Islanmaya başlayan toprağın üzerinde ilerlerken arkamdan beni seyreden adama baktım. Elinde tuttuğu dumanı tüten beyaz kupayı gülümseyerek kadeh kaldırır gibi havaya doğrultması gülüşüne eşlik etmeme sebep oldu. Tekrardan önüme döndüğümde ağaçların arasından çatısının küçük bir kısmı görünen eve misafir olmak için can atıyordum.
Bayan Martha beni birkaç gün öncesinde davet etmiş, gideceğime kararlı olsam da yaşadığım olaylar buna pek müsaade etmemişti. Arel çıktıktan sonra bu fikre kapılmış, fırtına bastırmadan nefes alabileceğimi düşünmüştüm. Alexander, Bayan Martha'nın teklifini çoktan unuttuğunu söylese de pes etmemiş, şansımı denemek istemiştim. Çiçeklerini görmek istiyor, ciğerlerimin taze kokulara ihtiyacı olduğunu düşünüyor, normal biriyle sohbet etmek istediğimi biliyordum. Peren çok erken saatlerde gelip gittiğinden genelde yetişemiyor, geceleri bölük pörçük uyuduğum için gündüzleri güneş tepedeyken uyanıyordum.
Geride bıraktığım malikaneye bakmadan adım atarken etrafta hiç kimse yoktu. İki ev arasına özel bir geçiş güzergahı yapmaya da kimse yeltenmediği için istediğim doğrultuda, gelişigüzel yürüyordum. Gökyüzü iç çekişlerine devam ederken yağmur çok seyrek yeryüzüne düşüyor ama bulutların hisli ağlaması başladığında her yerin sele dönüşeceğini tahmin edebiliyordum. İğne gibi yaprakları olan ağacın altından geçerken, yeşil yüzeyinden akıp burnumun ucuna düşen yağmur damlacığını gözlerimi kırpıştırarak sildim. Gelmek istediğim evin yan açısında duruyor, Alexander'ın bahsettiği beyaz trafoyu elli metre ötede görebiliyordum. Sanki burası Darga değildi ya da bu kasabada her ev farklı mimariye sahip olduğu için böyle hissediyordum.
Krem rengi tuğlalarına bakarak yürürken üzerimdeki siyah kapüşonun kollarını sündürdüğümün farkında değildim. Şömineden uzaklaşma fikri elbisemi çıkarıp sıradan kıyafetlerimi giymeme neden olmuştu. Beni içeri almamasını umursamıyordum sadece kapıyı açtığında bambaşka biriyle karşılaşmaktan endişe ediyordum. Yabancılara karşı çekingenlik duymayı onların tehlikeli olabileceğini gördükten sonra öğrenmiştim.
Durduğum yerde cesaretsizlikle dikilirken parmak uçlarımda sallandım. Geldiğim yöne baktığımda büyük malikaneyi artık göremiyor, ağaçlar onu gizlemek için adeta siper oluyordu. Vazgeçip dönersem Alexander'ın beni karşılayacağını biliyordum. Safir mavisi gözlerinin memnuniyetle bakacağından, hoş geldin demek ister gibi parıldayacağından emindim. Ona olan sevgim her konuda haklı çıkmasını dileyecek kadar yoğun değildi. Belki de öyleydi, öyle olmasını istemediğim için bu hiçbir şey ifade etmedi.
Bayan Martha'nın evine doğru kararlılıkla yürürken gözlerim görünmez ipleri takip eder gibi her yöne odaklanıyordu. Bahçeye vardığımda sadece, "Vay canına," diyebildim.
Geniş tentelerin altına konumlanan iri saksıların içinde canlı ağaçlar vardı. Henüz küçüklerdi fakat belki birkaç sene sonra çoktan bu geniş arazideki koyu renk toprağa ekileceklerdi. İsmini bilmediğim meyveler dallarından sarkarken adeta hipnoz olmuştum. Yaşadığınız yeri güzelleştirmek sizin elinizdedir ve Martha bunu fazlasıyla başarmıştı.
Giriş yoluna mermerler döşenmemiş, renkli çakıl taşları serpiştirilmişti. Üzerinde ilerlerken spor ayakkabılarımın altındaki iç gıdıklayan seslerini dinliyor, yağmurun düştüğü noktalardaki ıslaklıklar bile harikulade dokunuşlar gibi görünüyordu. Kapıya yanaştığımda kırmızı zile dokundum fakat herhangi bir ses çıkarmadı. Bozuk olduğunu anlayıp yumruklarımı kapıya vururken, kırmızı kapı deliğinin görüş açısında durmaya çalıştım. Kim olduğumu anlamadan kapıyı açmayacağını düşünüyordum.
Kısa bir bekleyişin ardından pes edip gidecektim ki içeride birtakım sesler işittim. Kulağımı dayadıktan sonra, "Bayan Martha?" diye seslendim. Cevap alamasam da kıpırdanışını ayırt edebiliyordum. "Ben Vera," diyerek denedim bu kez. İsmimi söylemiş miydim hatırlamıyordum. Söylese de onun bunu hatırlayabileceğinden emin değildim. Derin bir nefes alırken, "Alexander'ın kız arkadaşı," diyerek üsteledim. Kapının ardında biri kesinlikle vardı, ayağının beton zemine çarpışından bunu ilk dakikada anlamıştım. Gözlerimi devirerek aklıma gelen ve en iyi tanıtacağım şekilde söylemeyi denedim. "Yandaki evde oturan kumral adamın sevgilisiyim."
Parola ya da sihirli kelimeler söylenmiş gibi açılan kapı, yaşlı kadının gülümsemesiyle sanki daha çok ışıldadı. Üzerindeki bordo kazağı, palmiye ağaçları desenli yeleği yüzünü beyaz pudralara batırmış gibi renksiz görünmesine sebep oluyordu. "Ah, demek sensin. Ben ihtiyarladım ve hemen gelmemenden dolayı seni unutmuş olmalıyım, affedersin."
Bu açıdan düşünmediğimi fark ederek rahatladım. En azından beni kesinlikle davet etmişti ve de beklemişti, daha da önemlisi tüm bunları hatırlıyordu. Haklı olduğunu söyleyip içeriye girerken, Martha'nın çoktan arkasını döndüğünü fark ettim. Gülümseyerek kapıyı kapatırken şimdiden burnuma dolan tatlı kokuları ayırt edebiliyordum.
Onu takip etmeden önce malikaneden farklı bir dizayna sahip olan bu evi incelemeye dalmıştım. Her yerin beyaz olmasının ferahlatıcı bir etkisi olmasını beklerken uzun süre bakınca boğulabilirdiniz. Solumdaki geniş ayakkabılık beyaz, duvarlar ve betonlar tertemiz beyaz, çapraz serdiği ince halı üzerinde birkaç çiçek deseni barındırmakla birlikle tüylü beyazlığını koruyordu. Hiç değilse ışıklar kapalıydı, ortamı bir de floresan aydınlatsaydı ellerini gözlerine siper edebilirdi.
"Yüzümü de unutmuş olamazsınız, değil mi?" diye sordum, Martha cam kapının önünde dikilirken. İçerinin muhteşem olduğunu görsem de gözlerimi kaçırdı, bizzat yakınlarında durup incelemek istiyordum.
Yaşlı kadın cebinden maske çıkartıp iplerini kulaklarına geçirirken, "Kapı deliğine yetişecek kadar uzun değilim tatlım," dedi basit bir şekilde. "Zilin kablolarını da kendim kestim, tiz çığlığıyla beni bazen korkutabiliyor."
Onun gerçekten yaşlılığın da etkisiyle kısa olduğunu hesaba katamadığımdan mahcup bir şekilde dudaklarımı ısırdım. Yanında bulunan küçük kutudan bir çift eldiven çıkarışını ve bunları kemikli ellerine geçirişini kuşkuyla izledim. Sanki evin içine hapsettiği bahçesinde zehirli bitkiler vardı da bunların zarar vermesinden endişe ediyordu.
"Neden böylesine hazırlık yapmak zorundasınız?" diye sorarken Martha cam kapıyı iteklemiş ve titrek adımlarıyla içeriye girmişti. Elimde olmadan doğanın vârisi gibi duran mekana konuk olurken sorduğum soruyu bile unuttum.
Bizi karşılayan bir çiçekçi dükkanı, hatta çok daha fazlasıydı. Betonun üzerine yapıştırılan ahşap zemin, onun üzerine konumlanan yer yer çimenler hayatım boyunca böylelerini bir arada göremeyeceğim renk renk çiçekleri barındırıyordu. En naif yaprakları olan da vardı, dikenleri göze çarpan kaktüsler de.
Güllerin sıralandığı tarafa yönelirken kendimi güzel ve çirkin masalında gibi hissettim. Kırmızı gül öylesine güzel ve de öylesine yalnız duruyordu ki, tıpkı masaldaki gibi her bir yaprağının değerli olduğu düşünülebilirdim. Turuncular, sarılar, beyazlar arasından onu görmezden gelmek imkânsızken yanına yaklaşıp kokladım. İçime çektiğim nefes gözlerimi kapamama neden olmuştu.
"İnanılmaz," diye mırıldandım sarhoş olmuş bir tonlamayla.
Martha'nın ne yaptığıma dikkat etmemesi ve beni uyarmamasından güç bularak menekşelerin yanına yöneldim. Morun en güzel tonuna sahipliği diğerlerinden üstün olduğunu göstermek istercesine canlılıkla parıldıyordu. Her birinin kokusunu duyumsamak için tek tek yanlarında oyalanacak olsam saatlerimi harcamam gerekirdi ve odanın merkezinde durup derin nefes almam bile her birinin kokusunu hissetmemi sağlarken bu eşsiz anın da tadını çıkarmalıydım.
Parlak yapraklı ev bitkilerinin sıralandığı bölmenin arkasında, yan yana kapalı duran geniş yatay pencereleri fark ettim. O halde burası her tarafı sonradan tuğlalarla örülmüş bir balkon olmalıydı, çiçeklere bahşedilmiş bir sığınak belki de.
Üzerinde açık renk ince şeritler bulunan, kahverengi dikdörtgen saksıya ekilmiş ve daha önce görmediğim ilginç bitkiye doğru yürürken, "Gerçekten harika," diye fısıldadım. Hepsine dokunmak isterken görünmez dikenleri olup olmadığını bile düşünmüyordum. Bayan Martha'nın uzun süren sessizliğine olan merakım daha baskın geldiğinden gözlerim bu defa onu aramak için geriye döndü.
Biraz toprağın döküldüğü yere, mavi ve beyaz çizgili, küçük sandalyesini açıp oturmuş şekilde beni seyrediyordu. Yüzünde ağzını ve burnunu kapayan beyaz bir maske, sandalyenin kenarlarında sarkan ellerinde siyah lateks eldivenler vardı. Bu yüzden gülümseyip kızdığını bile bilmiyor sadece minicik gözlerinden ve incecik kaşlarından gerçek ifadesini anlamaya çalışıyordum.
"Onları böylesine yakından koklamak harika bir duygu, öyle değil mi?" diye sorarken sesi boğuk çıkmıştı.
Başımı sallayarak yanına geldiğimde başka bir sandalye olup olmadığını sormak yerine, küçük toprak tanelerini umursamayarak hafifçe üfledikten sonra açılan ahşap zemine oturdum.
"Birçok tohuma alerjim var," derken ufak gözlerini yeşillerin arasında gezdirdi.
Evini bahçeye çeviren birinin çiçeklere gerçek anlamda dokunması yasak mıydı yani? Şaşkınlığımı belli ederken etrafı gözlerimle taradım. Dikeni parıldayan güller, en güzel bölmeye konumlanmış menekşeler, her farklı renginin aynı saksıda durduğu karanfiller, kendisi minik olmasına rağmen kokusu genişçe alana yayılan mine çiçekleri, dağların tepesinde durup şifa isteyene ulaşmak isteyen ama buradayken pencere önündeki geniş tenekede bir güneş gibi parıldayan civanperçemleri, adeta bir buket oluşturmak amacıyla bir araya gelmiş yeryüzünün eşsiz tondaki çiçekleri ve ismini bilmediğim birçok endemik türlerle, kalın yapraklarını güçlü kollar gibi tavana doğrultmuş ağacımsı bitkiler... Bayan Martha'nın birçoğuna alerjisi vardı ama aynı zamanda hepsinin ev sahibiydi.
"Duydukların doğru," dedi Martha gülümseyerek. "Bana zarar vermek onların seçimi değildi, bu yüzden kızıp hepsini köklerinden sökemezdim. Onlar hasta değil ki, hasta olan benim. Önlemlerimi aldığım sürece kaçmam gerekmiyor, hepsi benim için en özel yaşam kaynağı."
Sanki aklımdan geçenleri duymuş gibi konuşmuş, neredeyse sormak isteyeceğim tüm soruları tek seferde cevaplamıştı. Sevgi böyle bir şeydi demek, önemli olan sizin hislerinizin yoğunluğuydu. Çünkü bir şeyi çok sevince onun varlığı zarar verse de yokluğunun daha eziyetli olacağını bilirdiniz. Canınızı acıtması, kalbinizi ezmesi, vücudunuza dikenle dokunması duygularınızı öldürmez. Fakat yanında olmasını istediğiniz o şey sizden uzaklaşırsa bu yalnızlık canınızı daha çok acıtır, kalbinizi hüzünle çarptırır, onu aramak için attığınız adımlarda yolunuza çıkan dikenler kanatırdı.
Cam kapaklı dolabın önünde oturan Martha'ya ilgili bir bakış attım. Arkasında sıralanan küçük renkli kutular çiçeklerine yaşam verirken, dikkatsiz olması sonucunda kendi nefesini tüketebilirdi. Bu yoğun bağlılığı karşısında ister istemez üzülmüştüm.
"Yaşadığımız dünyaya ait olamayacak kadar güzeller. Ama size zarar veriyorlar, küçük bir hatanız yoğun alerjik reaksiyon gösterebilir, bununla baş etmek kolay mı?"
"Bu önemli değil," dediğinde gözlerinden okunan bir gülümsemesi vardı. "Eğer cesaretli olmasaydım böylesine kalabalık bir ailem olmazdı. Her bir yaprakları bana kendimi hatırlamam konusunda destek oluyor. Anterograd amneziyle mücadelemde bana yardım eden yegane dostlarım, onlara sırt çevirmem kendimden vazgeçmemle eş değer."
Konuşmanın etkisiyle burnundan aşağıya doğru kayan maskesini düzeltti. Onu ilgiyle dinlediğim bildiği için anlatmaya devam etmesini istiyordum.
"Hayatımdaki birçok önemli noktayı unutabiliyorum. Belleğime kazınan tesiri yüksek anılarla hastalığımın baş göstermesinden önceki birtakım hatıralar hâlâ buranın içinde," derken eldivenli işaret parmağını kafasına doğrulttu.
Bir yandan bedenindeki tepkimelerle mücadele etmek, diğer yandan düşünce sistemiyle başa çıkmak ve birçok şeyi unutmak kolay değildi. Onun yalnızlığını böylesine gözler önüne seren yaşamı için yalnızca üzüntü duyabildim. Temiz beyaz duvarları herhangi bir mutlu çerçeveden, kalabalık aile fotoğraflarından yoksundu. Aynı şekilde evin büyük sessizliği de kulaklara çarparken hastalıklarıyla da tek başına savaş verdiği anlaşılıyordu. Oysa şimdi parlak zeminlerde çocuksu telaşlı adımlar atarak koşan torunları, çiçeklerin tohumunu alıp kendi evlerinde de üretmek isteyen kızları ya da meyve kokulu bahçedeki ağaçların diplerini küreyen oğulları olabilirdi. Bugün onlardan herhangi biri kapıyı açıp, benim kim olduğunu sorabilirdi.
Bacaklarımı karnıma doğru çekip, "Çocuklarınız yok mu?" diye yumuşak bir sesle sordum. Martha'yı ilk kez Demre'ye gitmek için yola çıktığımız gün görmüştüm ve Alexander'ın onun çocukları olduğunu söylediğini hatırlamama rağmen bizzat ağzından duymak istemiştim.
Etrafı çizgilerle dolu gözlerini kapalı balkonunda gezdirirken, işte bunlar benim çocuklarım, demek istiyordu sanki. "Hemde üç tane," dedi neşeli bir sesle. "Kızım ilk evliliğinden mutsuzlukla ayrıldı. Şimdi her şey yolunda ve hem eski hem de yeni kocasından sahip olduğu çocuklarıyla geniş bir ailesi var. Hepsi birlikte New York'ta yaşıyorlar, beni de davet etmişlerdi. Tanrı aşkına kulaklarım o şehrin gürültüsünü nasıl kaldırabilir?"
Bunun havalı göründüğünü düşünsem de Bayan Martha'ya ayak uydurmamın daha iyi olacağını düşünerek, "O büyük binaların içinde nasıl yaşadıklarını anlamıyorum gerçekten," diyerek onayladım.
Başını ağır ağır sallarken küçük sandalyesine daha sağlam kurulunca, metalin zemine sürtme sesi tiz bir gıcırdamaya sebep oldu. "Büyük oğlum ise kuzeniyle aynı departmanda çalışan haylaz bir polis. Darga'da bulunan da sadece o. Beraber yaşamayı tercih eden sıkı fıkı arkadaşlar, benimle burada kalmıyor. Bak ne diyeceğim, keyfi bilir karnını sadece hazır yemeklerle ve acı kahvelerle doldurmaya devam etsin."
Onun kendi kendine verdiği kavgaya sadece gülümserken, kırgınlığını da sezinleyebiliyordum. Belki yaşlı bir kadınla yaşamanın zorluğunu belki de gözler önüne serilen hastalığıyla mücadele etmenin sabrı basite indirgenemezdi. Bu yüzden büyük oğluna ya da mutluluğu bulduğu kocasıyla yaşadığı şehri bırakmayan kızına karşı sitem edemezdi. Yine de yalnızlığıyla baş başa kalan Bayan Martha'nın ve bu şekilde hayatına devam etmek mecburiyetinde kalan benzerlerinin de hiçbir suçu yoktu. En azından bazılarının.
"Peki ya diğeri?" derken, henüz anlatmadığı çocuğuna da değinmesini istemiştim. Konuyu dağıtmak ve de söyleyip rahatlamayı beklediğim duygularını ortaya dökmesine engel olmayı amaçlayamazdım.
Maskenin ardından çektiği nefesiyle bu konuda da dolu olduğu anlaşılıyordu. "Benden haz etmeyen sıska bir sarışınla evlendi, yüzünü bile unutacağım neredeyse. Karısı atlara tutkun olduğundan uzak bir çiftlikte yaşıyorlar. Bir mağara adamını andıran uzun kıvırcık sakalları, üzerinden çıkarmadığı kolsuz deri ceketiyle kokuşmuş bir görünümü var. Ah, benim küçük David'im. Artık kollarıma sığmayacak kadar büyüdüğün gibi bunu yapmayı deneyeceğim kadar yakınıma da gelmiyorsun."
Anlayamadığım bir duygudan dolayı tüylerim ürperirken aslında bunun sebebi, annemi her taşın altında aramaya çalışırken başkalarının hayatta olan ailesini umursamamalarından kaynaklandığını tahmin edebiliyordum. Bu durumu mantığım asla almayacaktı. Hayatta kalan her bir aile parçası önemli değil miydi? Birileri anlamıyor, yok sayıyor, değer vermiyordu. Yalnızlığı en büyük ceza olarak değerlendirenlere karşı bunu bir ödül olarak görenler de vardı. Dünya çok garipti, kalabalık olduğu kişi sayısınca anlaşılmazlık barındıran bir yerdi.
"Sabahları içmem gereken o ilacı işte asla unutamıyorum." Martha duygu ve düşünceleri netliğe kavuşmuşken susmak istemiyor gibi tane tane konuşuyordu. "Uyanırım ve birçok şeyi hatırlamam, aklımdakiler genelde eskiye ait bilgilerdir. Bu cam kapının önünden ayaklarımı sürükleyerek geçerken kafamı hafifçe çevirip derim ki, işte benim burada bir hayatım vardı. Yaşamayı denediğim, kendi ellerimle düzene sokmaya çalıştığım fakat yapış yapış bir hamur ağırlığında kalan kıvamsız bir hayatım. Bir cümle sana kalın bir kitaptan daha fazla hissi tek seferde verebilir, sevgili kız. Tek bir insan koca bir toplumu yok saymana sebep olabilir. Ya da yaşadığın eziyetli bir gün yüzünden güzel yıllarını heba edebilirsin. Bunlar olağan, öyle değil mi?" Konuşmaya devam etmeden önce açık kahverengiye boyanmış, ince kaşlarını çattı. "Tüm bunlar mümkünken güzel kokulu bir yaprağın seni yaşatmaya çalışması da muhtemel değil midir?"
Kirpiklerimi taşımakta zorlandığım ağır halatlar gibi kaldırırken, "Muhtemel," demeye çalıştım.
"Hayata birkaç adım geriden başlamanın birçok sebebi varmış kadar basit görünür. Örneğin vücudun spora yatkın değilse bedenini eksik görürsün. Enstrümantal yetenekten yoksun, hisli bir sesten de muzdaripsen kendini yine aynı yere konumlandırırsın. Zengin bir ailede gözlerini açmadığın için de hayatta bir şeylere asla sahip olamayacağını düşünürsün. Hüzünlü bir kalp kırıklığıyla dersin ki, hayata karşı yenildim ve bu savaşa geriden başladım. Asla öyle olmaz güzel kız, hayatın sadece bize planlar yapacak kadar boş vakti olduğunu ya da en büyük amacının alt emek olduğunu düşünerek yaşarsak bu sadece zararlı bir kibir belirtisidir.
Üstelik vücudunun bir bütün halinde durabilmesi koşman için yeterlidir. Parmaklarını kırabilecek şiddete maruz kalmadıysan bir enstrümanı tutabilir, yaşadığın sürece nefesini bunlar gayesinde tüketebilirsin. Seni sevgiyle büyüten ailen ise tüm bunları renklendiren kalabalık bir hazinedir."
Burnunu çekmeden önce gözlerini kırpıştırdı, konuşmayı da unutursa yaşayamayacağını düşünür gibi bu eyleme sıkı sıkı tutunuyordu.
"Sana bahşedilen hastalık da elbette kurtulmadığın sürece bir zulümdür. Fakat kötü günlerinde yanındaki değerleri yok saymak da, onlar için yapabileceğin en kötümser eziyettir."
Siyah eldivenli ellerini, oynadığı gösterim sonrasındaki teşekkür kısmına geçmiş bir tiyatrocu gibi iki yana açıp zarif hareketlerle aşağıya eğdi. Bu yaştaki bireylerin birçok tecrübesi olur ve bazıları bunları dile getirmek için can atar. Martha ise kendi hayatından kesitler sunarken adeta bir psikolog edasında konuşmuştu. Etrafımdaki insanların hayatı böylesine tanıması, yönlendirmeden ziyade doğru olabilecek bakış açılarını sunması sürekli karşılaştığım bir durum değildi. Önce Alexander'ın bu yeteneğine hayran kalmış, şimdi de Bayan Martha'nın düşüncelerine saygı duymuştum. Yakın ama uzak oturan iki komşu, hayatı diğer herkesten farklı görmelerine rağmen konuşmuyordu; ilginçti.
Ne tepki vereceğini bilemez halde gülümsediğimde, "Neler yaşadınız bilemem ama başınıza gelenlerden harika dersler çıkarmışsınız," demeye gayret ettim.
Sandalyenin metal ayaklarından birinin kenarına ilişmiş, dallarından kopup ayrılmış küçük bir yaprağı fark edince almak için uzandım. Birilerini dinlerken gözlerinin içine bakmayı tercih etsem de anlatılan derin mevzular olunca oyalanacak bir şeyler bulmayı severdim. Baş parmağım ve işaret parmağım arasında tuttuğum yaprağı çıtırdatınca henüz çok taze olduğunu anladım.
"Sanıyorum ki önlemlerinizi aldıktan sonra bahçenize girmenizde bir sakınca yoktur." Çocukları her ne kadar uzakta olsa da bu duruma karışacaklarını, annelerinin sağlığı için kendilerince engelleyeceklerini düşünmüştüm.
Ela gözlerinden dumansı bir hava geçer gibi oldu fakat bu Martha'yı rahatsız etmiş görünmedi. "Baharın ilk günlerinde doğan bir çocuğun çiçek mevsimine ilgi duyması beklenen bir sevgidir. Henüz küçük bir çocuk olmama rağmen babamın yetiştirdiği çiçeklerin o tatlı polenlerine hapşırtan bir alerjim vardı. Hepimiz sadece gülerdik oysa tohumlara dokunduğumda ellerim yanmaya başlardı ve ben bunu hep saklardım. Aman Tanrım, küçük yaramaz bir kedi misali."
Maskenin dışından yüzünü kaşırken küçük kahkahalar attı.
"Yine de tehlikeli bir boyutta olmadığı için görmezden gelirdim ve elimden geldiğince uzak dururdum. Çocukluğumdaki huylarım büyüdükçe de peşimi bırakmadı. Bahçemizdeki çiçeklerle ilgilenmek en büyük uğraşımdı ve beni tanıyan herkes bunu bilirdi. Böylesine büyük olmasa da bir düzine kadar saksı, yirmi adımlık yuvarlak bir alanım vardı. Arkadaşlarımın doğum günlerinde, öğretmenlerimin beklemediği zamanlarda onlara çiçek götürmeye bayılırdım. Bölgemizdeki iklim elverdiğince yetişen türler hepsinin hoşuna giderdi oysa hiçbiri bilemezdi benim eldivensiz dokunmamaya çalıştığımı ve bu nedenle kalın kağıtlara sarmaladığımı. Çünkü artık geç kalınan önlemlerle alerjiyi kalıcı bir şekilde vücuduma hapsetmişim, haberim yoktu."
Böylesine güzel bir hikayede herhangi bir mutsuz son duymamak için kulaklarımı kapatmak istiyordum. Çok eski zamanlarda kapıldığı ve doğuştan var olan ilgisi için onu suçlamak yersiz olurdu.
Elimdeki yaprağı küçük çiziklerle doldururken, "Peki ya size çiçek getiren olmuş muydu?" diye sordum. Çiçekleri seven birine zaten kendisi yetiştiriyor diye çiçek getirmemek haksızlıktı.
"Elbette oldu," dedi mine çiçeklerine bakarken. "Bir gün okuldan çıkıp her zamanki güzergahımdan evime gidiyorum. Etraf çok kalabalık değildi ve herkes kendi rotasında konuşmadan ilerliyordu. Öğretmenimiz katıydı, kaytarmamızı ya da boş durmamızı hiç istemezdi. Akşamki ev ödevlerimi düşünürken bana yetişmeye çalışan adımları duyumsadım. Arkamı döneceğim sırada kumral saçları küt kesilmiş bir çocuk tam da karşımda belirdi. Yüzümün hangi rengi aldığını bilmiyorum ama elindeki buketten daha fazla renklendiğim kesindi."
Gülümserken başını iki yana salladı.
"Ellerim eldivensizdi ama bu kumral saçlı çocuğun verdiği hoş kokulu topluluğu tutmama engel olamazdı. Bana her gün çiçek getirmeye devam etti. Ben her gün ellerim kaşınarak o taze dalları tuttum. Kendisi hiç konuşmadı, sadece onu ne zaman görsem beyaza çalan dudaklarında geniş bir gülümseme, ellerinde de kalın bir buket olurdu. Hayatımda böylesine güzel bir sessizlik dinlememiştim."
Gözlerimin önünden siyah beyaz bir sinema filmi geçiyordu adeta. Marta ekose eteğiyle, kafasına taktığı iri beyaz tokasıyla genç bir kız, küt saçlı sevgilisi kendine büyük gelen bir ceketle karşısına gelmiş ve bakışıyorlar, bundan memnun oldukları için gülümsüyorlar. Her yer siyah beyaz olsa da kumral çocuğun ona uzattığı demetteki çiçekler rengarenk. Gökkuşağını kıskandıracak kadar üstelik ya da yeryüzüne inmiş hali gibi.
İlgiyle gülümseme ve dalgınlaşmam Martha'yı keyiflendirmişti. "Fakir bir aileden geliyordu ve bana hediye alamayacağını biliyordum. Kendine bulduğu bir bahçe olmalıydı ve kimi zaman ücretini ödeyerek kimi zaman da tehlikeli kaçışlarla bana bunları getirdiğini tahmin edebiliyordum. Bu yüzden evleninceye kadar alerjim olduğunu söylemedim."
Bakışlarımı hayretle Martha'ya kaldırırken, "Evlendiniz mi?" diye sordum. Sanki hayatımda hiç aşk hikayesi dinlememiş gibi bir tutum sergilediğimin farkında olsam da genelde tanık olduğum durumlar masalsı anlar yaşadığın sevgiliyle değil, onu terk etmek zorunda kalıp bambaşka biriyle evlenmeyle sonuçlanırdı.
"Âşıktık güzel kız, elbette evlendik. Burada yaşamıyorduk evimiz yine Lotus'ta olsa da küçük bir dairede kalıyorduk. Üç çocuğumuzu büyütmek kolay değilken, çiçek yetiştirmek keyifli bir uğraştı. Bu defa da onlar uğruna ve Alan'a destek olabilmek için alerjimle mücadele ettim. Kendisi bunu hiç istemese de başka yolumuz yoktu. İşlerin düzgün gidebilmesi de ancak evlatlarımızın büyümesinden sonra gerçekleşti. Hepsi bize minnet ve saygılı olsa da meğer döneme hapsolmuş bir duyguymuş tüm bunlar. Daha sonra Alan öldü."
Gözlerini bana çevirdiğinde üzgünce baktı.
"Bunu neden bir anda söyledim biliyor musun? Çünkü öyle çabucak gerçekleşti ki, ben de beklemiyordum. Asfaltın buzla kaplandığı bir günde, ikimizde arabanın içindeyken zamanında duramamamız, ayrı hayatlara sürüklenmemize sebep oldu. O öldü, ben ise beynimin yarısını ele geçiren bir hastalıkla kalakaldım."
Siyah beyaz olan filmde son yazısı çıkmadan önce her yer ölümün kahverengi toprağıyla kaplanmış, acı veren toz tanecikleri hepsinin etrafında üzgün bir rüzgar eşliğinde uçuşmuştu. Hayalime yansıyan hastane koridorları, hem kötü kazayla hem de acı veren hastalıkla mücadelesi kalbimi yakarken uzaklaşabilmek için gözlerimi kırpıştırdım. Martha'ya baktığımda yeşillere kapılan bakışlarının, çiçeklerin arkasına saklanmış anılara daldığını artık biliyordum. Aşkın böyle bir boyutta olabileceğini düşünemezdim. Güzelliğin acı getirmesi de onun tercihi olamazdı.
Mutlulukla biten masalların neden burada kaldığını tahmin etmek de kolay değil mi? Çünkü her daim güzel bir kesitinde net bir şekilde sonlanırlar. Ayağına oturan ayakkabı sayesinde kül kediye sevinirken daha sonra nasıl belalarla uğraştığını bize hiç söylemezler. Pamuk prensesi öperek uyandıran prens onu sonsuza dek sevmiş miydi, bunu da bilemeyiz. Masallar bile acabalarla doluyken karmaşık düzendeki hayata ve değişmez sonlarına öfkelenmek yersiz olurdu.
Oturduğum yerden kalkıp üstümü silkeledim. Uyuşan bacaklarımı hareket ettirirken, "Çok üzgünüm," diye mırıldandım.
Neden üzgün olduğumu bilsem de bunun hiçbir şeyi düzeltmeyeceğini, gereksiz dile getirilen kaçınılmaz bir bakış açısı olduğunun da farkındaydım. Elimden daha fazlası gelemese de hislerimin bir kısmı ölmüşken tekrar canlandırmak zorunda olduğumu hissediyordum. Balkonda en sevdiğim bölme olan güllere doğru yürüdüm. Kokularını içime çekecek, aynı baharı kalbimde yeşertebilecektim. Hayatımdaki en gerçekçi kokuyu burnumun ucunda hissederken, kırmızı gülün dibinde aklıma gelen masalı tekrardan anımsadım.
"Burası şimdiden uzakta bir çağda takılı kalmış gibi, çirkinin sarayının bahçesinde. Güzel'e götürülmeyi bekleyen güllerle dolu."
"Bazı şeyleri unutmak mümkün değil," dedi Bayan Martha. Sözünü ettiğim masal, hastalığının çok daha öncesine ait olduğu için hatırlayabiliyordu. Aklında kaldığı kadarıyla, kısık bir sesle masalı anlattı.
"Zengin tüccarın en küçük ve en iyi kalpli olan Güzel adındaki kızıyla, korkunç canavarın masalı. Tıpkı kızı gibi sevgi dolu olan babanın, tek başına bilmediği yollarda ilerlerken, lanetlenmiş bir şatoda geçirmek zorunda kaldığı o karanlık gecede başlayan. Evine dönmeden önce sahibini bilmediği şatonun bahçesindeki büyük güllerden birini Güzel'e götürmek için koparma girişiminde bulunmasıyla devam eden o bilindik masal. Çünkü Güzel gülleri çok severdi, babasından isteyebileceği en mühim hediye bir güldü.
Fakat babası dileğini yerine getirirken onu izleyen canavar çalıların arasından çıkarak kükremişti, "Hayatını kurtardım! Senin yaptığına bak, hırsızlığın bedelini ödeyeceksin!"
Canavarın büyüklüğü karşısında dizlerinin bağı çözülen tüccar, "Kızıma götürmek içindi, bağışlayın," demeye çalışmıştı.
"Yaptığının bedeli ölüm!" diye haykıran canavar, duyduklarıyla da meraklanmıştı. "Sırf senin hayatını kurtarmak için kızlarından biri burada benimle yaşar mı?"
Çaresiz adamın bunu denemekten başka seçeneği kalmamıştı. Canavarın verdiği üç aylık mühlette ya kızlarından biri bu şatoya gelecek ya da kendi ölümünü bekleyecekti. Evine dönüp başından geçenleri anlattığında, Güzel adındaki kızı hariç diğer ikisi bu teklifi anında reddetmişti.
Güzel ise, "Baba, izin ver ben gideyim," diyerek diretmişti. Diğer kardeşleri de bu fikre tutunup, gül istediği için tüm bunları yaşamak zorunda kaldıklarını söyleyip Güzel'i suçlamışlar, cezasını çekmesini istemişlerdi.
Üç ayın sonunda babasıyla gittiği şatoda önce derin bir sessizlikle karşılaşan Güzel, burada yaşamanın kolay olacağı yanılgısına kapılmıştı. Fakat akşam yemeğinden sonra karşısına çıkan canavar kalbini yerinden çıkaracak kadar ürkmesine sebep olmuştu. Her yanı korkunç, gözleri öfkeyle parlayan, kaşları çatık devasa bir hayvanla insan karışımı bu şey epey endişe veriyordu.
"Buraya kendi isteğinle mi geldin?" diye sordu gür sesiyle.
"Evet," diye cevap veren titrek sesinin ardından başka cümle kuramadı.
Yalnızlığıyla baş başa kalan Güzel, babasının yokluğunda kendini uykuya bıraktı. Rüyasına giren peri, gösterdiği cesaretin karşılığını alacağını söyleyince, bu yaşama alışacağını düşündü.
Bir gün harika bahçesi olan, sevdiği güllerin etrafını sarmaladığı şatonun içinde dolaşırken isminin yazılı olduğu bir kapıdan şaşkınlıkla içeri girdi. İhtiyacı olabilecek her şey buradaydı, müzik aletleri, kitaplar, rengarenk elbiseler...
Kalın kapaklı kitabın birinin üzerinde, "Emrinizdeyim Sevgili Kraliçem," yazıyordu. Heyecanlanarak babasını görmek istediğini söyleyince kalın kitap memnuniyetle babasının görüntüsünü odanın köşesindeki aynaya yansıtarak Güzel'e sunmuştu.
O gün akşam yemeğini kusursuz masada yerken, canavar ona katılmak istemiş ve, "Seni izlememe izin verir misin?" diye sormuş. Güzel bu istediğini kabul edince o da aynı masaya oturmuştu. "Beni çok mu çirkin buluyorsun?" diye ikinci bir soru yöneltmişti.
"Evet, çok çirkin buluyorum." Güzel dürüst olduğundan, içinden geçeni ve ona hissettirdiği duyguyu söylemek zorunda hissetmişti kendini.
"Peki benimle evlenir misin?"
Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Güzel, "Hayır canavar, asla seninle evlenmem!" diye cevap vermiş. Aslında kötü biri olmadığı ortadaymış sadece fazlaca çirkinmiş. Biraz olsun normal görünebilse onunla evlenebileceğini fark etmiş.
Bir gün babasının hasta olduğunu aynadan izleyen Güzel, ne olursa olsun evine dönmesi gerektiğini canavara söylemiş. Canavar ise onun geri gelmemesinden çekinse de gitmesine izin vermiş.
"Eğer dönmezsen kederimden öleceğimi sakın unutma. Şatoma gelmek istediğinde yüzüğünü masaya koyup uyu, uyandığında burada uyanacaksın."
Bir hafta sonra döneceğini söyleyen Güzel, babasına kavuşmanın rahatlığıyla günlerini neşeli geçirmiş. Onu kıskanan kız kardeşleri ise canavarın öldürmesini istedikleri için Güzel'i yanlarında daha fazla kalmaya ikna etmişler. Başlarda halinden memnun olan Güzel, bir süre sonra canavarı da özlediğini fark etmiş.
Yüzüğünü sehpaya bırakıp uyuduğunda, gözlerini açtığında şatoda uyanmış ve her yerde onu aramış. Güllerin arasında bulduğu canavar cansız bir halde geniş bahçede boylu boyunca yatıyormuş.
"Onu ben öldürdüm," diye ağlayarak boynuna sarılmış.
Kalbi atan canavar, Güzel'in varlığını yanı başında hissederek tekrardan kendine gelmiş. "Artık gelmeyeceğini düşündüm ve kendimi ölümüme hazırladım."
Duydukları karşısında gözyaşlarına boğulan Güzel, "Ama ben seni seviyorum canavar! Seninle evlenmek istiyorum!" diye haykırmış.
Üzerinde durdukları toprak adeta yumuşamış, başları üzerindeki gökyüzü hayat veren bir esintiyle dolmuş. Güzel, olan biteni şaşkınlıkla izlerken yanındaki canavarı hatırlayıp ona doğru dönmüş. Fakat yerde uzanan genç ve yakışıklı bir prensmiş.
Ağlayarak kalkarken, "Ben canavarı istiyorum!" diye feryat etmiş.
"Canavar benim," diye yanıtlamış ipeksi ses. "Bir hatam yüzünden kötü perinin yaptığı büyü, gerçek aşk sayesinde bozuldu. Çirkinliğime rağmen beni sevip evlenmek istemen, karanlık sihri yok etti."
Masal bittiğinde güllere bakar halde kalmıştım. Sanki o derin kırmızının içinde tüm imgeleri görebiliyordum. Suçlu ama özlenen bir baba, şato, yapılan bir yanlışın prensi canavara dönüştürmesi, canavarın sevilmeye değer kırık kalbi.
Gerçek aşk ve karanlık sihir denklemi.