"Neyse ki bu güller canavara değil bana ait. Bir başka masal," dedi Martha. Gülümsedikten sonra ekledi. "Bak ne diyeceğim, istediğini götürüp ekebilirsin. Onlara güneşi doğru açıyla gören bir yere bırakman ve gerekli ölçüde su vermen yeterli olur. Bu küçük ilginin karşılığı da en güzel kokular olarak sana geri döner."
Düşüncelerimden sıyrılırken gülümsedim. Annemden defalarca dinleyip, büyüdükten sonra bile kurgu yüklü filmlerini izlesem de en sevdiklerimden biriydi. Kırmızı güle bakarken onu malikaneye götürüp bahçesine ekmek isteyebileceğimi düşündüm. Oysa fırtınalara dayanamaz, dalları uzamadan kırılırdı. Yine de bir saksı istemeyi planlarken Martha'ya döndüm.
O esnada köşeye çekilmiş yuvarlak saksıların arkasında, diğerlerinden daha küçük olanını fark ettim. Çiçekleri minik ve rengarenkti, yani bu kısımda durması gerekiyordu. "Neden oradalar?" diye merakla sordum.
Oturduğu yerden geriye doğru kafasını çeviren Martha, söylediğim gibi renklerden uzak kalmış, dikenli soğuk bitkilerin arasında duran saksıya baktı."Frezyalar," dedi sevecen bir sesle. "Baharın en güzel çiçeği, mevsiminin de en doğru müjdeleyicisidir. Tabii buradakiler gibi doğru bakımı yaparsan her zaman çiçek açabilir. Önemli nokta toprağın özelliği ve soğukta kalmış olması."
Kusursuz güllerin çevresindeki yapay olup olmadığını bile ayırt edemediğim kısa çimenlerin üzerinde otururken odanın diğer ucundaki bahsi geçen frezyalara bakıyordum. "O halde neden gölge bir yerde durduklarını anladım. Betondan hissetmeleri gereken soğuk havayı oradan temin edebilirler."
Bakış açıma ve anlamaya çalışmama gülümseyen Martha, eldivenli elini bir başka köşeye işaret ederek konuştu. "Bu kısımda da lavantalar ve papatyalar var, baharı isteyen bir başka çiçekler. Yani frezyalar da bunların yanında durmalı değil miydi o halde?"
Kafam karışırken, özenle dizayn edilen alanda frezyaların da pembe, sarı ve küçük beyazlığıyla elbette o bölümde sıralanması gerekirdi. Öyleyse niçin her birinden uzak köşede, çiçeksiz bir alanda durduğunu anlayamamıştım.
Martha daha fazla meraklandırmadan ve sorular yönetmeme fırsat vermeden açıkladı. "Frezyalar etrafındaki karanlığa rağmen kendi aydınlığını korumayı başarır. Dikenli tellerle çevirsen bile güzelliği gözüne çarpar ve uzanıp koklamak istersin. Renkleri canlı, kendisi sıcakkanlıdır. Çiçek açmayı sevmeyenlerin yanına, onlara umut olması ve yaşamayı öğretmesi için yerleştirdim."
Bir şeylere ne kadar da fazla benzediğini düşünerek dalgınca gülümsedim. Sırf hayat dolu olması sebebiyle yaşamayı pek bilmeyenlerin yanında durması gerekli gibi adeta uzaktan göz kırpıyordu. Onun adına içten içe iyi dileklerde bulunurken, yanımdakilere döndüm. "Gülleri tercih ederim," diye mırıldandım.
Elbette malikaneye dönüşümde ellerimde güllerin durmasını isterdim. Masalı düşünüp dudaklarımı ısırırken güzel ve çirkindeki gibi olmadığını biliyordum. Güller kusursuz olabilirdi, yaşadığım ev şatoyu anımsatabilirdi, hayatımı büyülü dumanlar sarmalayabilirdi ama ortak olmayan keskin bir nokta vardı. Alexander asla çirkin değildi, hiçbir cadının onu maskeleyemeyeceği kadar güzeldi. Canavarlığa böylesine yakın başka biri vardı ve neyse ki onun karanlık şatosunda hiçbir zaman misafir olmayacaktım.
"Pekâlâ güzelim," dedi Martha samimiyetle. "Bu bahçeden dilediğini kendi evinde yetiştirebilirsin. Senden küçük bir istekte bulunabilir miyim?" Başımı sallayınca devam etti. "Mutfaktaki masada içmem gereken bir ilaç var, üzerinde yazıyor. Bir bardak su eşliğinde onu bana getirip kendin içinde dolaptan taze meyve suyu alır mısın?"
Oturduğum yerden kalktıktan sonra mutfağın ne tarafta olduğunu bilemesem de bulabileceğimi düşündüğüm için Martha'ya sormadan beyaz koridora yöneldim. Açık duran salon kapısının önünden geçerken büyük bir televizyon, krem rengi kanepeler görüş açıma giren ilk eşyalardı ve evi gözetlememin yanlış olduğunu düşünerek, yalnızca önüme odaklanıp yürümeye gayret ettim.
Merdivenin altında bulunan, köşedeki ışıksız alan mutfak olmaya en yatkın yerdi. Aralık duran kapısını itekleyince pencerenin dışında süzülen damlacıkları gözlemledim. Duvarlara beyaz mutfak dolapları sıralanmıştı, tezgah mermer görünümlü olsa da aynı beyazlığı yansıtan bir parlaklığa sahipti. Masada bulunan ilaç kutularından ortadakine büyük bir not kağıdındaki öğlen yazısı yapıştırılmıştı. Ellerimin arasında tuttuğun kutuyla sürahiye yönelirken sessizce yaklaşan Martha'nın da yanıma geldiğini fark ettim.
Palmiye desenli yeleğine sanki daha çok sarmalanmıştı. Maskesini, siyah lateks eldivenlerini çıkarmış, elmacık kemiklerinde çizgi halinde kalan hafif kızarıklıkla mutfağa gelmişti. "İlacımı alabilir miyim?" diye sordu kısık bir sesle.
Elimde duran kutuya bakarken bu görevi zaten bana verdiğini söylemedim. İlacı Martha'ya uzatıp su doldurmak için dönerken bahsettiği hastalığıyla ilk defa karşılaşıyordum.
Ona uzattığım bardağı kafasına dikip küçük sesli yudumlarla ağzındaki ilacı eritmesine sebep olurken sanki aynı zamanda susamış gibi görünüyordu. "Sen kendine kahve yapmadın mı?"
Kaşlarım çatılırken aslında meyve suyu tavsiye ettiğini çok iyi hatırlıyordum. Fakat Martha bunu unutmuş gibiydi ve inatla açıklamaya çalışmak yersiz olurdu. Onun için endişelenirken gök gürlemeye başladı, bu yüksek sesi duymazdan gelen Martha ise arkasını dönüp geldiği yöne doğru yürüdü.
Peşinden ilerlerken, "Çocuklarınızla irtibattasınız, öyle değil mi?" diye kuşkuyla sordum ikinci kez gök gürlerken.
Cam kapının önünde dikilen Martha, "Elbette onlarla her daim konuşurum," dedi dalgınca. "Belki birkaç gün sonra kızımın yanına, Norfolk'a gidebilirim."
Yutkunurken ne söyleyeceğini bilemedim. Demek ki amnezi böyle bir hastalıktı ve çoğu bilgi havaya karışıp derin bir sarmalda gittikçe kayboluyordu. Kızının New York'ta yaşadığını söylemişti ve bu konudaki tek tutarlı bilgi davetli oluşuydu. Bundan bile emin olmadığını düşünürken belki de baş harfleri aynı olduğu için aklına New York yerine Norfolk gelmiş olmasını iyimserlikle düşündüm.
Yağmur damlaları aralarına buz tanelerini katıp camları döverken kırılacak gibi tıngırdamalarına sebep oluyordu. Bayan Martha'nın bu gürültüden çekinmediği ortadaydı, gözlerini ağır ağır kapatıp açarken esnemeye başlamıştı. İlaçları çabucak uyku getiriyor olabilirdi, bu dinlendirici fırsatı kaçırmasını istemezdim.
"Fırtına bastırmadan gitsem iyi olacak," dedim kapıya doğru yürürken. Oysa şimdi bile sırılsıklam olmanın kaçınılmaz olduğunun farkındaydım.
Martha boynunu esnetirken, "Ah, tabii ama bekle. Sana istediğin çiçekleri verecektim," dedikten sonra çıkardığı maskeyi tekrardan ağzına, eldivenleri de ellerine geçirdi.
En azından bunu hatırlıyordu. Geri dönmesini beklerken rüzgarın sesini dinledim. Damlacıkları göremesem de bahçedeki tentelere çarpan sert dokunuşlarını ayırt edebiliyordum. Ağırlığımı diğer ayağıma verirken parmak uçlarımla beton zeminde tutturmaya çalıştığım ritim, hayatımdaki en kafiyesiz müziklerden biriydi.
Balkondan dışarıya süzülen Martha, elinde tuttuğu küçük siyah saksıyla geri geldiğinde dudaklarımın içini kemirdim. Gülleri sevdiğimi söylememe rağmen, henüz diğerlerinden küçük olan beyaz frezyalarla gelmişti. Başını yana eğerken uzattığı saksıyı bir şey söylemeden aldım.
"Kumral çocuğun evinde eminim çiçek yoktur, erkekler genelde böyledir. Kendisinin de her daim çiçeksiz olduğunu biliyordum. Sen gelene kadar da bundan emindim. Şimdi sevdiğin bu frezya çiçeğini güzel bir yere konumlandır ve izin ver aranıza bahar esintisi doldursun."
Kucağıma aldığım minik saksıya baktım. Güller kadar göz önünde olan, herkesin güzelliğinden mest olduğu ilgi çekiciliğe sahip değildi. Her şeye rağmen anlamı ve çabası büyüktü.
"Teşekkür ederim," dedikten sonra boşta kalan elimle de kapıyı açtım. İçten bir baş selamıyla veda ederken sırtıma kamçı gibi çarpmaya başlayan rüzgarı hissettim.
Kapıyı da kendim kapatarak önüme döndüğümde toprağın şimdiden çamurlaşmaya başladığını, gökyüzünün gri kasvetini, bulutlardan kopup düşen yağmuru içim titreyerek izledim. Fermuarını indirdiğim kapüşonu kafama geçirip, frezyayı da ıslanmaması için karnıma yapıştırarak kısa basamaklardan adım attım. Tepemde dönüp duran, etrafı karartıp aydınlatan şimşeklerden kaçmam mümkün değildi. Fırtınanın eşiğinde ormanın içinden yürümek tehlikeli olsa da otoyol oldukça uzaktaydı ve bu üşütmeme sebep olabilirdi.
"Neyse ki yetişebildim."
Gözlerimi kırpıştırıp başımı kaldırdığımda, elinde büyük bir şemsiyeyle duran Alexander'ı gördüm. Gerçekten yetişmişti, onu tanıdığım için buna şaşırmamam gerekse de engel olamamıştım.
"Tam zamanında," dedim ileriye atılarak.
Geniş şemsiyenin altına yürürken kucağımdaki saksıyı fark edince benim için şemsiyenin kulpunu tutmaya devam etti. Islanmasını göze alamadığımdan tamamıyla başımın üzerinde tutarak dikkatle yürüdük. Hızlı adımları toprağa batıp çıkarken fazlaca yakın duruyor, nefesimiz neredeyse birbirine karışan buharlar çıkarıyordu. Bana en ufak damla değmezken, yanımdaki adamın iri vücudunun bir kısmının dışarıda kaldığı tahmini kolay bir durumdu.
Bakışlarımı ona kaldırdığımda, saçlarının ucunun nemliliğini fark ettim. Elmacık kemiğinden süzülen yaş çenesine doğru akarken, "Islanıyorsun," dedim.
Safir mavisi gözlerini bana yöneltti. Yağmurlar yeryüzüne düşüp okyanusa karışmak isterken, maviliği bakışlarına gömebilen biri elbette damlacıklardan korkmazdı.
Rüzgara karışan bir sesle, "Ama üşümüyorum," diye fısıldadı.