Kılıçlar

4353 Kelimeler
Annemin uzun dalgalı tutumları her daim tüm fotoğraflarda siyahtı ve başka renge de boyatmamıştı. Onun gerçek saç renginden bile emin değildim, ne olursa olsun diplerini asla açık tonda görememiştim. Bu yüzden annemi gerçek doğal saç tonundan emin değildim çünkü sorduğunda, tıpkı böyle güzelim, yanıtını alırdım. Babam ise benimkiyle aynı denebilecek kumral ve farklı olarak düz saçlara sahipti. Demre'ye dönmeden, "Bir meleğin saçlarının siyah olması cadıya göre farklılık gösterir," diye yanıtladı. Açık sayfayı işaret ederken, "Hey, bu bir cadı değil!" diyerek çiziminin böyle görünmüş olmasına yakındı. "İsmi, Matemin Kraliçesi. Çünkü biliyorsun ki karanlığa gömülü gülüşlerin içinde mutlaka yas vardır." Sembolik resimlerini incelemek ve çıkarımlarda bulunmak beni germeye başlamıştı. Anlatmaya çalıştıklarını çabucak hisseder görünmek belki kurtuluşumu sağlayabilirdi fakat kendimi sakındığım uçurumdan onu da kurtarmalıydım. Omzumu silkerek masadan indim, kafamın içinde düşüncelerden oluşmuş çeşitli ağırlıkları taşırmıyormuş gibi hızlıca pencerenin yanına yürüdüm. Bej rengindeki güneşliği aralayıp kaldırımda birikmeye başlayan küçük göletleri, yağmur damlalarının savaşı arasından izledim. Demre ile hem şimdiki zamanı hem de yakın geleceklerini düzeltebilmenin yollarını kısa bir süre düşündüm. Film izlemeyi teklif edebilir, buraya gelmeye karar vermeden önceki hayatındaki arkadaşlarını sorabilir, ailesiyle arasında geçen tüm tartışmaları yeniden anlatmasını isteyebilir, üniversite hayallerini gün yüzüne çıkarmasını sağlayıp bambaşka bir kapıya yönlendirebilir ve bunlar yeterli kalmazsa da konu seçimini ona bırakabilirdim. Karar veremez halde dururken Demre masadan kayarak indi. Defteri kitaplığa özensizce bıraktı, ardından ayak sesleri çıkaracak gürültüyle odadan dışarıya çıktı. Arkasından bakarken neyin yolunda olmadığını düşünmek bile yersiz sayılırdı. Tek dileğim bir kez daha onu kırmamak olurken Demre tiz yankılı gıcırtılar eşliğinde koridora sapmıştı. Onun mutfaktan bir sandalye alıp içeriye sürüklediğini de çok geçmeden anladım. Belki karşılıklı oturup konuşmak, birbirimize bakar vaziyette durup halbuki ikimizin de payı olmayan sorunları çözmek iyi gelebilirdi. Gözümüzün önünde devleşen gölgeleri yakalamam mümkün olmasa da isimlerini koyup neye benzediklerini tartışabilirdik. Demre mutfaktan getirdiği yeşil sandalyeyi, henüz kitaplığın önünde duran metal sandalyenin karşısına bıraktı. İki sandalye açık oturum yapmayı teşkil eden araç oldukları için ciddi görünüyor, aralarındaki yuvarlak masa ise küresel sorunlar tartışılacak kadar hazır duruyordu. Demre, ahşabın doğal tonunda görünen giysi dolabına ilerlerken benimle ne göz teması kurmuş ne de konuşmuştu. Dolabının en alt çekmecesinden eskimiş karton bir kutu çıkardı ve üzerinde ne yazdığı anlaşılamayacak bir hızda kahverengi masanın üzerine bıraktı. Kendisi metal sandalyeye kurulunca mutfaktan gelen de benim için olmalıydı. Demre bakışlarını nihayet bana yöneltince ilk kez mutlu ve her şeyi unutmuş ferahlıkta gülümsedi. Ellerini iki yana heyecanla açıp ışıldayan yüzüne yansıyan ses tonuyla konuştu. "Bayan Vera Kuntay, medyum Demre Seyan tarafından bekleniyorsunuz!" Keşke en sevmediğim müzik kulaklarıma bağlanan iri hoparlörlerle beni sağır etseydi de bu çağrıyı duymasaydım. Suratımı ekşitmemem, omuz silkip üstünü kapatmam, gözlerimi devirerek yeterli cevabı vermem artık mümkün değildi. Bir şeyleri henüz kafamda çözmemişken başladığımız noktaya geri döndüğümüzü hissediyor ve bazı durumları onun lehine çevirmemin düşündüğüm kadar kolay olmayacağını görebiliyordum. Sessizliğimin ve mekanik şekilde başımı iki yana sallamamın kabul edilebilir olduğuna inanmak isterken başka tepki gösteremedim. Kazağının kollarını çekiştiren Demre hızla önüne döndü. Karton kapağı adeta bir seremoniyle kaldırırken, devamında renkli ışıkların masanın üzerine yansıyacağı beklenebilirdi oysa böyle olmadı. Demre elinde duran üst kapağı frizbi fırlatır gibi ilerisindeki yatağın üzerine savurdu. Neredeyse bu da zardaki başarısız atış taklidiyle yere düşecekti. Hiç değilse haline acıyan karton parçası düzensiz battaniyeye takılı kalmayı becerebilmişti. Sadece ağlamalı, ona özlem duyduğunca sıkı sıkı sarılmalıydım. Mühürlülerin, Byssa ve türevlerinin peşimde olduğunu her daim bilirken Demre'yi de alıp kaçabilmem mümkün değildi. Kendi canımı düşünmeden birkaç kaz tehlikeye atsam da bunu iki kişilikken yapamayacağımı biliyordum. Sesim titrerken, "Gerçekten bunu istemiyorum," diye fısıldadım. "Senin böyle şeylerle uğraşmanı, elinin altındaki yalancı vaatlere ilgi duymanı, hayatını gerçek anlamda yaşamaya kapatıp sana haber getirenleri merakla beklemeni görmek istemiyorum. Ben senin derin girdabın içinde yok olmanı izlemek istemiyorum, Demre. Özellikle de gülümseyerek kendini o karanlığa bırakmanı." Bana değil de arkamdaki cama ve ilgisini aslında hiç de çekmediği belli olan güneşliğe odaklanmıştı. Yağmur yağıyordu ve bundan pek hoşlanmazdı. Damlalar önce kalbimden doğuyor sonrasında yeryüzüne süzülüyor gibiydi. Özel hissetmeyi, sıradan olayları büyütmeyi, kendine bir pay çıkarıp yücelmeyi seviyordu. "Bahsettiğin bir intihar ama benim hâlâ yaşadığımı görmüyorsun." Gözlerimi kapattım, kalbimden doğan yağmur damlalarını tekrar hissettim.  "Sen sadece Alexander'a zıt düşmek istemiyorsun. Kendini tek bir kişiye odaklayanlara dönüşmüşsün ve bu seni gerçekte olduğundan bambaşka biri haline getirmiş. Belki önemli olan sadece Alexander, yalnız onunla alakalı duygular, yanındaki varlığının hissiyatı. Geride kalanlar, tam olarak 'geride kalanlar'. Ayrıca bunu neden böyle yaptığını da bilmiyorum," dediği sırada Alexander'a aşık olmadığımı söylediği kısımları hatırlatır tonlamada konuşmuştu. "Sanırım tek istediğin birinin seni sıkı sıkı tutmasına izin vermek, kendi sınırları içine bağlamasını kabullenmek. Belki de buna ihtiyacın vardır ve gölgesiz yaşayamıyorsundur." Fırtına getiren cümleleri suratıma çarpıp havaya karışırken yıkılmaz duvar misali dikilmek çok zordu. Alexander'dan kaçıp gitmek istediğim eziyetli günü düşündüm. Halbuki tam olarak olanlardan habersiz bıraktığım kişiydi. Planlarım aileme geri dönmek, beni terk etmeyeceğini bildiğim birilerine sığınmaktı. Gözlerim dolmadığı için irademe teşekkür ederken kararlılıkla Demre'nin yanına ulaştım. Masadaki kutu da, kitaplığın ucuna iliştirilmiş kemik zarlar da, ölü kadının eski evi ve geçmişteki büyücü dostlukları da önemli olmamalıydı. Yeşil sandalyeyi inatla yerinden kaydırınca rahat bir tavırla kuruldum. Demre şaşkındı fakat umursamaz görünüyordu, bu haliyle ona kızmak oldukça güçtü. "İki yıl sonra neden geldin?" Kollarımı göğsümde birleştirip arkama yaslandım. Söyleyeceklerim için pişmanlık duysam da Demre'nin başka türlü kendine gelemeyeceğini düşünüyordum. "Bana sakın büyükannenin ölmüş olması sebebine sığındığını söyleme. Neden biliyor musun? Çünkü bu benim için gelmeyişini ikinci kez gözler önüne serer." Demre hayretle bakarken önüne düşen bakır saçlarını geriye iteklememişti, adeta tellerin arkasına saklanıyordu. "Buraya sürüklenmene neden olan bir vaka, gelmişken kaçırmak istemeyeceğin tonlarca olay, ayları nasıl geçirdiğime kafa yormadan diline gelen şu sorgu kelimeleri. Beni dinle, Demre. Devasa bir kasırganın içine çoktan girmiştim ve sen ayakların sağlam zemine basar vaziyette aşağıda dikilip bana sadece dikkatli ol diye bağırıyorsun. Ya da neden orada olduğumu soruyorsun, bunun sorumlusunun kim olduğunu haykırıyorsun, iyiliğimi merak ediyorsun ama farkında olmadığın bir şey var ki ben seni duyamayacak kadar kopmuşum." Bu kasırga da senin inanç merkezinde olan büyücülerle cadılar topluluğu, demek istesem de söylememem gerektiğinin farkındaydım. "Ölümden korkup korkmadığı düşüncesi bile dinlenilmeyen birinin sonsuz gibi görünen karmaşık döngünün içinde, hem yok olmanın eşiğinde hem de yeniden doğmaya ramak kalmış bilinmezlikte sallandığını düşün. Ben o kara deliğin içinde ne olduğunu bilmiyorum. O siyah noktayı görebilecek kadar yakın, derinliğini ayırt edemeyecek kadar uzaktayım. Bana katılmadığın için seni suçlayamam ama en azından güvenli bir yerde durduğunu bilmek bile hiç değilse geride kalan ailemden bir parça için endişelenmeyeceğim anlamına gelir. Ve inan bana Demre, asıl sorun insanın kendisiyken başkaları için kafa yormak epey yorucu." Demre'nin ela gözleri bir yabancıya bakarcasına tereddütlüydü. Bahsettiğim, hayatımı alt üst eden olayların yansımasıydı ve bu konularda ona kızmak aklıma bile gelmemişti. Yalnızca ufak çaplı zorlamaları böylesine ters bir tepki vermeme sebep olmuştu. Kahverengi masanın boyasını tırnağıyla kazırken mırıldandı. "Ben söz ettiğin kasırgayı seyretmeye gelmedim. Ben sadece senin için geldim ama ne yazık ki seni göremiyorum." Sinirle gülümsedim. "Ben buradayım." "Sen yoksun." Kazıdığı boyanın küçük bir parçası tırnağının dibine batınca canı çok yanmıştı fakat yüzünü acıyla buruşturmadı. Bunu belli etmek istemese de elini masadan çekip yumruğunu sıkması bir şeyleri ifade ediyordu.  "Yine de söylediklerinin bu fallarla hiçbir alakası yok, farkındasın değil mi?" Ne olacağını umursamazken üzerinde resimler bulunan kartları kutudan çıkardı. Saymasına gerek yoktu, evde kendinden başka kimse elini sürmediği için kaybolması ya da eksilmesi imkânsızdı. Her birinin ayrı anlamlar ifade ettiği, çeşitli çizimlerle sembolleştirilmiş kartları birkaç kez kırıp karıştırdı. Bir kere masanın ucundaki sandalyeye oturmuştum ve hışımla kalkmam öfkeme yenik düştüğümü gösterirdi. Belki Byssa ile ormanda denk gelmiş olmasaydım mühürlülerin anlattıkları hafif bir etki yaratabilir, bu sayede Demre'nin uğraşlarını dalgaya alabilirdim. Her şeyden önce Delfin'in kocası Nikolas'ı elinden alan bir cadıydı, Noyan'ın savaşçı babasını öldüren yaşlı bir büyücüydü, Sare'nin kızının aldanıp kaçtığı ve uğruna annesini terk ettiği kişiler de karanlık tarafın mensuplarıydı. Arel'in böylesine çekilmez tavırlarının, yalnızca yabancılara değil yakınlarına bile mesafeli oluşunun altında yine oyunbaz türlerin sebep olduğu gerekçeler yatıyordu. Hepsi bir yana gerçek bir ruh bilimci olan Alexander bile kâinattaki yerlerini, insanların hayatlarını altüst ettikleri kazanımlarını, sadece yoğun odaklanmayla gerçekleştirdikleri kirli etkileri kaşları çatılmadan anlatamıyordu. Demre'nin o yöne doğru adımlar atmasını istemezken, sırası geldikçe kapalı bir şekilde masaya dizilen her bir kart bunun gerçekleşme olasılığı arttır gibi durduğu için saniye başı endişeleniyordum. Demre kartları dizmeden önce birkaç defa kırmıştı. Oysa her birinin ne anlama geldiğini, içerisinde barındırdığı mesajları uzun uzun anlatabilmek için can attığını biliyordum. İlgili değildim fakat sırf yakın arkadaşım uğruna bir çok şeye katlanırdım, en azından şimdiye kadar bu böyleydi. "Tılsım, kupa," diye mırıldandı dikkatimi çekebilmek için. "Asa ve kılıç." Kartları dizmeye başlamıştı fakat düşünceli bir şekilde duruyor, bu haliyle öğrendiklerini hatırlamaya çalıştığını gösteriyordu. Dirseğimi masaya yaslayıp, çenemi de avuç içime yerleştirdim. Bir şeyleri dinlemeye heves ettiğimde ya da tam tersi umursamadığım cümleleri duymak zorunda kaldığımda tıpkı böyle yapardım. Uçurum olan hislerime ortak bir davranış şekliydi. Şimdi heyecandan yoksun ve sahte gülümsemem ikinci vaziyete kanıt niteliğindeydi. Söylediği hiçbir ayrıntıyı gerçek manada dinlemiyor yine de durup izlemem gerekiyor gibi hissediyordum. Demre bazen neredeyse tüm kartları sesli tekrar ediyordu ve bunların bazıları hikayesinin ne olduğunu merak ettirecek garip isimlere sahipti. Savaş arabası, kader çarkı, asılan adam, yıkılan kule, şeytan. İstemsizce içimden tekrarladığım bu sözcüklerin, kartlar arasından en kötü sonuçları çıkaranlar olduğunu düşündüm. Oysa konu hakkında en ufak fikrim yoktu, internette gezinirken karşıma çıkan tarot fallarına da pek güvenip denememiştim. Savaş arabasının gerçekten ölümcül cepheye sürülen bir araç olup olmadığını bilmediğim için hakkında fikir bile üretemiyordum. Kader çarkını düşünürken bunun aslında şans yaver giderse iyiye yorulabileceğini eğer başıma gelenler kadar karmaşık olaylar yaşanırsa da eziyetle sonuçlanacağını az çok tahmin edebiliyordum. Asılan adama dair sadece simgesel bir üzüntü duyarken, yıkılan kule felaket habercisi gibiydi. İnşa edilen kuleler zehir barındırıyorsa yerle bir olması belki harikulade olabilir. İçinde barınmadığınız sürece buna sevinebilirdiniz. Ürperirken üşüdüğümü hissettim. En kötü olanı düşünmeyi en sona bırakmıştım. Şeytan. Kartların, inananlara iyi veya kötü haber getirirken neden bu kadar ürkütücü bir yol izlediğini merak ettim. Elbette küçük kağıt parçalarının, üzerine çizilen renkli figürlerin, ağır kitaplara yazılan anlamların hiçbir suçu yoktu. Hepsi insanların elinden çıkma, büyücülerin zihninden dökülen gizemlerdi. "Mırıldandığın kartların isimleri hep böyle çamur yemiş gibi bir tat mı bırakır?" Demre son kartı yerleştirirken acele etmedi. Şimdi yuvarlak masanın üzerinde toplam yetmiş sekiz tane kart, lacivert tonu parlayarak nizami bir biçimde dizilmişti. Sığmaları için çok az boşluk bırakarak koymuş, zaten bu masada da defalarca kart açtığı da belliydi. Hepsi aynı rengin arkasına saklanmış olsa da her biri bambaşka anlamlar ifade ediyor, hatta iç yüzeyindeki renkler bile farklılık gösteriyordu. Demre bir şeyler söylemeden önce gülümsedi. "Onları nasıl duyduğuna bağlı." Hemen mahmur bakışlarını yöneltti ve bir çocuk gibi ekledi. "Hadi, sadece bir kart seç ve biraz eğlenelim." Omzumu silksem de oturduğum yerden kalkmadım ve Demre'nin yenilişini izlemek zorundaydım. Bu halinden keyif almıyor olsam da daha çok keyif almadığım durum asla geri çekilmemesiydi. Biraz olsun soğutabileceğimi umuyor, içindeki hevesi ancak bu şekilde geçirebileceğimi düşünüyordum. "Tüm bunlar saçmalık," dedim kendi kendime. Tüm bunlar saçmalık ve sen saçmalıyorsun, diyemesem de tam olarak böyle düşünüyordum. Demre gerçekten gerildiğinde yaptığı gibi duraklarını kemirdi. Böyle zamanlarda kanamasını bile umursamazdı. Ayağını titretirken benden tarafa bakmamaya çalışıyordu. Yine önündeki kartlara daldı, ne alıp veremediğimi bilmediği o kartlara.  "Neden başka birine dönüştüğünü merak ediyorum."  Belki de gün boyunca ilk kez aynı fikirdeydik. Tam olarak bu soruyu haykırmak isterken cevabını Demre tarafından beklediğim için boşlukları dolduramadım. Sadece artık gitmem gerektiğini düşünüyor, bir yandan da onu burada yalnız bırakmamak istiyordum. Oturduğum yerden süratle kalkmam yeniden tartışmamıza sebep olurdu ve bu içimden gelmiyordu. Kartlardan birini seçmem hayatımın sonuna denk miydi? Böyle olmadığına, en azından bu kadar basit olmadığına eminken ona sırf kırılmaması için bir şans verebilirdim. En kestirme çözümün bu olduğunu düşünürken hak verip özür dilemek aklıma gelmediği gibi yanlış anlaşıldığımı söyleyip atağa geçmek de istememiştim. Önüme bir asker edasıyla dizilen, hepsinin üzerinde görünmez hançerler bulunan, mavilik maskelerinin altından cadı gülümsemesini işittiğimi düşünürken kendime yakın olan kartlardan birini seçtim. Tam olarak seçtim denemezdi, üzerine sinirle yumruğumu kapamıştım. Vuruşumun etkisiyle elimin altındaki karta yakın olanlardan bazıları birkaç milim kaydı. Demre ilk önce ne olduğunun tam olarak farkında varamadı. Kart mı seçmiştim yoksa bunu asla yapmayacağımı belirtircesine masaya mı vurmuştum? Kayan kartları düzenlerken bir yandan gittikçe beyazlaşan elime bakan Demre, dokunmasa da derimin buz tuttuğunu tahmin ediyor olmalıydı. Amacım aslında her ikisiydi. Hem kart seçip bu kara oyun defterini de kapatmak, hem de içimden gelmediğini ve zoraki yaptığımı belli etmek. Şimdi en gerekli durum hayatımdan oldukça uzak noktadan, anlamının benimle alakalı olmadığı bir sembol çıkmasıydı. Kartı Demre'ye dönük bir şekilde kaldırırken, amacımın aralarından birini seçmek olduğunu belli ettim. Sinirime hakim olamamama rağmen güzel toparlamıştım, keyifle gülümsedim. Demre havaya kaldırdığım karta bakarken duraksadı. Arkasında kitaplığın olduğunu unutup, sandalyesini geriye çekerken dar alanda yayılan sürtünme sesiyle kendine geldi. Adeta geri kaçamamıştı ve o esnada raflarda dizili duran kitaplar teker teker üstüne yıkılsa bunu önemseyecek gibi durmuyordu. "Seçtiğin kart, hayatım boyunca bana asla çıkmamasını dileyeceğim kötülük boyutunda ve bu kart en yakın arkadaşımın kaderine mi denk geldi?" Elimde tuttuğum kartın henüz mavi yüzeyini görüyordum. Demre'nin sarıya çalmaya başlayan ela gözleri ise bir karta bir de bana odaklanıyordu. Kaşları endişeyle kıvrılmıştı ve yutkunduğunu da görmüştüm. Emin şekilde duruşu saniye başı etkisini yitirirken daha fazla dayanamayıp kartı kendime doğru çevirdim. Siyah gökyüzünün altında bir adam yatıyordu. Onu öldüren, sırtındaki on adet uzun kılıçlardı. Yüzü görünmüyor, kanı akmıyor, vücudu parçalanmıyor sadece ölüyordu. En acı vereni de yok olmanın sonunu keskinlikle biçimlendirmekti. Sebebini bilmesem de neredeyse ağlayacaktım. Oysa ben seçtiğime göre eğer inanıyorsam yalnız kendi geleceğim için ağlamam gerekmez miydi? "Kılıç onlusu," diye mırıldanan Demre, kartı evire çevire incelemeyi kestiğimde beni mutsuzlukla izliyordu. "Aslına bakarsan her kartın düz ve ters anlamı vardır. Ne yazık ki elindeki bu kılıç destesi görebileceğin en beter sonuç." İki dirseğini de masaya dayadı ve beni bu şekilde izlemeye devam etti. "Dibe vuruş, mağlup olmak, vazgeçmek, her şeyin çıkmaza girdiği o kırılma noktası, toparlanamayacağın şekilde dağılmak, ölümü gırtlağının içinde hissetmek, felaketler zincirinde boğulmak..." Ona şüpheyle bakmaya başladığımda çabucak toparlandı ve oturuşunu dikleştirdi. "Dediğim gibi ters anlamı da var ve bunlar zıttını işaret eder." Bunca söylediklerinden sonra ne işe yarardı bilmiyordum ama sözünü kesmeden dinledim. "Tüm bunların sonunda iyileşmek, geçmişe kalın bir çizgi çekilmesi, hayata tekrardan başlaman, umudu yeniden hissetmen anlamlarına da gelebilir." Elimdeki kartı sanki kılıçlar batıyormuş gibi sertçe masaya koydum. "Aptal bir sembole inanacağımı mı düşündün?" Yerimden kalktım ve adım atarsam sonsuza kadar yürüyebilecek kadar hızlı akan kanımı hissettiğimden Demre'nin yatağına oturdum. "Düz anlamlarını açıklarken netsin, ters anlamını söylerken bunu ihtimal olarak dile getiriyorsun." İşaret parmaklarımı havaya kaldırıp geniş bir kalp daire çizdikten sonra sesimi kalınlaştırarak ekledim, "Hayatın gerçekten çukurun dibinde, Vera! Ama üzülme belki de yalnızca çocuk parkındaki bir kum havuzunda yüzüyorsundur." Demre beni dikkatle dinleyip, beklemediği tepkilerimi gözlemlerken terslemek yerine hafifçe başını salladı. "Aptal dediğin kartlar ödünü koparıyor çünkü onlara inanıyorsun." Yüzümün kaşındığını hissederken sadece burnumdan soludum ve oturduğum yerden hızla kalktım. Artık hiçbir şeye, yanımdaki herhangi bir varlığa inanmazken bir kağıt parçasına nasıl bel bağlayabilirdim? Onunla yüz yüze gelmemeye dikkat ederek pencere kenarına yürüdüm. Ani bir hareketle yarısı açık olan güneşliği sonuna kadar açtım, içeri dolması imkânsız gün ışığını gözlerimle aradım. Demre'nin üzgün gelen sesinin, "Neden tüm bunlardan ölesiye nefret ediyorsun?" dediğini duysam da cevap vermedim. Alexander'ın işi her ne ise çabucak halledip erkenden döneceğini, arabasını yakınlara bir yere park edip evi gözetleyeceğini düşünmüştüm. Bunu yapmamış olması özgürlüğüme işaretse de şimdi hemen çekip gitmek istiyordum. Hiçbir şey düzelmeyecek olsa da annemin kolyesini avuçlarıma alıp uyuyarak günün yorgunluğu atmayı hayal ediyordum. Buraya geleli kaç saat olmuştu? Yoksa henüz dakikalar mı geçmişti ya da ertesi güne mi girmiştik? Koridordaki guguklu saatin kuşunun bozuk olduğunu hep biliyordum. Küçükken geldiğim günlerde de bu böyleydi ve sanki değişmeyen tek şey bu gerçekti. Peki ya Demre ile aramıza giren mesafenin boyutu ne kadardı? Kuhav'dan gittiğinde kilometrelerce uzak olmamıza rağmen kalbimizin bir attığı, yıllar boyunca yakın oluşumuzu saniyenin yarısı kadar kısa bir sürede düşündüm. Oysa şimdi aynı odada nefes alıyor, birbirimizin suratına baksak en ufak çilleri bile gözlemleyebilir, ritmik nefes alış verişlerimizi dahi duyabilirdik. Peki bunca yakınlığa rağmen neden aramızda aşılmayacak denizler vardı, bu akıntıya kapımızı niçin açmıştık? Ayaklarını sürükleyerek pencerenin önüne gelen Demre, omzuma hafifçe dokundu. Belki şu an yeryüzünde yaşamını sürdüren canlılar arasından en çok Sarah'ı ve onu seviyordum. Yine de anlayamıyordum değişken tavırlarını, yabancı hallerini. "Tekrardan gitmeyi düşünüyorum ve bunu sana günün sonunda açıklayacaktım."   Söylediği karşısında dünyadan gelip geçmiş en hafif rüzgar gibi ona doğru döndüm. Öfkeli değil, sadece bitkince baktım.  "Hatta ben... beraber gidebileceğimizi düşündüm." Gerçekten mümkün olup olmadığını bilemesem de bu teklif bile kalbimin çarpmasına sebep oldu. Oysa kaçmak demek tehlike demekti, beklemek kadar gizemli olmasa da endişe barındırırdı. Heyecanımı belli etmemeye çalışarak, bilmeme rağmen nereye gideceğini sordum. "Geldiğim şehir ve daha birçok yer," derken yüzü ışıldadı. Tam karşıma geçip o da pencereye yaslandı, dışarıda kalan ne varsa onları izlemeye başladı. "Büyükannemin arkadaşları bana her zaman geri gelebileceğimi, üyesi olabileceğim birçok aileleri olduğunu söylediler. Düşünsene, büyükannem ölüyor ve ölmeden önce şu garip havalı arkadaşlarını bana miras bırakıyor. Bu sayede kararım kesinleşirse adını bile bilmediğim yerlere gidip onlarla gezebilmemi sağlayarak bana bir hayat sunuyor." "Sakın onlara eşlik etme!" Kollarım iki yana sarkıtmıştı ve öfkeli mimiklerle tepki vermemeye çalıyordum. "Büyükannenin nasıl biri olduğunu biliyorum, seninle yaşamış olması bile benim için iyi olduğunun kanıtıdır. Ama değişik arkadaşlarını hayal etmek de zor değil. Onlara ayak uydurma. Duydun mu beni? Onlara doğru dünyanın en küçük adımını bile atma!" Kitaplık rafındaki kemik zarları unutmuş değildim. Demre suratını buruşturdu, gözlerini ağır ağır kapatıp açtı. "Bilmediğim yerlere gideceğimi söylerken burada seni rahatsız eden tek şey yanımdaki kişiler. Benim gerçekten nerede olacağımı umursamayıp, yalnızca tanımadığın insanlara kafayı takmışsın. Sen benim en yakın arkadaşım değil misin, Vere?" Bir cevap alamayınca başını hızla sağa sola salladı. "Sanırım değilsin ve biz aslında çoktan battık! Anlıyor musun, aramızda var olduğunu düşündüğümüz o sağlam köprü yıkılmış. Tek bir söz, ufacık bir gitme kelimesini söylemek nasıl bu kadar zor gelebilir sana? Madem hepsinin canı cehenneme kişilikler olduğunu düşünüyorsan bu kokuşmuş yolumda neden sırf beni korumak için eşlik etmeyi göze almıyorsun?" Parmak uçlarını cama vururken dar yolun karşısında gördüğü çöp kovalarına odaklandığında öfkesini bölmedim. "Sen benim hissettiklerimi anlayamazsın çünkü düşündüğün kadar yalnız değilsin. Etrafında peşini bırakmayan, seni tanısa tekrardan yok olduğunda merakla peşine düşebilecek tonla insan biliyorum. Hayat senden iki kişiyi alırken, geride senin için bir kalabalık bırakmayı da hiçbir zaman ihmal etmedi." Gözleri dolarken bunun sinirden kaynaklandığını biliyordum ve dudaklarını ısırdı. "Benim kadar yıkılmış hissetmemen de normal. Çünkü sen istediğin tarafa devrilmeye kalk, seni tutmaya hazır bir kol mutlaka var. Ben ise devrilmekten korkuyorum çünkü yanımda kimse yok! Evet, itiraf ediyorum düşmekten ödüm kopuyor, sanki benim için en büyük felaket yalnız kalmak ve bunun en büyüğüyle deneniyorum. Yaşayabilecek miyim bilmiyorum, Vera. Ama şundan eminim ki senin durdurduğun tarafa yıkılmam da benim için en büyük düşüşlerden biri olur." Demre gözyaşlarını tutuyor olamazdı, bunları söylerken dudakları titrememeliydi. Ela gözleri, tıpkı saçlarında olduğu gibi içine parlak alevleri almıştı. Ne söyleyeceğimi kestiremesem de içim yine paramparça oldu. Onu korumaya çalışırken korkutan taraf, tehlikeli görünen yaka artık bizzat bendim. "Ve şu Arel, şu Alexander, şu farklı kişilikleri barındıran henüz tanışmadığım arkadaş grubunuz!" Demre, serçe parmağını pencere pervazında kaydırırken içinden geçenleri dökmeye kararlıydı. "Hayatın mahvoldu ve daha kötü ne olabilir ki dedirten zamandan sonra bir yıldız gibi parladın. İnsanlar seni paylaşamıyor, hepsi senin asılı kaldığın gökyüzüne bakarken orada süzülmeye can atıyor. Sen ise sadece seçim yapıyorsun, Vera."  Yüzüme soğukça ve sanki başka biriymişim gibi yabancıl gülümseyerek anlatmaya devam etti. "En beğendiğini, dediklerini yapmaya can atacak kadar istekli duranını, yüzü kusursuz yapıdakini, sana en keyifli ve en geniş yaşam alanı sunanı seçiyorsun. Eh tabii, onu kaybetmemek için de neyi severse onu benimseyip, neyden nefret ederse o şeyden uzak duruyorsun." Her şeyi kabullenebilirdim. Benimle fikir ortağı olmamasını, gerçeklere kulaklarını kapatmasını, uyarılarına aldırış etmemesini anlayabilirdim. Fakat artık aramızdaki sorun başka bir boyuta ulaşmış, problemleri örmeye devam etmek için araya alakasız ilmekler atmıştı. Üstelik Alexander'ı sırf zenginliği için seçmiş olduğumu söylemeye çalışması, hatta bunu düşünebilmesi bile Demre'yi bambaşka biri yapardı. Oysa hayatımdan iki kişi çıktığında geride kalan belalar her daim kapımın önündeyken tek başıma savaş vermiştim. Alexander gelmemiş olsa da onu bekleyecek bir köşe bulabilirdim. Hayat bu kadar korkunç, ıslanmak şimdiki gibi üşütmezdi. Gitmek için yeltendim, salondan almam gereken hafif bir kot ceketten başka yüküm yoktu. Son kez gözlerimi diktim, uzun zaman ayrı kalacağımızı ama yine de onu özleyeceğimi bildiğim için bakışlarım yıkıcı olmadı. "Yaşamaya çalıştığım alan kocaman olabilir ama ben aslında burnumun ucundaki nefes kadar yer kaplıyorum." Demre bakışlarıma uyum sağlamamıştı, eskimiş pervaz çok daha önemli olmalıydı. "Bir gün sadece olduğun gibi yaşamaya karar verdiğinde seni almaya geleceğim, Demre. Söz veriyorum." Başımı sağa sola sallayarak yürümeye başladım. Dar salona girdiğimde istemsizce ağlıyordum ve bunu yanağımdaki gıdıklayıcı his sayesinde fark edebilmiştim. Her şeyin bittiği noktaydı burası. Çatı üstümüzde ikiye ayrılıyor ve tepemize yıkılıyordu. Tıpkı kule gibi. Bedenimiz sağlam kalırken, ezilen ruhumuz oluyordu. Demre ve ben yaşamaya devam ederken, arkadaşlığımız ölüyordu. Ceketimi sırtıma geçirirken işitmeyi umut ettiğim ayak sesleri, pes eden ağlama yakınmaları, adımı çağıran utangaç bir çığlık yoktu. İkimiz de bir şeyleri kabullenmiş, hayatımıza canımız nasıl isterse öyle devam etmemizin yolunu bulmuştuk. Kapıyı araladığımda beni yutmaya çalışan soğuk hava belki de düşündüğüm kadar soğuk değildi fakat böyle hissediyordum. İçim üşürken, bedenimi yorganlara boğsam fayda etmeyeceğini biliyordum. Kararlılıkla öne atıldım ve kapıyı kapatmadan önce arkama baktım. Sadece duvar. Yıkılmayan ama ardını görmeye ihtiyacımız olan duvarlardan açık mavi olanı. Havanın nasıl olduğu pek önemli değildi, ilk adımlarımı titreyerek atmıştım. Arkamdan kapadığım kapıyla beraber birçok duyguyu da örtmüştüm. İçeride neyin kaldığını bilirken yürümek, betonlu yolu olan bahçeden çıkmak zordu. Islak zemin ayağımın altından kayıyor, çamurlaşmaya başlayan toprağa yuvarlanmak istemiyordum. Dönüp bakmaya cesaret ettiğimde, Demre'yi pencereye yaslanmış halde görmeyi bekliyordum. Ellerimle açtığım güneşlik sonuna kadar örtülmüş, arkadaşım durduğu köşeden çekilmişti. Gidişimi izlemeyi benden nefret ettiği için mi yoksa duygusal anlamda buna dayanamayacağından mı yapmadığını bile bilmiyordum. Adımlarımı yer yer siyahlaşmış asfalt zemine hızla atarak yürümeye devam ettim. Belki şu iğrenç tatlı evine gidebilir, hiç değilse boğazımda bir şeker aroması hissedebilirdim. Kalbim zifte batıp çıkmışken bunun ne kadar etki edeceğini bilemesem de denemeye değerdi. Çatlak camların ardına bakarken buharlanmış olmaması bile içerisinin soğuk olduğunu gösteriyordu. Sığınacak başka yer bulamadığımdan, ıslanmayı da göze almadığım için yatay uzunluktaki kapı kulpunu indirerek, bulunduğum yerden farklı olmayan mekana adımımı attım. Oldukça geniş bir yerdi fakat masalar ve rengi silikleşmiş sandalyeler az sayıdaydı. Sol tarafımda bulunan tezgaha yönelince zaten olmayan iştahımla buradan bir şeyler seçmek mümkün değildi. Güzel olan tek şey tatlıların isimleri, etiketlerindeki fiyatların düşüklüğüydü. Siyah kıvırcık saçlı kadın sanki bir müşterinin gelişinden memnun değildi. Vakit henüz erken olmasına rağmen kasadan çıkardığı paraları saymakla meşguldü. Anlaşılan günün bu saatlerinde umudunu kaybedip dükkanını kapatıyor olmalıydı. "Ne istemiştin?" diye soran sesi, aslında bunu umursamıyor gibiydi. "Bir bakayım," dedikten sonra hızla tatlılara göz gezdirdim. Kadın tezgahın camekanını sürükleyerek açarken eldiven bile giymemiş, şireli dilimleri elleriyle tutup koyacağını adeta göstermek istemişti. Belki bir dilim çörek, minik porsiyonlardan çilekli kek yiyebilirdim. Satıcı kadının parmaklarındaki beyaz krema bunu asla yapamayacağımı haykırırken midemin bulandığını hissettim. Cam bölmenin en uç köşesindeki ambalajlı yiyecekleri fark ettiğimde adeta sevinçten uçacaktım. Elim boş şekilde çıkmak istemediğimden kendimi zorluyordum ve karşıma çıkan tanıdığım bir markanın ürünleriydi. İşaret parmağımı doğrultup çocuk gibi heyecanlanarak, "Bir kruvasan," dedim ve o pakete sarılmak istedim. Satıcı kadın önlükten yoksundu. İlgisiz bakışlarını devirerek parmaklarını üzerindeki beyaz önlüğe sildi. Kruvasan paketini çıkarırken, sattığı yiyeceğin kendi elinden çıkmamış olmasını dahi umursamamıştı. Meyveli bir kutu içecek istedim ve cebimdeki birkaç doları uzattım. Ellerinde mühim yiyeceklerimi tutarken teşekkür edip kararlı adımlarla dışarı yöneldim. Islanıp ıslanmamak beni telaşlandırmıyor, çünkü masalardan birine oturup düşüncelere dalarken gitmeye karar veren kadın beni uyarmadan kapıyı üzerime kilitleyip yok olacak gibi geliyordu. Bulutlardan kopan küçük zararsız iğneler saçlarıma düşüp, adımlarımın önünü ıslatırken geride kalan eve bakmamaya çalıştım. Sokak tam anlamıyla boştu, herkes toz kaldıran yağmurdan sakınıp evlerine sığınmış olmalıydı. Yol ayrımına geldiğimde, Alexander'ın bu yönden döneceğini bildiğim için yakın bir yerlerde oturmaya karar verdim. Kirpiklerim ıslanırken boş bir dükkanın tentesi altında kalan ve bu sayede kuruluğunu koruyan yüksek duvara doğru gülümsedim. Hiç değilse oturup düşünebileceğim sakin bir mesken bulmuştum. Rüzgârın ve havada duran soğuk akımın etkisiyle donuklaşan betonu hissetmemeye çalışarak oturdum. Kruvasanı yiyemeyeceğimi biliyordum, sadece akşam yemeğinde sofraya oturmayı istemediğim için midemi doldurabilmek amacıyla bunu yapmıştım. Meyveli içeceği damağımda hissederken susadığımı fark etti. Daha güzeli olabilirdi fakat şu an için bundan daha iyisi olamayacağını düşünüyordum. Demre'nin yaptıklarını anlamak güçken, artık aynı şey tavırları içinde geçerliydi. Büyücülerden elbette nefret ederdim, zarfı koyanların onlar olduğuna eminken bu fikre kapılmam yanlış olurdu. Annemi alıp götüren, babamı yok eden yine onlar olmalıydı. O kadar karanlıklardı ki güneşi tepemize koysalar yine de ne olduklarını anlayamayacağımı düşünüyordum. Ne yazık ki Demre de en az o kadar karanlık denizinde yüzüyor, ortak mazimizin güneşi artık bizi aydınlatmaya yetmiyordu. Ayaklarımı sallar vaziyette otururken arabasız yolda elleri cebinde yürüyen, üzerindeki kazağın kollarını sıvamış, kısa dağınık sakalları da tıpkı saçları gibi kestane renginde olan bir çocuk gördüm. O kadar umursamaz görünüyordu ki ıslandığının farkında bile değil gibiydi. "Hey!" diye seslendim. Adımlarını seyrek atan kişi uykudan uyanır gibi irkilerek bana döndü. Burada barınanlara pek benzemesem de yağmurun altında durup, evime sığınmadığıma göre en az kendileri kadar anormaldim. Soru soran bakışlarını yöneltince uzattığım kruvasan paketini fark etti.  Tereddütlü yaklaşımına rağmen paketi atmam için ellerini açtı. Paketi ona doğru savururken, yavaşlığından beklenmeyecek hızda havada kaptı. Teşekkür etmeden arkasını dönüp gitmiş, elindeki yiyeceği inceleyerek önceden çizdiği rotasına doğru seyrek adımlarla yürümeye devam etmişti. Omzumu silkerek içeceğimi bitirmeye çalıştım, tadı gittikçe ağırlaşıyordu adeta. Burada kaç saat oturacağımı bilmiyordu. Keşke Alexander keyifli zaman geçireceğim yanılgısına kapılıp işlerini uzatmasaydı. Yine de gelmeyi fazla geciktirmeyeceğini biliyor, önemli işlerini hızla tamamlayacağını düşünüyordum. Boş kutuyu taşmış çöp kovasına utançla savururken Demre'nin kararlarına saygılı olmanın yollarını aradım. Uzun dakikalar boyunca düşündüm, nereye gideceğini tahmin etmeye çalıştım, daha da önemlisi bunu gerçekten isteyip istemediğine kafa yordum. Sanki hevesleriyle beraber düşünceleri de değişmişti ve nasıl böylesine kırıcı olduğunu anlayamıyordum. Gitmek istediğimiz yönlerin farklılığı kalplerimizi de şekillendirmiş, ismimizin silinip yok olmasına sebep olmuştu. Bunun kısacık zamanda gerçekleşmesi birbirimize olan inancımı basit bir balondan ibaretmiş gibi parçalıyordu. Demre benim sadece burnu havada birine dönüştüğümü sanıyor, yeni arkadaşlıklarım bana en sevdiğim dostumu unutturduğunu düşünüyordu. Gözlerim defalarca dolarken kendi kendime mırıldandım. "Yaşamak, kör bir kuyunun dibinde yalnız kalmaktan daha kolay değil." Düşündüğüm yönden gelen tanıdık siyah arabayı fark ettiğimde oturduğum yerden kalkıp üstümü silkeledim. Karanlık camların ardını göremesem de Alexander'ın şaşkınca bakmaya başladığını tahmin edebiliyordum. Neden burada beklediğimi soracak, halbuki beklemesi gerekenin kendisi olacağını düşündüğü varsayımlarını dinleyecek, sorunun ne olduğunu öğrenmek isteyeceğini biliyordum. Yalancı bir tebessümü suratıma yapıştırıp aracın kaldırımın kenarına yanaşmasını izledim. Dudaklarımda sıkıca tutabileceğimi düşündüğüm gülücüğümü tekrardan sildim. Burada duruşumu, erken çıkıp hava almak bahanesine sıkıştırsam da inanmayacağını biliyordum. Boşuna çaba harcamama, bir şeyleri farklı göstermeme gerek yoktu. Sadece susup oturmam günün özetini, hiçbir şeyin yolunda gitmediğini göstermeye yeterdi. Zaten bir ruh bilimciden gerçekçi hislerimi saklamama imkan yoktu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE