İnci bana kadın olmanın bildiğim kadınlardan farklı bir şey olduğunu öğretmişti. Uzun tırnaklarına sürdüğü renkli renkli ojeler, geniş kot pantolon ile kendini dişi göstermek zorunda hissetmeden gördüğüm en feminen kadındı. Hafiften önde iri ön dişlerini göstererek sigarasını ağzında tutar, kocaman kahkahalar atar, futbol muhabbeti yapar, ulan der, küfreder, yemek yapmaktan anlamamayı, çorabını bir kenara atmaktan utanmamayı eksiklik saymazdı. Kadınların güçlü olması gerektiğini bunun doğalarına daha uygun olduğunu fakat güçlüler diye erkek kahrına dayanıklı olacaklarını sindirmemizi istememelerini öğrendim. Ben mesela, hayatıma, evlenmeden ömür boyu bekar kalarak devam edeceğimi bilsem ne var bunda der miydim? Yoksa elimi duvara vurup bir de öpücük sesi çıkararak "Şeytan kulağına kurşun mu?" derdim. İllaki doğurmalı, anne olmalı, kocamın donlarını yıkamalı, kocam diye istemeye istemeye koynuna girmeli miydim? Utanırdım o böyle apaçık konuşunca ama Emir ile Cüneyt gülmeden, alaya almadan, anam kıza bak ne dedi demeden dinlerken ben de kanıksayıp zamanla bu lafları sarfetmenin edepsizlik olduğu düşüncesinden ufak ufak koptum. Yine İnci'den öğrendim Frida Kahlo'nun şu sözünü: "Mesela bir kuş kanadı kırıldı diye ölmez.
Ama kanadı kırıldı diye kahrından ölür.
Sana halimi başka türlü nasıl anlatabilirim bilmiyorum."
Sırf bu yüzden kanadımın olduğunu bile bilmeyecekti kimse. Ben sanki uçmayı özümden biliyormuşum, bunu sağlayan kanadım değilmiş gibi...
Onların Cüneyt ile aralarındaki arkadaşlık, aşkım, çiçeğim, balım, kuşum iltifatları ile süslenir, uyku saati geldi mi hadi size iyi geceler denir ve aynı odaya bu çok doğalmış gibi girip uyurlardı. Emir bunu dillendirmezdi, kanıksamış bir halde farkına bile varmazdı. Bazen yurduma kadar bırakırdı beni bazen kal sen de derdi. Rahat edeyim diye onun yatağında yatmam için ısrar eder kendi salona uzanırdı. Hızlı yaşayan yaşıtlarından başka biriydi Emir. Tiye alırdı meseleleri, alay ederdi derslerle, okuldakilerle ama yine de çocukluktan kalma kırgınlıkları onu kocaman adam yapmıştı. Bana başka görünme kaygısı da yoktu. Annesi ile babası ayrı ayrı para gönderir, ayın ortasında o parayı bitirir meteliksiz gezerken kendini başka göstermeden bu sıralar bir yere gitmeyelim, para yok bende derdi. Bende var nasılsa sana pizza ısmarlayabilirim dediğimde de erkeklik gururu yapmazdı. Tanıdığım emsalim erkeklerden yakın olabildiğim tek kişi olan Murat ile zaman zaman onu kıyasladığımda elimde kompleksleri olmayan, kendini kendine ispatlamış biri olduğu kanısındaydım. Bu kanı da beni Emir konusunda yanlış karar vermediğime ikna ediyordu. Hem Onur konusunda da biraz sakinleşmiştim. Onun derslerini dikkatle dinleyip karşılıklı diyaloğa girebiliyor zaman zaman anlamadığım konularda soru bile sorabiliyordum. Hatta bir keresinde sorduğum soruya cevap vermeden evvel birkaç saniye durmuş düşünmüş meşhur hareketi kollarını göğsünde bağlayarak: "Bu soruyu sınavda sorabilirim. Aferin Nazenin demişti."Bana Nazlı demekten bir seferden sonra vazgeçmiş, final sınavlarından önce de adımı iyice öğrenmişti. Sonrasında unuttuğunda değil ama nedense bana zaman zaman yine Nazlı diyecekti. Dersinden en yüksek not olan öğrencisi olarak da bir daha unutmayacak olmasını kendimce garantilemiştim. Kalbimde iki erkek vardı diyemem. Yoktu da diyemem. Kalbimin dilini anlayabileceğim yaşta değildim ama bildiğim bir şey vardı ki Emir tek başına onca sevgisizliğe, hırpalanmışlığa çare değildi.
Yarı yıl tatilinde yurtta kalıp derslerime çalışacağımı söylediğimde kimse bunu saçma bulmadı ve ben koskoca yurtta birkaç kişi haricinde yapayalnız bir on beş gün geçirdim. Bir hafta sonu hariç. Halam hiç gelmedin hayırsız deyip beni yemeğe çağırdığı o cumartesi aslında ortanca amcam ile oğlu kıymetlisi İsmail Abim de onlara geldiğinden çağırmıştı beni. Amcam derslerim iyi mi diye şöyle bir sordu, İsmail Abim o soğuk, mesafeli duruşunu yine kırmadı, hiç konuşmadı benimle. Enişte maşallah dedi benim için çarşıda pazarda gezerken hiç görmüyoruz Nazenin'i, okulunda, derslerinde hep aklı diye övündü benimle. Amcam bunu babama da diyecekti. Oh dedim, burada rahatım, özgürüm, kendimleyim.
Emir o yarı yıl tatilinde annesini bir haftalığına görüp geldiğinde onu özlediğimi hissettim. Alışmıştım besbelli varlığına. Bendeki anahtarları ile evine gidip evi şöyle bir toparlayıp ona tavuklu pilav yaptım. Karabiberli... Emir'in en sevdiği yemek. Bir de şeyi severdi o, bizim oralarda hiç pişmeyen kara lahana dolmasını. Annesine yaptırıp getirmişti o gün bana. O da pilav bu da pilav diyerek bir yoğurttan, bir dolmadan, bir pilavdan yemiştik. Cüneyt bir hafta daha kalacaktı memleketinde, İnci ekstra bir hafta daha asacaktı okulu ben neden hiç gitmemiştim. Omzumu silktim. Yemek tabakları yarı olmuş önümüzde kesildi iştahım.
"Ben sana anlatıyorum sen bana anlatmıyorsun." diye astı suratını. Emir anlatırdı, annesi Necla Hanımın babasından boşandıktan sonra tam üç kez daha evlendiğini. Hiç yapamadığını.... Bir erkekle yapamayan hiçbir erkekle yapamıyordu onu anlamıştı. Babasının pis bir alkolik olduğunu ama hakkını teslim etmek lazımdı ayın biri dedi mi yatırırdı parasını. Kız kardeşinin sekiz yaşında boğularak öldüğünü, Florya'da, İstanbul'u bilmezdim ben ama bir gün gidersek beraber kardeşi nerede boğuldu gösterirdi. Şişmiş bedenini çıkardıklarında çok ağladığını, ama ne ağlamak. Hiç öyle çok ağlamış mıydım ben? Amcam öldüğünde... Yok asıl çok ağlamak ne ben sonradan görecektim. Amcam öldüğünde ölüme ağlamak kadardı benimki. Ölüm umudu keserdi. Bir de başka şeyler de keserdi umudu, yaşamaya devam ederken o çok ağlatırdı işte.
"Biraz geri kafalı bizimkiler." deyiverdim. Sormadı... Bekledi, daha fazlasını anlatmak zorunda bırakarak. "İki çift söz edemezsin yanlarında, yokmuşsun gibi davranırlar, afedersin bazen bokmuşsun gibi."
"Niye?"
"Kendileri çok önemlidir çünkü. Babam ve amcamlar... Evin erkekleri yani. Annem, yengemler de alayına itaatkar. Ben onların yanında yapamam bundan sonra. Bağlanamayınca çabuk kopuyorsun."
"Nasıl okuttular seni peki?"
"Ailenin liseden sonra okuyan tek kızı benim. Ablalarıma ortaokul bile okutmadılar. On yedisinde evlendi hepsi."
"Seni evlendirmek istemiyorlar mı?"
"Yok. Okuyorum diye."
"İsterlerse, şöyle kelli felli de bir kısmet çıkarsa ne dersin peki?"
"Ne diyeceğim, olmaz derim?"
"Niye?"
"Evlenmek istemiyorum çünkü."
"Başka bir nedeni yok mu?"
"Okulu bitirmeliyim. Başka hayallerim var."
"Peki hayallerinde ben var mıyım Naz?"
Seneye yeniden üniversite sınavına girip başka şehirde başka bölüm okumak istiyorum, bunun neresine koysam olursun ki sen diyemeden , "Varsın." dedim. Yetti Emir'e, başka bir şey demedi. Karabiberli pilavını yedi. Annesini anlattı, ne yemekler pişirmişti ne yemekler, şişmişti iyice, iki kilo almıştı. Hafiften vardı hep göbeği Emir'in zaten hiç anlaşılmıyordu iki kilo. Bugünden sonra diyete girecekti, iki kilometre koşacaktı. Ben de koşar mıydım onunla? Koşarsam, koşup da yorulursam bayılırdım ben.
"Ah kıyamam ben sana." deyip yanağımdan bir makas aldı. İlk kez o zaman dokundu bana Emir. Utanmış olmamı görmedi, önemsemedi belki de, sonra daha fazlasını ister mi diye yüreğimi kaplayan korkudan bir haber dur dedi sana ne getirdim İstanbul'dan? Mavi taşlı bir küpe, balık şeklinde, pırıl pırıl. Pek takı takmıyordum ama görünce aklına ben gelmiştim. Aslında ne görse aklına ben gelmiştim de ne görse almak olmazdı. Belki hani şu birbirimizi iyice tanıma işinde yol aldıkça nelerden hoşlanırım daha iyi bilecek, bu bilmek onu kararsız olmaktan kurtulacaktı. Aha diyecekti bunu Naz çok sever.