BÖLÜM 7

1333 Kelimeler
NESLİHAN “O adamı tanıyorum” dediğinde olduğum yerde kaldım. Arkamı döndüğümde Dilek hanım kollarını göğsünde kavuşturmuş bana bakıyordu. “Yalan söylüyorsunuz” dediğimde “Neden sana yalan söyleyeyim. Bundan ne gibi bir çıkarım olabilir. “ dedi. Doğru söylediğini biliyordum ama gerçeği duymak için hazırlıklı olup olmadığıma emin değildim. Bazen bu kadın beni korkutuyor. Öyle yerlerde bir laf söylüyor ki itiraz edemiyorsunuz. “Tamam öyleyse sizi dinliyorum.” dedim bıkkın bir sesle. “İyi o halde dikiş odasına geçip oturalım.” diyerek önden o arkasında ben annemin dikiş odasına geçtik. Annemin dikiş masasının başındaki sandalyelere oturduk. Dilek hanım “Öncelikle bugün gördüğün adam o değil. Bunu zaten defaatle söyledim. Mantıklı düşünürsek senin o adamı gördüğün yaşlardan bugüne adamda ufakta olsa değişiklik olur. Eğer Benjamin Button değilse. Bugün gördüğün genç adam Aslan’ın yeğeni Tuna. Senin korktuğun adam Aslan. Benim çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir arkadaşımdı. Aslan ismi gibi bir adamdı. Anneni ve seni çok seviyordu.” dedi. Bir ara duraksayınca “Bakın benim ne yaşadığım hakkında ne biliyorsunuz bilmiyorum. Annem size ne anlattı onu hiç bilmiyorum. Belkide yaptığı şeyi size üstü kapalı olarak hafifleterek anlatmıştır. Ama benim ne o adama nede anneme acımak gibi bir niyetim yok maalesef” dedim. Artık öfkelenmeye başlamıştım. Sanırım aynı hisleri Dilek hanımda yaşıyor olacak ki sesinin tonu bir tık daha yüksek bir şekilde “Zamanında annenin sana gönderdiği mektupları zahmet edip okusaydın bilirdin. Senin başına ne geldiyse senin başının buyrukluğundan geldi.” dedi ters bir şekilde. “Siz ne dediğinizin farkında mısınız” diye sordum. “Çok iyi farkındayım. Üniversiteyi başka şehirde okumak istedin annen sesini çıkarmadı. Sırf annenden uzak olmak için Ankara Güzel Sanatlara gittin.” durdu. Sesinin tonunu ayarlamaya çalışıyordu ama öfkeliydi. “Yani” dedim. “Ankara’da senin peşindeydim. Bir arkadaşımı senin güvenliğin için görevlendirdim. Ama sen rahat durmadın. Ben annemin parasını yemem dedin iş aramaya başladın. Okulun ve yurdun arasındaki cafenin sahibi benim arkadaşım. Ondan iş ilanı vermesini ve sen gidince seni işe almasını ben istedim. Öylede oldu sağolsun kırmadı beni. Seni korumak istedik ama maalesef koruyamadık. Ogün ben İstanbul’da seni koruması için görevlendirdiğim polis trafik kazası geçirmişti. Sedat’ın o gün bebeği doğdu. Sanki tüm olumsuzluklar sen bu olayı yaşa diye bir araya geldi. Ama işverenin Sedat seni rahatsız eden o adamı polise şikayet et demesine rağmen sen burnunun dikine gittin adamı şikayet etmedin. ” tam araya girmek için ağzımı açtığım sırada eliyle beni susturdu. “Kusura bakma bunlar gerçekler. O olaydan sonra İstanbul’a nakil istedin. Yine ben ve arkadaşlarım devreye girdik ve senin naklini İstanbul’a aldırdık. Sen bir şey yaptın yada yapmadın demiyorum. Ama annen istediği için bir elimiz üstündeydi. Dükkan açtığında bile senin etrafındaydık. Senin oda arkadaşlarını bile özenle seçiyorduk. “ dedi. Nefes almak için durdu. “Yani yaptıklarınız için teşekkür ederim ama benim için pek bir şey ifade etmiyor. Annemin bana yaptığı kötülük ile uzaktan yakından ilgisi yok anlattıklarınızın.” dedim. “Biliyorum. “ dedi. “Biliyorsunuz? o zaman bana ne anlatıyorsunuz allah aşkına “ diyerek ayağa kalktım Dilek hanımda ayağa kalktı. “Bak bunların cevaplarını sadece annen verecek sana. O mektupta herşey yazıyor. Onu affet ona acı demiyorum. Annen zaten onu affetmediğin bilinciyle yumdu gözlerini. Bu saatten sonra affetsen ne affetmesen ne. Ben sadece annenin vasiyetini yerine getirmek istiyorum. Benden ve Meryem’den rica etti. Sana yazdığı en son mektubu okumanı ve bir gece burada kalmanı istiyor hepsi bu. Bu kadar zor olmamalı. ” dedi bıkkınlık dolu sesiyle. Gözleri doluydu. Aklım almıyordu. Bir arkadaşı için insan bu kadar çok şeyi neden yapsın ki “Neden peki” dedim. Bunu içimden düşündüğümü sanıyordum. “Ne neden” diye sordu. “Neden annem istedi diye yıllarca benim peşimden savruldunuz. Bana görünmeden arkamdan işler çevirdiniz.” diye sordum. “Yoo savrulmadık aslında. İş çevirme konusu ise sen bilseydin geri çevirecektin. Bunu hepimiz biliyorduk. Ama en önemlisi annen benim dostum. Herkesin arkadaşları olabilir ama dost dediğin bambaşka. Arkadaş gibi değil. Dostluk bir veya iki kişi ile olur. Bizim dostluğumuz öyle basit, şimdiki zamanda olduğu gibi değil. Gerçek. Kardeşler arasında bile kıskançlıklar çekememezlikler olur ama bizim aramızda asla olmadı. O istediği için değil ben istediğim için yaptım. Annenin gönlü rahat olsun istedim. Elimden geldiği kadarıyla tabi.” dedi üzgün bir şekilde. “Üzülmeyin ben iyiyim.” dedim. Elini koluma koyarak “Sana bir soru sorabilir miyim” dedi. Başımı evet der gibi salladım. “Annenin neden öldüğünü biliyor musun” diye sordu. “Bir çok rahatsızlığı vardı. Çoklu organ yetmezliği sanırım” dedim. Bunları da Asu’nun anlattıklarından aklımda kalanlarıyla söyledim. “Hımm peki annenin ayağındaki sorundan haberin vardı değil mi?” diye sordu. “Evet. Ben küçükken de annemin bacağında sorun oluyordu. Hafif aksıyordu. Çok belli olmuyordu ama yorgun olduğu zamanlarda belirginleşiyordu. Annem çok dikiş yaptığı için olduğunu söylerdi.” dedim kendimden emin bir şekilde. “O halde ben sana anlatayım” dedi kolumdan tutup beni sandalyeye tekrar oturtarak. “99 depremi. Sen bebeksin. Deprem anında annen reflexle senin üstüne kapanmış. Bundan haberin var zaten. Neyse beton annenin sırtına geliyor ve nefesi kesiliyor. Hatta bir an bacaklarını hissetmiyor ve bunu önemsemiyor. Annen seni kurtarmaya güdümlü hareket ediyor. İki gün sonra göçükten çıkarıldığınızda annenin sırtında ağrı oluyor ama önemsemiyor. Sonuç itibariyle iki gün göçük altında kaldınız. Bunu iki gün hareketsiz kalmasına yoruyor. Hastaneler o kadar dolu ki. Annen sırtının ağrıdığını doktora söylemeye utanıyor. Hatta bana “O kadar çok acı çeken insan vardı ki sırtım ağrıyor demek ağrıma gitti” demişti. O üstüne düşmediği bel sırt ağrısı için ısrarımızla yıllar sonra hatırladığım kadarıyla sen Ankara’daydın ikinci sınıftı sanırım.” dedi. Durdu düşünmeye başladı. Sonra eli havada sallayarak “Neyse bizim ısrarımızla hastaneye gitti. Bel ve sırt ağrılarından şikayet ediyordu. Uzun yürüyüşlerde bacaklarında uyuşma olduğunu söylüyordu. Meryem onu hastaneye götürdü. Orada omuriliğinin yıllar önce zarar gördüğü ve ilerlediği söylendi. Geri dönüşü tedavisi yoktu. Sadece yavaşlatma ihtimalinden bahsedilmiş. Annen tedavi olmak istedi ancak çok ilerlemişti. Önceleri baston, yürüteç ve tekerlekli sandalye derken yıllar içerisinde en son yatalak oldu. Bu yatalak olma durumu annenin enfeksiyon kapmasına ve akciğerinde problemlere sebep oldu.” dedi. Gözümün içine bakarak anlattı. Ben annemin rahatsızlığını Asu’nun anlattığı kadarıyla biliyordum. “Benim yüzümden olduğunu söylüyorsunuz” dediğimde Dilek hanım keskin bir şekilde “Hayır. Senin yüzünden değil. Annenin seni korumak için yaşadıklarını anlatıyorum. O seni sevdi korumak istedi. Sadece bir kere kendisi için bir şey yapmak istedi onda da başarısız oldu. . Annen Asu’ya kızı gibi davrandı sevdi. Neden. Çünkü onu annene sen getirdin. Allah var Asu hiçbir zaman annene veya burada bir başkasına bir saygısızlık etmedi. Anneni kendi annesi gibi gördü, sevdi, baktı.” dedi. Baktı derken bana laf soktu sanırım. “Sana laf sokmadım. Önce bunu bil.” dedi. Bu kadın benim düşüncelerimi mi okuyor. İyice korkmaya başladım. Dilek hanım ayağa kalkıp odadan çıktı ve bir dakika içinde geri geldi. Elindeki çantadan bir tomar mektup çıkardı. “Bunlar annenin sana gönderdiği ve geri gelen mektuplar. Annen bunların geri geldiğini bilmiyor. “ diyerek mektupları bana uzattı. “Hiçbirini açmadım okumadım” dedi. “Bu devirde mektup mu kaldı. Annem bana mesaj atabilirdi. Görüntülü arayabilirdi.” dediğimde Dilek hanım gözlerini devirerek bana baktı “Sanki mesajları okuyacaktın. Görüntülü aradığında cevaplayacaktın. Kime neyi ispatlamaya çalışıyorsun. Kaç defa numaranı değiştirdin bilmiyor muyum. Annende biliyordu. Seni aradığında kaç defa cevapladın telefonlarını” işte şimdi çok sinirlenmişti. “Kaç defa o kadının gözyaşlarını sildik onu teselli etmek için omuz olduk ona. Elimizden bir şey gelmemesi nasıl bir duygu haberin varmı.” dedi sesini yükselterek. Derin derin nefes aldıktan sonra “Şu an gerçekten çok gerginim. Senden annenin ricasını son isteğini yerine getirmeni istiyorum. Sana verdiğim o ilk mektubu oku ve bu gece burada kal.” dedi. Sesini oldukça sakin tutmaya çalıyordu. Bu sırada telefonu çalmaya başladı. Çantasından telefonu çıkararak “Efendim canım. Tamam hemen geliyorum” dedi çantasını koluna taktı kapıya yöneldi. Bana dönerek “Benim şimdi gitmem gerekiyor. İstediğini yapmakta serbestsin.” dedi ve çıkıp gitti. Elimde sayısız mektupla dikiş odasının ortasında kaldım. En sonunda Dilek hanımın bana verdiği ilk mektubu okumaya ona göre bu akşam burada kalmayacağımı düşünmeye karar verdim. İlk mektubu alıp dikiş makinasının başına oturdum. Güneş batarken odanın içini aydınlatıyordu. Mektubu açtım ve okumaya başladım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE