Çiçekler

4556 Kelimeler
Arabaya binmeden önce dünden itibaren hüküm süren yağmurun azalmasıyla yeryüzüne yayılan eşsiz kokunun tadını çıkarmak ister gibi yavaş ilerliyorduk. Adımlarımız sırf bu yüzden mi seyrekti ya da içimizden gelmediği için bir yere beraber gittiğimizden mi isteksizdi bunun cevabını tam olarak bilmiyordum. Dün akşam yemeğini geniş masada kusursuz bir şekilde yemiş, keyifsizlik örtülmeye çalışılsın diye misafirimizi elimizden geldiğince eksiksiz ağırlamıştık. Demre'nin hemen ertesi günü aynı şekilde bizi davet etmesi ve bunu açıkça kendiliğinden onaylaması, tekrardan bir araya geleceğimiz için beni mutlu ederken Alexander tarafından durum görüldüğü kadar hafif değildi. Gözlerini dünyaya açtığı ilk gün mühürlenen, henüz kundağındayken amaçları kulağına fısıldanan birinin, düşman olduğu türün sevdiği oyunlarla sabrının sınanması unutmak için çaba harcaması gereken bozuk bir tat olarak kalacaktı. Alexander garaj kapısına doğru yürürken birkaç adım geriden gidiyordum. İçeriye girmeme gerek olmadığı için kollarımı birbirine bağlayıp bekledim. Günün nasıl geçeceğini endişeyle merak ederken, toprağın üzerine serpilmiş kuru yapraklara basıp ezilme sesini andıran çıtırtıları dinliyordum. Toprak güçlüydü ve çamurlaşmayla mücadele etmeye çalışır gibi sertti. Derin derin solurken, şimdi durduğum yerden evin girişi izledim. Sanki tıpkı dün olduğu gibi kapıdan çıkıyordu Arel, suratındaki hoşnutsuzlukla özgürlüğüne kavuşuyordu. Arkasından aceleyle yetiştiğimde ona bağırıyordum ve ayrıntılarını hatırlamadığım kelimeler söylüyordum. Arel geri dönüyordu, Arel kırıcı olmaya devam ediyordu, Arel tekrardan sırtını çeviriyordu, Arel yeniden gidiyordu. Dudaklarımın içini ısırırken kendimi anımsamayı da ihmal etmedim. Vera geri dönmesini bekliyordu, Vera kılıç gibi batan haykırışlarına cevap bulabilmek için duraksıyordu, Vera onun sırtını izliyordu, Vera öylece geride kalmakla cezalandırılıyordu. Gözlerimi sımsıkı kapatıp taze hatıralarımı unutmaya çalışırken başımı hızla sağa sola salladım. Geçmişe bağlı kalmaktan nefret ediyordum çünkü artık sonlanan her gün kötü bir geçmişti. Dalgınlıkla başımı kaldırdığımda, bahçenin uzak köşesinden yürüyen yaşlı kadını izledim. Evin bahçe duvarları yoktu ve koskoca orman sadece buranın sahiplerine aitmiş gibi sınır belirten herhangi bir telden de yoksundu. Bastonuyla yürüyen kadın gezintiye çıkmış bir rahatlıkla hareket ediyor, pamuklar asılmış gibi duran bembeyaz başı yavaşlığından kıpırtısız duruyordu. Daha önce buralarda görmediğime emindim. Emin olduğum diğer bir şey ise hava şartları kötüye giderken bu yaştaki birilerinin dışarı çıkmayı pek sevmediğiydi. Merakla incelemeye devam ederken motorun çalışma sesini işitince güçlükle de olsa arabanın yanaşmasını bekledim. Alexander'ın SUV model aracına binerken ortamın sıcacık olduğunu fark edince içim ısınsa da diğer bir yanım soğuk kalmıştı, yalnız yürüyen yaşlı kadını düşünüyordum. Yolcu koltuğuna otururken dikkatle ön camdan dışarıyı incelemem, Alexander'ın da merakla o yöne bakmasına sebep oldu. Ağaçlığın seyrek olduğu açıklıktan onlara gelen kadını kolaylıkla fark etti. Motoru çalıştırınca direksiyonu o tarafa yöneltip acele etmeden arabayı sürmeye başladı. Birkaç saniyede yaşlı kadına yakın olan yere ulaştığında durdu, yan penceresini açıp gülümsedi. "Merhaba, Bayan Martha. Aslında çoğu kez denk gelmiştik, ben Alexander. Korkarım ki hava yürüyüş yapmak için uygun görünmüyor, sizi eve bırakmamı ister misiniz?" Yanına yaklaşan arabadan uzaklaşmayan ama memnuniyetsizce bakan Bayan Martha, dudak kenarları daha fazla kırışacak şekilde yüzünü buruşturdu. Kahverengi bastonunu öne doğru sallayıp, "Yoksa çamurda ilerleyemeyecek kadar güçsüz olduğumu mu düşünüyorsun?" diye sordu huysuzlukla. Alexander onu zorla arabaya alıp götüremezdi, omuz silkmekle yetindi ve tekrardan gaz pedalına yöneleceği sırada söze girerek onu durdurdum. "Özür dileriz, böyle gerçek dışı bir durumu ima etmek istememiştik. Her an yağmur yağabilir ve gördüğümüz kadarıyla şemsiyeniz de yok. Önce ıslanacak, sonrasında üşüyeceksiniz. Erkek arkadaşım sağlığınızın bozulmasından endişe duyuyor." Yanaklarımın içini ısırdım. Neden erkek arkadaşım demiştim ki? Yarım gülümsemem, dalgalı saçlarımın çevrelediği yüzümdeki samimiyet Martha'nın hoşuna gitmiş gibi gözleri ışıldadı. Kendi üzerindeki yeşil renk örgü kazağına bakarken, mont giymediğinin farkına da sanki o an vardı. Kabullenen bir tonlamayla, "Aslında gittikçe soğuyan havaya hazırlıklı değilim," dedi. "Fakat evim o kadar da uzak değil, yürümek bana iyi geliyor. Uzun süre çiçeklerimin başında oturduğum için kısa süreli gezintiler yapıp bacaklarımı açmam gerekiyor." Yeniden bana baktığında gülümsedi. "Çocuklarımın başında oturmak, evime yayan gitmemi isteyeceğim kadar önemli." Daha önce evcil hayvanlarına çocuğum diye hitap edenleri görmüştüm ve bu hep kalbimi ısıtmıştı. Şimdi ise karşımda çiçeklerini evladı olarak gören biri vardı. Yalnız kalbim değil geleceğe olan umudum bile ılımlı bir hale bürünmüştü. "Dünya çalı çırpıya dönerken evini bahara çevirenlerdensiniz demek." Yaşlılarla nasıl konuşmam gerektiğini biliyordum. Aslında düşünüldüğü kadar huysuz değil aksine birçok konuda daha duygusal ve inceydiler. Ortak bir konuya eriştiğimizden dolayı heyecanlanan Martha, titreyen eliyle gittiği yönü işaret etti. "Delikanlının evinden sonraki ilk ev. Senin gibi genç bir kızın koşarak geleceği kadar yakın. Çocuklarım öyle çok ki, her bir yaprağının tozunu almak veya ölçüyle sulamak tek uğraşım olsa da bunu yapmak beni bazen yoruyor. Baştan uyarayım küçük hanım, bahçemi ziyaret etmek için gelirsen toprakları eşelemeni de isteyebilirim." "Biraz incinmiş olabilirim, Bayan Martha. Yıllardan beri komşunuzum ve bana daha önce çiçekleriniz olduğunu söylememiştiniz. Şimdi itiraf etmiş olmanıza rağmen Vera'ya teklifte bulunup beni davet etmemeye kararlı görünüyorsunuz." Alexander'a döndüğünde gülümsemesi azalan Martha, bunu asla yapmayacak şekilde sert duruyordu. İnkar edemezdim ki konuşmasında saygılı davranmıştı. Tekrardan bana döndüğünde sebepsizce gülümsedi. "Eğer gerçek bir bahar bahçesi görmek istiyorsan yanında duran çiçeğe bakman senin için yeterli olacaktır." Hayatın tadını almaya izin verdiği en güzel duygu, yalandan uzak saf sevgiydi. Asırlık hayatındaki hatıraları kafasına doluşurken ağır ağır yürümeye başladı. Oturduğum koltuğa mıhlandığımda, Martha'nın geride bıraktığı boşluğa bakıyordum. Direksiyonu tutarken boşta kalan eliyle radyoda müzik kanalı arayan Alexander, bakışlarını eğmeden önce göz ucuyla bana bakmayı da ihmal etmemişti. Kucağımda birleştiğim ellerimin ısıtıcının açık olmasına rağmen buz tuttuğunu hissedebiliyor, elmacık kemiklerime dökülüp yüzümün bir kısmını kapatan saçlarımın yanaklarımın kızarıklığını örtmeye çalışmasını sağlıyordum. İnsanların böyle bir yakıştırma yapmasına da sebep olan bendim. İlk önce karnavala gittiğimizde diğer çiftler gibi görünmüş, daha sonra mecburiyetten Sarah'a da öyle olduğumuzu açıklamış, aynı gün Demre ile yaşadığımız karşılaşmamızda gidişatı tehlikeye atmamak için bu duruma sığınmıştık. Oysa Martha böyle bir şeye takılmayacak kadar umursamaz, Alexander ile benim ne olduğumuzla ilgilenmeyi istemeyecek kadar huysuzdu. Tüm bu özelliklerin gözler önünde olmasına rağmen onun için, erkek arkadaşım demiştim ve sanki evren gerçekten beraber olmamız için uğraşıyordu.  Elimde olmadan utanırken bunun sorumluluğunu üstlenmek zorundaydım. Erkek arkadaşım olduğunu alışkanlık gereği söylediğim için kadın buna hemen inanmış, görünen resimdeki eksik parçayı da kendisi tamamlamıştı. Çiçeklerle donattığı evine davet etmişti ve gerçekten gitmeli, renklerle kokunun harmanlandığı hayat ortamında nefes almalıydım. Alexander konuşmadan arabayı sürerken, oturduğu koltukta geriye doğru dönüp arka camdan gittikçe küçülen yaşlı kadını izledim. Nasihati bittikten sonra yüzümüze bakmadan, kastan yoksun bacaklarıyla ne kadar süratli gidebilirse o kadar acele yürümeye çalışmıştı. Görüş açısında sadece beyaz bir bulut gibi duran saçları, üzerindeki geniş yeşil kazağı kalınca, "Garip biri," diye fısıldadım. Radyoyu açtığını fakat sesin kısık kaldığını fark etmeyen Alexander seyrek trafiğin içinde sükunetle yol almamızı sağlıyordu. "Huysuz bir ihtiyardan çok daha fazlası. Unutkanlık hastalığı olduğunu biliyorum, benimle sohbet edip bunları açıkladığını düşünme çünkü tahmin edersin ki aramız hiçbir zaman iyi olmadı." Şerit değiştirmeden önce kısa bir an bana baktıktan sonra ekledi. "Bir zamanlar bakıcı olarak alınan kadın yanlış adrese gelince öğrendim bunları ve elimden geldiğince yardım etmek istediğimi söyledim. Çocukları bunu kabul ederdi bence fakat kendisi istemezdi. İri yarı bir adam bazen ağaçlığın çaprazındaki trafonun önünden beyaz bir fordla geçiyor. Ne yazık ki bu zamanlar oldukça seyrek, sanırım çiçekleriyle konuşmaktan kendi evlatlarına zaman ayırmıyor." "Belki de çocukları ona yeteri kadar zaman ayırmıyordur." Alexander'ın olaya bu açıdan bakmamış olmasına inanmak istemiyordum, oysa insanları kolaylıkla algılayabilirdi. Bozulmamış saçlarını düzeltirken, "Kim bilir belki de," diyerek tekdüze bir şekilde haklı olabileceğimi belirtti. Ailem benden koparılmadan önce Kuhav'ın öğrenci doluluğuyla göze çarpan, küçük renkli işletmelerin sıralandığı, yaşı ilerlemiş bireylerin bile sokakta top oynayabileceği kadar neşeli bir mahallesinde yaşıyordum. En azından küçükken gözlerimi böyle bir mekana açmıştı, hayatımın en güzel döneminin çocukluk zamanları olacağını bilmeden ama yazgımı hisseder gibi tadını çıkararak serpilmiştim. Demre'nin evinin yakın oluşu da o dönemlere aitti. Arkadaşım bambaşka bir eyalete giderek her şeyi yarıda bırakmak zorunda kalmıştı. Büyükannesinin acı ölümü sonunda geri dönmüş fakat güzel evlerini kararttığını düşündüğü ebeveynlerinden uzaklaşmak uğruna oraya yerleşmeyi reddetmişti. Büyükannesinin eski evi Kuhav'a çıkan bir otoyolun sınırlarına yakın geçiyordu ve bu bile içimi paramparça etmeye yetiyordu. "Hatırladığım kadarıyla telleri kırılmış basketbol sahasından sola dönüyorduk." Alexander, uzun süre bir yerlere daldığımda beni rahatsız etmemeyi öğrenmişti. Gözlerimi kırpıştırırken, "Evet buradan sola, sonrasında tatlı evinden sağa döneceğiz," dedim dalgın bir sesle. Alexander suratıma bakarken arabayı daha hızlı sürmekle yavaşlamak arasında gidip geldi. Böylesine terk edilmiş duran, çöp konteynerlerinin bile boşaltılmakta acele edilmediği, evlerin sıvasının dökük olduğu ücra bir mahallede tatlı evi olacağı garipsenirdi. Üstelik renkli şekerlemeler, soslu atıştırmalıklar yiyecek gibi duran yoğun kalabalıktan ya da annelerinin eteklerini çekiştiren çocuklardan yoksundu. Gördüğümüz tek tük gençlerin de kiminin kafası kazılı kiminin ise oldukça tezat bir şekilde saçları uzundu. Onların da tatlı yemeği pek tercih etmediğini düşünürken, sözünü ettiğin ve kirli tabelasından da anlaşıldığı kadarıyla bahsettiğim kafenin önünden geçtik. İstemsizce yolcu penceresinden dışarıya göz attığımda, çatlak camlarına ve süpürülmemiş merdivenine bakılırsa buranın çok da 'tatlı' evi olmadığına ben de ikna edilmiştim. "Yalnız yaşamak için daha uygun bir yer seçilemezdi," diye mırıldandı. Ona hak vererek gülümsedim ve Alexander'a kahverengi duvarları göze çarpan tek katlı evi işaret ettim. Heyecan dalgasıyla yerimde kıpırdanırken, yavaşlamaya başladığımızın farkına vardım. En az elli metre kala durduğumuzda, ne olduğunu anlamak için kaşlarımı çattım. "Burası beyaz bir ev, kahverengiye dönüşmesini bekleyeceksek korkarım bunun kendi kendine gerçekleşeceğini sanmıyorum." Alexander kararsız kalıyor gibi görünse de düşünce terazisine daha ağır gelen tarafı dinleyerek motoru durdurdu. "Sanırım ben bunu yapamayacağım." "Bir anda araba sürmeyi unutmuş olamazsın, öyle değil mi?" Çarpık bir şekilde gülümsememe Alexander uyum sağlamamıştı ve onu zorlayamayacağımı fark ettim. "Neden gelmek istemiyorsun?" Nedenini çok iyi biliyordum. Dün bile üstün bir performans sergileyerek sancılı sürece katlanmıştı ve bugün aynısının olacağı yüksek bir ihtimaldi. Alexander gözlerini soluk kahverengi eve dikerek, "İlgiyle anlattıklarını merakla dinleyebilmem mümkün değil," diye fısıldadı. "Önceki gün söylediği her şeyi şaşkınlıkla karşılayacak kadar hazırlıksız yakalanmıştım. Bugün ise ağzından dökülecek her kelime sadece kendimi rahatsız hissetmeme sebep olacak ve Tanrı aşkına, bunu yapmaktan vazgeçecek gibi durmuyor. Bak Vera, o senin arkadaşın ve onun tehlikeli olmadığını biliyorum. Yine de kendi sinir sistemim için olabildiğince uzakta kalmalıyım." Alexander'ın kahverengi kiremitleri sanki gözleriyle parçalıyor gibi bakışlarının, eğitimini aldığı savunma mekanizması sonucu olduğunu biliyordum. Yine de bu konuda kırıcı olmaması, her şeyi bir kağıdı yırtarcasına parçalamaması bile birçok şeyden ödün verdiğini gösterirdi. "Bir merhaba bile demeyecek misin?" Buna gerek olmadığını belli edercesine dudaklarını kemiren Alexander, "Acil bir işimin çıktığını söyleyebilirsin," diyerek kararının kesinliğini bildirdi. "Seni buradan izleyeceğim, içeriye güvenle girdiğini gördükten sonra gidebileceğim bazı yerlere uğrayacağım. Demre ile geçireceğin süreçte rahatsız etmeyeceğimden emin olman için söylüyorum bunları. Güneş batarken de tam burada olurum." Birilerinin zaman çizelgelerine ya da günlük planlarına göre hareket etmekten hoşlanmasam da hayat bana hep sevmediğim durumları sunduğu için ayaklarımı istemsizce yere vurarak başımı salladı. "Pekâlâ, güneşin batışında ben de bu noktaya geleceğim. Anlaşıldı." "Vera." İnmek için hareket edeceğim sırada Alexander'ın sesiyle tekrardan ona döndüm. Son uyarıları yapmak için ayarlanan bu ses tonunu çok iyi tanıyordum. "Demre'ye hiçbir şeyden bahsetmemelisin. Mühürlülerle gerçekleşen karşılaşmandan, ruhun ile ilgili herhangi bir detaydan, Byssa denen cadıdan ve hatta kabuslarından bile. Bunlar artık hayatının saklaman gereken parçaları, biliyorsun." "Kendi hayatım umurunda bile değil çünkü yaşamıyorum. Sadece arkadaşımın akıl sağlığı için ona bunları anlatmayacağım." Arabadan inmem gerektiği halde camı açıp Alexander'ın söyleyeceklerini duymayı bekledim. Başını iki yana sallarken, "Kendi hayatın senin umurunda değilken başkalarının aklından çıkmıyor olabilir," dedi kollarını direksiyona dayayıp. "Senin peşinde olan gölgelerin farkındayız, kastettiklerim onlar." Gözlerini kaçırması kendini ele veriyordu, benim için her zaman endişelenecekti. "Zarftan bile bahsetmemelisin, olayların başladığı o nokta en mühim olanı." İsteksizce başımı sağladığımı görünce kaşlarını çattı. "Bu arada her zaman asıl konumuz olan zarf nerede?" Yırtıp yakmayı dilerken sakladığımızı anımsayıp, "Sare'nin evinde, benden uzakta ama hâlâ kötülüğünü koruyarak yaşıyor," derken o kağıt parçasını yok etmek istediğim belli oluyordu. "Sence onu yanında taşıman gerekmez mi? Birilerine emanet etmemen daha iyi olabilirdi." İlgisizce saçlarımı kurcaladım. "Değil yanımda taşımak, o kağıt parçasını görmek bile istemiyorum. Sırf bu yüzden Sare'nin odasında, parkenin altına gömdük. Umarım oradan cehenneme kadar iner." "Doğruluğundan emin değilim," diye söylendi. Anlamadığım belirten bir ifadeyle ona baktığımda söylediğinin mantıklı olduğunu vurgulamak ister gibi ellerini iki yana açtı. "İstersen gidip alabiliriz ve o sende kalır. En azından bizim yanımızda." Bizim derken duraksayarak söylemişti. "Mümkün değil," dedim inatla. "Sare Edinburgh'a gitti ve anahtarımız yok." Artık Demre'ye sığınmak isterken gerçekten arabadan inme vaktim gelmişti. Kaybettiğim her saniye adeta özgürlüğümden çalınıyordu. "Bir yerlere uğrayacağını söylesen de adım gibi eminim erkenden buraya geri döneceksin, saatler boyunca evi gözetlemeye devam edeceksin." İçten gülümsemeyle arkasına yaslanan Alexander, "Gerçekten acil bir işim var, üstelik bugün halledebilmem bile büyük bir başarı olur benim için. Bu konuda kaygılanma hatta hava karardığında gelmiş olmam bile seni şaşırtmasın," dediğinde kusursuz dişleri tamamıyla ortaya çıkmıştı. Onu keyifli haliyle geride bırakacağım için huzursuzluğum azalırken acele olan işini merak etsem de bunu düşünmemeye karar verdim. "Öyleyse herkes görev başına," dedikten sonra kapı kolunu çektim. "Vera, dur." Alexander bir kez daha tam ineceğim sırada engel olmuştu fakat bunu umursamadım. "Ben diyecektim ki, bugün Bayan Martha haklıydı." Söylediklerimden bir şey anlamazken saç tutamımı kulağımın arkasına ittim. Bana odaklanan gözlerinin etrafındaki daireler daha koyu bir mavi olsa da içindeki gerçek rengi görebileceğim kadar derin bakmıştı Alexander. "Gerçek bir bahar bahçesi görmek istediğim zaman yanımdaki çiçeğe bakmamın yeterli olacağı konusunda." Midemde uçuşan kelebeği öldürmek isterken ne yaptığımı bilemeden parmak uçlarımla oynadım. Söylenebilecek bir söz olmadığını bildiğimden daha fazla bekleyemeyeceğimi fark ederek teşekkür bile edemeden arabadan indim. Kapıyı sessizce kapattıktan sonra açık olan pencereye başımı indirip, "Dikkatli ol," dedim içten bir sesle.  Heyecanımın başka bir sebebe dayandığını düşünerek yürüdüğüm için farkında olmadan oldukça hızlı hareket ediyordum. Görüş açımdaki kahverengi ev sanki bitiş çizgisiydi ve görünmez rakiplerimle hırçın bir mücadeleye girmiştim. Alexander benim neden çiçek olduğunu düşünüyordu ki, gri renkli bir çiçeğin olabilmesi mümkün müydü? Görünen o ki Alexander hayatı siyah beyaz karşımı olan bu renkte yaşamaya alışmıştı ve bunu biraz kolay hale getirmiş olsa sanırım ben de öğrenebilirdim. Sırtımda safir mavisi bakışlarını hissedebiliyordum. Gülümsüyor muydu yoksa çoktan başka düşüncelere mi dalmıştı? "Ya da," diye fısıldadım kapıya yaklaştığında. "Demre'yi de görebilmek için bekliyor." Mideme kramplar girmeden bu kötü düşünceyi uzaklaştırmalıydım. İkisinin arasında düşündüğüm gibi rüyalara konu olabilecek güçlü bir çekim yoktu, aksine itme kuvvetiyle kaçmak isteyen bambaşka kişilikler oldukları ortadaydı. Ayrıca bu konuda bir şeylere kafa yormam dengesizlikti ama ucu bana dokunabileceğinden endişe duymakta haklıydım. Derin derin nefes alırken yoldan geçen kamyonu, onu takip ederken son ses müzik çıkaran aracı, uzakta bir yerde tınıları duyulan kavga seslerini dinledim ve küçük yumruklarla kapıyı tıklattım. İçeriden gelen adım sesleri daha çok keyifle yapılan koşmayı andırıyordu, benzerlik teşkil ettiğini düşünmek istemesem de. "Hayır, rüyamdaki gibi merdivenden çıkmıyor," dediğim sırada gözlerimi sımsıkı kapatmıştım. Bozulan psikolojimde benim bir payım olmadığına kendimi inandırırken göz kapaklarımı araladığımda Demre'yi karşımda buldum. Konuşmasına izin vermeden boynuna atladım, dostuma sıkı sıkı sarıldım. "Sen iyi değilsin." Nelerle uğraşmak zorunda kaldığımı bilemese de kara bulutların tepemde döndüğünü hissetmişti. Belki Demre fırtınayı durduramazdı benim için en güçlü şemsiye olmaya hazırdı. İçeriye davet edilirken, liseye bile gitmeden önce geldiğim bu minik evin hatıralarını düşünmeden edemedim. Paslanmış eşikten ilk geçişimde rengarenk uzun çoraplarım ve beyaz converse ayakkabılarım vardı. Bileklerimde Demre'nin simli kalemle çizdiği dövmeler, saçlarım bozulmak üzereymiş gibi duran at kuyruğu şeklinde toplanmış, üzerimde anlamını bilmediğim İtalyanca yazılı bol bir tişört ile çekingenlikle konuk olmuştum. Demre'nin büyükannesini de ilk kez o gün tanımış, yanık teni ve asla yaşlanmayacak gibi duran sağlam bedenini o zaman görmüştüm. Daha sonra bu detayları unutabileceğim kadar görüşmemiş olsak da Demre'nin annemi ısrarlara boğması sonucunda lise zamanında birkaç defa daha gelmiştim. Fakat babam buralar tekinsiz olduğu için gece kalmama müsaade etmemiş, gidişler ve dönüşlerde daima yanımda olmuştu. Şimdi bir benzeri, diye geçirdim aklımdan. Alexander her ne kadar gelmek istemese de bunu benimle paylaşmamış ve beraber gitmemizi sağlamıştı. Günün sonunda yine birlikte geri döneceğimizi belirtmiş, kalbimi güvenle doldurmaya çalışmıştı. Buna ihtiyacı olmadığımı haykıramazdım. Dünyadan değil içinde barınanlardan korkuyordum. Tüm insanlığı suçlamanın hem yersiz hem haksızlık olacağının da bilincindeydim. Sadece karanlık olanlar, her bir üyesi olmak üzere, eline bir kılıç alıp karşıma dikilecekleri kadar tanımış olmalıydılar. Demre içeriye çekiştirirken acelesine rağmen sokağın ucuna bir bakış atıp Alexander'a kısa mesajımı vermek istedim. Boynumu merakla uzatsam dahi siyah arabasını görememiştim, durakladığımız yer boşluktan ibaretti. Oysa içeriye güvenle gireceğimi gördükten sonra gideceğini belirtmişti, söylediklerine göre şimdi orada olması gerekirdi. Demre derin bir iç çekmeyle kapıyı örterken, ben sadece Alexander'ın bu kadar acele olan işinin ne olduğunu düşünüyordum. "Biliyorum zengin semtimin kırık kaldırım taşları bile güzel, tekerleği patlamış bisikletlerden de gözünü alamadığının farkındayım. Ama bu kadar hayranlık yeter, artık benim de burada olduğumu gör!" Onun kollarını birleştirmesini izleyerek imalı sözlerini dinledim. Kendine büyük geldiği belli olan pantolonun paçalarını kıvırdığını, siyah kazağında gizli tutmaya çalışmadığı söküklerini görebiliyordum. İstemeden de olsa suratım buruşmuştu, benim tanıdığım Demre kendinden böylesine vazgeçmezdi. "Sanırım kötü giyinenleri almıyorlar," dedim kinayeyle. "Ya, değil mi? Sen de bu sayede içeri girmiş olmalısın." Umursamaz bir şekilde koridorda ilerleyen Demre'yi izlerken kendi kıyafetlerime bakmadan edemedim. Moda anlayışı sıfırlanmış olsa da en azından kafasının söz savaşları yapmayı seven bölümü faaliyetini sürdürüyordu. Bu bile aklını kaçırdığını düşünmemem için yeterli olabilirdi. Yanına geldiğimi görünce, "Her şey bir tarafa Vera," diyerek koltuğa oturdu Demre. "Bana anlatmadığın ne varsa artık ortaya dökmeni istiyorum. Seni neyin rahatsız ettiğini bilmiyorum, ben yanındayken bile rahatlayamıyorsan tahmin ettiğimden çok daha ciddi problemler var demektir." "İki sene önce ilk kez şimdi gelmedin mi, Demre? Babamın ölümünden sonra kendimi toparlayıp, annemin kaybına alıştığımı mı zannediyorsun?" Ona baktığımda söylemiş olduğum itirafı beklemediğini görebiliyordum. Bela çukuruna düşmeden önce gerçekten tam olarak da böyleydim. Yerdeki küçük paspasın sarı püsküllerine gözünü dikerek konuşan Demre, "Bana kızgın olduğunun farkındayım," dedi yenilmiş bir tonlamayla. "Geri dönmeyerek seni acılarınla yalnız bıraktım. Kendimi acılara atmaya korkmamın cesaretsizliğindendi." Omzunu sıvazladığımda, "Düşündüğün kadar sorun değil," dedim gülümseyerek. Dünyada birileri kendi için bir şeyler yapmaya devam etmeliydi. Yutkunurken başını salladı Demre. "Özür dilemeyeceğim. Çünkü önce kendimi affetmem, daha sonra senin karşına çıkmam gerekir." Sesindeki pişmanlığın farkında olsam da başıma gelen her felaketle mücadele etmekten yorulmuştum. Böylesine yorgunken bir de insanların ne düşündüğüyle ilgilenemezdim. Hayat bana gerçekleri sunarken kibar davranabilmem zordu. Fakat çok iyi biliyordum ki karanlık denen kavram kocaman bir kazanda somut hale gelseydi ona bu acıdan bir kepçe dahi vermezdim. Sadece uzaktan da olsa izlenildiğimi bilmek isterdim ya da kazana tepetaklak düşerken birilerinin yetişebilmek için koşmasını. Oysa bunu yapan olmamıştı ve kazan kafamın üstüne çevrilirken altında kalmış, uyandığımda gözlerimi sonsuzluğa açmıştım. Ruhumun gri olduğunu bildiğim kadar hayatımın zifiri renge dönüşünü de izlemiştim. "Alexander neden gelmedi?" Omuz silktiğimde, "Erteleyemeyeceği bir işi çıktığı için geri dönmek zorunda kaldı. Hem dert değil biliyorsun böyle daha rahat konuşabiliriz," diyerek kafamda kurduğum şekilde yanıtladım. "Ne yani tüm çikolatalı krepler bize mi kaldı?" Demre sanki tadını alıyormuş gibi diliyle dudaklarını yalamıştı. Gelirken gördüğümüz tatlı evini düşünürken iştahımın kaybolduğunu hissetsem de Demre oldukça aç görünüyordu. "Harika bir konuk yemeği sipariş etmişsin, bu kadar hazırlığa gerek olmadığını biliyorsun." Gözlerini deviren Demre, "Sipariş etmedim kendi ellerimle yaptım," dedi kırgın bir sesle. "Tavayı yaktığım o gün asla yemek yapmayacağımı söylemiştim ama yaşamaya devam etmek için buna mecbur olduğumu fark ettim." "Krepleri yemek olarak görüp sadece onunla besleniyorsan çok da yaşamaya devam ediyor sayılmazsın." Koluma hafif bir darbe aldığımda, onun yenilmişliği karşısında sadece saklayamayacağım kadar güldüm. Demre keskin cümlelerle atağa geçemiyorsa yumruğunu savurmakla yetinirdi ve bu benim kazandığım bir savaş demekti. Küçük penceresinden güneşin vurduğu mutfağa yönelen Demre'yi takip ederken yanından geçtiğim eski komodin, daima karanlık olan dar koridor, kendinden ayakları olan kocaman bir antika saat, mavi duvarında asılı duran çerçeveler ölü bir kadına aitti ve bu içimi ürpertti. Adımlarımı hızlandırıp Demre'ye ulaştığımda, "Burada yaşamaya gerçekten alıştın mı?" diye sormadan edemedim. Arkası dönük durduğu için kızıl saçlarının uzunluğu belli oluyordu. Bilekleriyle alnını kaşırken, "Alışamadığım tek şey onun yokluğu," dedi dalgınca. Büyük bir tabağa koyduğu krepleri daha küçük olan iki cam tabağa ayırırken eline bulaşan çikolatadan kıvamını tutturduğunu anlamıştım. Yemek yemeyi severdim ve krepleri sadece küçük atıştırmalık olarak görürdüm. Demre ise bunları doyabileceği kadar yeterli bulduğu, başka yemek yapmayı da çok iyi bilmediğinden bizim için tatlı bir atıştırmalık olacaktı. Elinden geldiğince hazırlık yapmak isterken sadece kreplerde tecrübeli olması onun suçu olamazdı. Şahit olduğum kadarıyla annesi de büyükannesi de mutfağa girmesini istemezdi, aşçılıklarını daima kendileri konuştururlardı. Elindeki tabakları masaya bırakırken, "Ortaya bir mum koyarsam sen de bana romantik bir akşam yemeği borçlu olursun," derken düşürmemeye çalıştığı belli oluyordu. Mutfak dolaplarına yapıştırılan çizgi film çıkartmalarını incelemeye dalmıştım. Demre özellikle izin verilmeyen ya da en çok sevilen mobilyaları çocukken mahvetmeye bayılırdı, bir zamanlar bu alışkanlığı bana öğretmişti. "Tabağımı bitirme zorunluluğum yok, öyle değil mi?" Demre çoktan yemeğe başlamıştı ve ağzı dolu bir şekilde konuştu. "Eğer buraya gelmezsen bitirmek zorunda kalmayacaksın çünkü hepsini sırtına fırlatacağım." Saçlarımın çikolataya bulandığını hayal etmek istemediğim için sözünü dinleyip geniş adımlarla sandalyeye ulaştım. Demre zayıflamış olsa da iştahı iyi görünüyordu ve toparlanma sürecinde olması bile onun adına sevinmemi sağladı. Tabağımla bakıştıktan sonra, "Pekâlâ," diye mırıldandım. "Ben elime bir krep aldığımda sen de eline telefonunu alacaksın ve ambulansı arayacaksın, anlaştık mı?" Daha fazla dayanamayan Demre, sert bir şekilde önümdeki tabağı çekti. "Anlaşılan sevgilin seni fazla şımartmış, güzel yemeklere alışkın olduğun için bunu yetersiz buluyorsun." "Özür dilerim sadece kelime hatası yaptım," diyerek iki elimi havaya kaldırdım. "Eline telefonunu al ve Sarah'ı ara, bu konuda şaka yok." Tabağımı tekrardan önüme çekerken daha fazla bekleyemeyeceğimi anlayıp iştahla yemeğe koyuldum. Tahmin ettiğimden çok daha lezzetliydi fakat bunu açıklamayı sonraya bıraktım. "Doğru mu anladım, beni Sarah'a mı şikayet edeceksin?" Başımı sağa sola sallamam üzerine ciddi olduğumu anladı, elbette şikayet etmeyeceğimi biliyordu. Alexander varken teyzemle rahat konuşamıyordum. "Şu teknolojik aleti kullanmamakta kararlısın yani?" Demre telefonu getirmek için salona gittiğinden sesi uzaklaşırken, "Yüzyıllar öncesinden süregelen savaş beni bulmuşken hangi teknoloji yeterli olabilir ki," diye kısık sesle söylendim. Sarah ile konuşmaya ihtiyacım vardı, nasıl olduğumu ve şimdi nerede olduğumu bilmesini istiyordum. Alexander'ı sevmesi benim için meraklanmayacağı anlamına gelmezdi aksine daha çok düşünürdü iyi olup olmadığımı. Dudaklarımı peçeteyle temizlerken Demre'nin telefonu masaya bırakmasıyla içinde geri plana atamayacağın heyecan dalgalarını hissettim. Ezberimden asla silinmeyecek numarayı tuşlarken sessize almamış olmasını diliyordum. Aramayı gerçekleştirip soğuk telefonu kulağıma dayadığımda, özlenen bir sesi duymanın benzersiz hissi bulunduğum ortama dair her şeyi unutmamı sağlayabilecek kadar yoğundu. Duymayı beklediğim kişiye, "Evet benim," diye fısıldadım. Sarah'ın neden daha önce aramadığımı sorgulaması sadece birkaç saniye sürdü ardından gerçekten nasıl olduğumu merak ettiği kısma yöneldi. Yeni evleriyle ilgili planlarını dinlerken Demre buzdolabının önündeydi ve normalde alışık olduğumuz gibi telefonla konuşan kişinin karşısında artık aptalca dans etmiyorduk. Bu da diğer garip huylarımızdan bir diğeri olsa da vazgeçmemizin en büyük sebebi artık konuşulan konuların ve yaşadığımız hayatın daha ciddi bir hal almasının farkındalığıydı. "Her şey yolunda," dedim, Demre'nin havaya kaldırdığı süte doğru gözlerimi devirerek. İkimiz de yemek yerken bir şeyler içmeyi sevmezdik.  Sarah  ne zaman geleceğime dair önemli bir soru yöneltince henüz ben de bilmediğim için masadaki yeşil peçetelerle oynamaya başladım. Gitmeyi elbette çok istiyordum fakat takibimde olan gizemli bir kişi ya da çok daha kötü gayeli olarak takım oluşturan bir grup varsa Sarah'ın yanında görünüp onu da tehlikeye atmak istemezdim. Üstelik zarfı bırakan kişi de amacına ulaşamadığı için artık o evde yaşamadığımı göstermek istiyordum. "Bu hafta için birtakım planlarımız var ve bilirsin çiftler bu konularda değişiklikten hoşlanmazlar." Neyse ki sözlerime ima ile karışık keyif tonunu da yansıtabilmiştim. Çünkü Sarah'ın uzun süredir erkek arkadaşı olan Samir de randevuları iptal edildiğinde sorun çıkarmadan duramazdı. İlişkilerinden kopyaladığım bu detayın biraz olsun kabul edilebilir olduğunu düşünerek, yeni evleri için bazı mobilyaları değiştireceklerini ilgiyle dinledim. Sarah dekorasyon konusunda küçük ayrıntılara bile başarılı dokunuşlar yaparken odamın duvarında sadece renkli bir atlas vardı ve orayı estetik açından güzelleştirmediğim her günüme şimdilerde pişmanlık duyuyordum. Demre'nin masaya bıraktığı meyveli gazoz şişesinin tüketilebilecek en güzel sıvı olduğunu düşünürken, bardağa dökmeyeceğini bildiğim için usulca önüme çektim. "Öyleyse sonra görüşürüz, bunu ileteceğim," dedikten sonra kısa veda cümlelerinin ardından telefonu kapattım. Karşımda oturan Demre'ye doğru sürüklerken, "Sarah seni özlediğini söyledi," dedim içten bir şekilde. Demre parmak uçlarını masaya vururken dalgın görünüyordu. Uzanıp almaya çalışsa yetişeceği telefonla bile ilgilenmedi ve sadece başını salladı. "Ben de onu özledim," diye mırıldandı. Kaşlarımı havaya kaldırırken bu soğuk cevaba anlam verememiştim. Demre ve Sarah'ın beraber olduğu anlar fazla olmasa da bir şekilde yan yana gelmek zorunda kaldıklarında gayet iyi anlaşırlardı. Demre ayak uyulması veya iyi geçinilmesi güç bir karakter olmasına rağmen Sarah herkesle kolaylıkla arkadaşlık ilişkisi yürütebilecek kadar ılımlıydı. Neden şimdi böyle yapmacık konuştuğunu anlayamazken, onun yalnızca ailesinden değil suçlu veya suçsuz kim varsa hepsinden kopmuş olabileceği ihtimalini kaygıyla düşündüm. Demre parmaklarının ritimli hareketini bir anda kesip doğrudan göz teması kurdu. "Ben seni özledim." Bakır rengi saçlarına çarpan güneş, her bir telini daha fazla açarken yüzünü de kanı çekilmiş gibi duran beyazlığa büründürmüştü. Onu izlerken neden böyle düşündüğünü anlayamamıştım Gözleri, içinde soru işaretlerini barındıran iki meraklı nokta gibi bakıyordu. Tekrardan masaya vurmaya başlarken, "Sarah taşınıyor ve sen sadece Alexander ile yaptığın planlar uğruna gelemeyeceği söylüyorsun," dedi. "Benim tanıdığım Vera günler öncesinden giderek evin tüm detayını çıkaracak kadar inceler, beceriksiz olduğunu bildiği halde tadilat işlerinde Samir'e yardım etmek isterdi." Tekrardan yeşil peçetelerle oynamaya başlamıştım ve bu halimle hatası yüzüne vurulan bir suçluya benziyordum. "Seni yargılamaya kalkmıyorum, sadece merak ediyorum. Planlarını gerçekleştirmek senin için neden çok daha önemli?" Dudağımın içini kemirirken susmam demek Demre'nin söylediklerini onaylamakla eş değerdi. Oysa arkadaşım beni çok iyi tanıyordu. Hiçbir plan aileme destek olmaktan daha baskın gelemezdi. Olanları anlatmam mümkün değildi. Aklıma gelen ilk yalana sarılırken canım yansa da vücuduma dikenler batar gibi hissettiren fikre tutundum. "Alexander'a âşığım." "Ona âşık değilsin." Merakla yüzüne bakmama karşı, kararlı duruşunu korudu. "Şimdiye kadar kimi gerçekten sevip kimden sadece hoşlanmakla yetindiğini bilmem mümkün değil. Ama yaşantına şahit olduğuma biraz olsun inanıyorsan şuna da inan ki, âşık olduğun zaman nasıl birine dönüşeceğini biliyorum. O kişiden kaçarsın, daha fazla tutunmaya çalışmazsın ve eğer bunu yapmak istiyorsan da hepimizin gözünün önünde açıkça sergilemezsin." "Alexander'a ilk hislerim oluşmaya başladığında yanımda olmadığın için nasıl birine dönüştüğümü de gözlemleyemedin." Kısmen parçaladığım peçeteyi masadan toplayıp tabağıma bırakırken omzumu silktim. "Ayrıca Alexander'ı gerçekten seviyorum." Ayağa kalkan Demre tabakları gülümseyerek tezgaha bıraktı. "İşte buna inanıyorum," derken yüzünü benden yana döndü. "Onu gerçekten seviyorsun." Ellerini iki yana açarak, "Ama bu âşık olduğun anlamına gelmez," diyerek sözlerini tamamladı. Sinirlendiğimi biliyordu ve sandalyeden kalkmamı isteyen bir işaret yaptı. "Bugünü erkeklerden konuşarak mahvetmeyeceğiz, istikamet Demre'nin çekiştirme platformu!" İsteksiz dursam da en azından başka konulara geçeceğimiz için rahatlamıştım. Hislerim konusunda kararlı görünsem de beraber büyüdüğüm birinden mühim duygularımı saklamak zor, yalan söylemeye çalışmamsa imkânsıza yakındı. Yine de bunu denemiştim, sevgimin aşka dönüşüp dönüşmediğini yorumlamak Demre'nin gözlemlerine kalmıştı. Hiç değilse el falından yola çıkacak olursa Alexander'ın platonik olacak kadar güçlü bir aşka tutulduğunu kendisi söylemişti. Demre'nin kendi baktığı faldan şüphe duymayacağını bilirken sözde ilişkimizde bir tarafın kör kütük aşık olması belki de bu seferlik yetebilirdi. Adımlarımız yavaşlarken Alexander'ın gerçekten böyle bir duygu barındırmasının mümkün olup olmadığını ilk kez düşündüm ve bu sanki zarfı bırakan kişiyi merak etmemin üstüne geçebilecek boyutta garip bir histi. Demre, çekiştirme platformu olarak kastettiği yer olan odasının kapısında durarak kollarını birbirine bağladı. Bu ismi kendisi bulmuştu ve baş başa kalabileceğimiz her yer bizim için bir çekiştirme platformuna dönüşmüştü. Okulun bahçesindeki derin kovuklu ağacın gölgesi, eski evlerinin bulunduğu sokağın çıkmazı, genellikle beraber kapandığımız odalar hatta çocukken zamanımızın çoğunu geçirdiğimiz parktaki kaydırağın içi bile bir çekiştirme platformuydu. "Her şeye rağmen bazı erkekler konuşulmayı hak ediyor," dedi gülümseyerek. Gözlerimi devirmesi üzerine, "Hadi ama dünkü çocuk da kimdi, hâlâ bahsetmedin?" diyerek yakındı. Oysa Arel'in dünkü tavırları akıldan çıkmayacak kadar kendine özgü soğukluğa sahipti ve orada bulunup tatsız anlara şahit olan kişinin kim olduğunu unutması da mümkün değildi. Demre'nin onun sadece dış görünüşünden etkilendiği oldukça belliydi. Engellemeye çalışmayacağım kadar imkânsızlık teşkil ettiği için ben de gülümseyerek kollarını birbirine bağladım. "Arel işte," dedim gayet sıradan birinden bahsedercesine. "Alexander ile farklı zamanlarda tanıştığımız ortak arkadaşımız. Fazlasıyla garip, kendisine bile kafa tutacak kadar inatçı, yanından geçip giderken sırf sana bulaşmasın diye gözlerini kaldırıp suratına bakmak istemeyeceğin derecede çekilmez biridir. Tabii gördüğün gibi üzerimize deli gömleği giydirecek insanlarla takılmayı seviyoruz." Oldukça rahat ve samimiyetle konuşmamın Demre'yi etkileyeceğini düşünmüş, duydukları karşısında yüzündeki kusursuz çehreye aldanarak bir meraka kapıldığı için pişman olacağını zannetmiştim. Oysa Demre bunları dinlerken en ufak tepki göstermeden gözlerini kısarak bana bakmayı sürdürdü. Ela gözleri bir yabancıya bakar gibi şüpheli odağına devam ediyordu. Birleştirdiği kollarını çözmeden ileriye doğru birkaç adım atarak bana yaklaştı. Evde kimse olmamasına rağmen kuracağı cümlenin duyulmasını istemediğini belli eden bir hamleydi bu. "Arel'in kim olduğunu biliyorum."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE