isteyeceği bir yerdi.
Sinirle doğrulurken yeniden, "Arel!" diye bağırdı.
Sesi duvarlarda yankılanmıştı, gücünü ve azmini hisseden ne varsa kabuğuna çekilmeyi uygun görmeye başlıyor olabilirdi. Gözlerini kurularken bir savaşçının gücünü sadece kasvetli ortama haykırıyor olmak bile aynı kuvveti kendisinde hissetmesine sebep oldu. Sırf bu yüzden defalarca tekrarlayabileceğini, ölü ormana dönüp her ağacın karşısında Arel diye çığlık atabileceğini hissetmişti.
Ona olan öfkesi ve şimdiki ruhani sancılanması tüm hücrelerine işlerken cesaretle doldu. Yakınında olmadığını bildiği halde çağırmak, rahatsız etmek, hissedilmesini sağlamak ihtimali adeta hayatta tutuyordu.
Bir kez daha, "Arel!" dediğinde artık tamamen evin karanlık kısmındaydı.
Duvara dayalı sedirleri, ısıtmayan şömineyi, tozla kaplı halıyı, üzerine yığılacak gibi duran rafları geride bırakmıştı. Birkaç adım atmış olması bile evin içindeki her bir objeyi küstürmüş, ürkekçe yok olmalarını sağlamıştı. Vera bunun bir başarı olduğunu düşünerek gülümsedi, çünkü artık yok olmaya hazır duran taraf kendisi değildi. Hatırlayabilseydi keyifli bir şarkı mırıldanarak yaşadığı garip anların çözümlenmesiyle mutluluğu artabilirdi.
"Sanki buraya gelmeme sebep olmuşsun da sen kendi başarısızlığına ağlarken ben çıkışı çoktan bulmuşum."
Karşısında konuşabileceği kimse olmamasına rağmen Arel'e açıklama yapıyordu. Bir süredir karanlık aralıkta dikildiğini fark etmeden güldü. Elini ağzına kapatıp başını eğecek kadar kahkaha attı.
Derin bir nefes alıp gözlerini tam olarak önüne dikeceği sırada benzersiz, bulanık şekli algılayabildi. Arkasında kalan küçük salon penceresinin yamacına gelmeye çalışan güneş burayı da aydınlatıyordu. Paslanmış çelikten bir kapı vardı, kilitli değildi. Ellerini uzatıp kulpu kaydırsa dışarıya kolaylıkla ulaşabilecekti. Ama onu neyin beklediğini bilemezken bunu yapmaya korkuyordu. Hem görmek istiyor, hem geldiği yöne doğru yeniden koşması gerekiyordu.
Kapının ardında her ne varsa onu takip eden kaya kadar korkunç, dalları kırılıp yere serpilmiş ağaçlar misali ölü, üzerine bastığı toprağa benzerlikte koyu ya da içine tıkılıp kaldığı bu ıssız kulübeden daha mı tehlikeliydi? Açmadan göremeyeceğini, adım atmadan hissedemeyeceğini çok iyi biliyordu. Şimdi burada dikilip, ensesindeki küçük rüzgarlar tenini karıncalandırırken arkasına bakmaya dahi çekiniyordu. Yönünü seçemezse sonsuza kadar öylece arafta kalacak, bir tarafta ne olduğunu bilirken diğer tarafı yoklamayı denemediği için çürüyerek yok olacaktı.
Elini metal kapıya kararsızlıkla uzattı. Belki bir başka oda, belki küçük bir balkon ya da bambaşka bir bahçeydi. Düşünerek gerçeği öğrenemeyeceğini bildiğinden, soğuk kulpunu usulca çekti. Dar aralıktan görünen çimenler gözlerine, kısık bir oksijen burnunun ucuna, hafif bir nefha tenine değerken eskimiş metali itekledi.
Karşısına çıkan aslında olması gerektiği gibi geldiği ormanın devam kısmıydı. Fakat burada birtakım değişikler var, kendinden başka anlayamadığı sesler de mevcuttu. Bedenini tamamıyla dışarıya bırakırken etrafında aceleci kısa dönüşler yaptı. Ağaçlar yaşıyor sayılırdı, yeşil yaprakları seyrek olsa da hayattaydı. Topraktan fışkıran otlar burada daha uzun, kayalar onu takip edercesine yanında değil de gelişigüzel serpiştirilmiş gibiydi. Tüm bunlara rağmen hâlâ tek başınaydı, yine de koca ormanda yapayalnızdı.
Sıkılarak farklı yönlere yürürken gözleri büyük bir dağ arıyordu. En azından dağların ya da vadilerin ardında bir yaşam olabilir, kendisi gibi rüyalar alemine takılı kalan birileri barınabilirdi. Yaşadıklarının kabustan ibaret olduğunu düşünse de gerçek olduğuna inanmak üzereydi, fazla uzun sürmüştü.
Elbisesini dalgalandırırken meyveden yoksun ağaçlara baktı. Akan küçük bir ırmak, çalıların arasında yetişen besleyici bitkilerden yoksun bir yerde elbette kimse hayatta kalamazdı. Burada yaşayan da evini terk etmiş, aklını kaybetmemek için kaçmış olmalıydı.
"Keşke geride minik izler bırakıp yok olsaydın," dedi üzüntüyle.
Gittikçe karamsarlaşan haline acıyıp onu uyandıran ya da doğru yolu gösteren kimse yoktu. Çıldırmak üzere olduğunu düşünürken çığlığa benzeyen bir gak sesi duydu. İrkilerek sağına soluna, görebileceği her noktaya baktı. Başı dönene kadar bunu yapmaktan vazgeçmeyeceğini biliyordu.
"Hey!" diye bağırdı, kuşun onu duyup cevap vermesi ihtimalini göz önünde bulunduracak kadar heyecanlanmıştı.
Ses ağaçların dallarına tünemiş bir kargaya aitse ve onu bulduğunda takip etmeyi başarabilirse bir şeylere ulaşabilir miydi? Kargaların çoğu leş yiyicidir, Vera'nın hayalindeki gibi yaşam barındıran kurtuluş alanlarına uçmak zorunda değildir. Bunun bilince olmasına rağmen bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu. En azından denemek zorundaydı, aklı kendiliğinden kaybolmadan bu yolda inançla çabalamalıydı.
Çimenlerin arasında avucuna sığacak bir taş ararken o tanıdık gak sesini yine duydu. Bu kez başını aceleyle kaldırıp bakmadı sadece amacına uygun bir araç aramaya devam etti. Elindeki birkaç taşla iki yanında bulunan ormana baktı. Kendisi bahçe denebilecek açıklıkta durdurduğundan ve karganın çığlık atan sesi yankı yaptığından onun ne tarafa tünediğini tahmin etmesi zordu.
Daha yakın bulunan ağaçlığa yönelip kolunu olabildiğince havaya kaldırdı ve elindeki taşı, hedeflediği bölgedeki otların arasına fırlattı. Amacı kuşa zarar vermek değil, gürültünün etkisiyle onu ürkütüp havalanmasını sağlamaktı. Ellerindeki kimi küçük kimi büyük taşları sırasıyla savursa da korkuyla uçuşan bir karga görünmüyordu.
Pes etmeden geri dönünce hızla yere çömeldi ve taşları yerden bir bir kaptı. Sırada ormanın diğer yakası, aynı zamanda son seçeneği vardı. Aslında karga, sağından ya da solundan bir kısımda durmak konusunda sınırlı değildi. Çok daha ileriden güçlü bir şekilde şarkı söylemesi ve bu sayede Vera'nın ona ulaşamayacak olması da mümkündü. Sesini yakından duyduğu için ilk ihtimale daha sıkı sarıldı, vazgeçmek istemiyordu.
Ormanın diğer yarısına koşarken büyük taşlardan birini otlara savurdu. Elindeki ağırlığın fazlalığından dolayı atışı başarısızdı. Derin nefes alıp var gücüyle bir diğerini fırlatacakken yeniden gak sesini duydu. Kargayı seviyordu muydu nefret mi ediyordu bilemeden tekrar atmayı denedi. Çalıların içine gömülen taş, hiçbir kuşun kanat çırpmasına bu defa da sebep olamamıştı.
Yeni bir atışa karar vermeden önce bu kez biraz daha havalandırma amacına tutunarak, yuvarlak taşın kısa bir süre boşlukta süzülmesini sağladı. İleriyle savrulan taş, güçlü ağacın kahverengi gövdesine çarpınca tok bir ses çıkardı. Sanki ağaç titreşime uğradı ve bu sayede dallarından birinde gizlenen karga korkuyla kendini ele vererek gökyüzüne doğruldu.
Vera heyecanla başını göğe kaldırırken onu ürküttüğü için üzüntü duyamadan uçtuğu yönü gözleriyle takip etti. Arkasındaki kulübeye yönelen siyah kanatlarını endişeyle izledi. Karga evin tepesinden geçtiği sırada, çatıya dizilen diğerleri de adeta Vera'ya gülüyor gibi ardı ardına öttüler. Onları nasıl daha önce görememişti de nerede olduğunu bilmediği tek bir kuşu aramaya dalmıştı? Oysa biraz göz gezdirse asıl sürüyü hemen görecek, bu sayede işi daha da kolaylaşacaktı.
Bahçenin ortasında öylece durduğunu izleyip kahkahayla güler tonlamada ses çıkaran kargalar daha fazla üstelemeyip hepsi beraber havalandılar. Dalgaya alındığını düşünüp ne yapacağını artık bilemez, herhangi bir şey yapmayı da istemez halde öylece kalakaldı. Etrafta hâlâ gak sesleri vardı, kuşlar sanki her yerdeydi.
Vera kulübeye bakarken omzunu silkip yönünü çevirdi. Şimdi karşısında tekrardan o uçsuz bucaksız yol vardı. Hiçbir yön umut vaat etmediği için nereye baksa aynı şeyi ifade ederdi. Dalgınlaştığı sırada ağaçlardan bir karganın daha havalandığını işitti. Kanatları yine evin çatısından ileriye, görmesinin zor olacağı sonsuz geçmiş yöne doğruydu. Onu izlemeye devam ederken bir başka karga bu defa ormanın farklı bölgesinden havalandı. Birbirini takip eden bu döngüde gidiş hep aynı tarafaydı ve orayı görebilmesi, evin içine yeniden girebilmesi imkansız gibi hissediyordu.
Yine bir başka ağaçtan bir başka karga havalanıp onları takip etti. Hepsi en başından beri burada mıydı? Dallarına konup onu izlemişlerdi de yönünü bulamadığını görünce yardım mı etmek istemişlerdi? Bunu yapmaya gerek olmadığını anlatmak istercesine kendi hallerinde uçuşları, umut veren ihtimale tutunmasını engelledi.
Ağaçlardan sürekli bir kuş çıkıyor, parlak siyah kanatlarını beraber çırpıyor, planladıkları yere nizami şekilde gidiyorlardı. Onların yeşillerin arasından yükselişini değil de gittikleri yönü görebilme çabasıyla vücudunu kulübeye çevirdi. Tepesinden seyrek uçan kuşlar özgürlüğüne atılıyor, birbirleri arasındaki boşluğu doldurmak istercesine hızlı uçuyorlardı. Ters giden tek durum bu kadar karganın hayat olmayan ve de kendilerinden başka canlının yaşamadığını düşündüğü böyle bir yerde nasıl barınabildikleriydi.
Vera onları seyrederken çoğalan sesleri, kanatlarındaki gücün yankısı, birbirilerine belki de iyimserlikle hayal ettiği kadar dostça hisler beslemediklerini düşündürdü. Üstelik başının üzerinden uçanların sayısı her saniye artarken ürkmemesi mümkün değildi.
Arkasını döndüğünde neredeyse küçük dilini yutacaktı. Yüzlerce karga birlik olmuş, yarışa girmiş gibi ona doğru gelmekteydi. Sonu görünmeyen kuş göçünün ortasında kalmış ve ne yapacağını şaşırmıştı. Sesleri oldukça rahatsız edici, metrelerce yükseğinde uçmalarına rağmen siyah gözleri capcanlıydı.
Zarar verip vermeyeceklerini bilemez halde toprağa kenetlenen bacakları titrerken, her yönden uçan ve kimi zaman tepesinde daireler çizen bu türden nasıl kurtulacağını bilmiyordu. Üzerine akın ediyorlar, kokusunu almış gibi heyecanla geliyorlar, gelmeden önce de diğerlerine haber veriyorlardı. Kurtuluşu imkansız, yem olması kesindi. Mahşerin merkezinde yalnız başına dikilmesi haksızlık teşkil ederken ağlamaya başlamıştı.
Onu duyup duyamayacaklarını bilemese de iki elini ağzının kenarına dayadı. Eğer ölecekse acı son yakındı ve hiçbir vaziyet bunu engelleyemezdi. Avuçlarına çarpıp yankılanan sesiyle göğe doğru haykırdı.
"Benden ne istiyorsunuz!"
Ellerini sarkıtamadan kargalardan biri onu duymuştu ve parlak gözlerini aşağıya, bulunduğu yere dikti. Gagasıyla gülümsemesi mümkün olabilir miydi bilmiyordu ama oldukça çirkin bir şekilde tebessüm etmiş gibiydi. Vera ürperirken, karga asıl doğrultusunu bozup yere yöneldi. Kanatlarını bir uçağın yapacağı inişten daha profesyonel kullanarak tam da Vera'nın vücuduna hedef alarak ona doğru adeta düşmeye başladı. Vera çığlık atamadan yere çömeldi, kollarını bedenine sardı.