4. Bölüm

1101 Kelimeler
Kız kısmından en iyi öğretmen olur dediler. Hemşire veyahut. Hemşireler fingirdek olur dedi Ali Amcamın büyük oğlan. Öğretmenlik de büyük yaş çocuğuna olmayacaktı ufaklara. Mümkünse ana okulu. Benim yerime karar veren bir dolu insan vardı ve ben güzelim puanla yazacağım bölümün ne başarıma ne de hayallerime hiç uygun olmadığı konusunda görüşüne tenezzül edilmeyen o kişiydim. İşletme okuyayım ben dedim, bankacı olup mini etek giyermişim. Mühendis erkek işi ama velhasıl rahmetli amcamın mesleği, herkesin içinde ukde değil mi? Bizim şehrin üniversitesinde hangi mühendislikler var ki? Bilgisayar, iş çoktu bunda para kırıyorlardı. Ali Amcamın büyük oğlan kadın ne anlar bilgisayardan dedi. Kendi bilişim uzmanı olduğundan onu dinlediler. Karar vermekte zorlandıkça aile bireylerim bir kasvet bağladı içimi. Onların da kararı ile bankacılık mühendislik karışımı bir tercihten geriye bana Türkçe Öğretmenliği çıktı geldi. Şiir de seviyordum hem ben tam bana göreydi. Kendi kararım olsa belki de tam bana göre diyebilirdim ama hissiz kabullendim bu işi. Kurtuluş biletim bu okul dedim başarılı olup ilerlersem bu köyde kimsenin lafı bana sökmez. Babamın bile. Amcalarımın bile. Ali Amcamın büyük oğlunun bile. Murat ile yarı küs yarı kırgın ayrıldığım lise yıllarımı Murat'tan ötürü hep çok özleyeceğimi düşünerek bursluluk öğrencisi namımla devlet yurduna yerleştim. Altı kişilik yatak, büyük şehirlerden anca buraları tutturmuş kızların ilk günden çınlayan kahkahaları ile güzelliğimden ötürü hemen arkadaşlık edinilmek istenen veyahut kıskanılıp uzak durulan kimse olarak uçlarda durup hep yalnız kaldım. Yalnızlık iyiydi çoğu kez bana. Oda arkadaşlarımla belli seviyede okulda asla bir fazla değil okula, derslerime odaklanabilirdim. Aklımda da ikinci sınıfta yeniden üniversite sınavına hazırlanıp bu defa daha iyi bir bölümü başka şehirde okumak, geçip gitmek yani buralardan kimseyi umursamadan, vardı. Biraz cesaret olurdu bana şimdi tek başıma bu şehir, kurban olduğum halama rağmen, ondan sonra karar vermekten bu kadar korkmazdım. Emir'e işte şimdi sıra geldi. Aa bu nasıl tesadüf ki Onur'a da. Okulun ilk günü defileye çıkmaya hazır mankenlerle dolu sınıfımda güzelliğim on para etmedi. İlk defa kendimi yetersiz, silik, zavallı hissettiğim gündü. Kılık kıyafetleri bambaşka kızlar suratlarına o biçim makyaj kendilerinden emin tavırlar sanki üçüncü üniversitelerini okur gibi... İlk ders ikinci ders, soğuk soğuk hocalar, baban ne iş yapar kızım diye sormuyorlarsa da anlam veremediğim bir duruşla anlaşılmaz şeyler anlatıyorlar gibi hissettiriyorlardı bana. İkinci dersin sonunda yanımdaki boş yere oturdu Emir. Kıvırcık saçlı, saçları kafasını kocaman yapmış, cin gibi ela gözlü, çocuk desem değil koca adam desem değil ama nasıl sevimli suratlı bir erkek, Murat vardı ya hani benim onun dengesiz hallerine alışkın benim için de son derece sıcakkanlı. Bakmışım, istemsiz, sen de nereden çıktın der gibi. "Alttan alıyorum dersi." dedi. Çömez halim ne anlar bu işleri. Alttan ders alıyor. Yani. "Üçüncü sınıfım." Kaşlarımı kaldırdım, anlamıştım nihayet. "Adım Emir." "Nazenin." "Öyle bir şarkı vardı." Nasıl bir şarkı? Nazenin diye mi? Mırıldanmaya başladı. Yumuşacık ses, dinlenilesi, ön sıradan iki kişi dönüp bize bakınca güldü Emir, utandım ben, sanki ilk günden aranıyor gibi ne bileyim yanlış işlerdi bana göre. Yaşımı yaşama hakkını henüz kendime tanımış olmadığından... Ders başladığında oturduğum yerin sürekli sallanmasına sebep oldu Emir. Huzursuz bacak sendromu... Ne demekti ki o? Hoca sen dedi bana, ilk günden ne konuşuyordum ben? "Hiç." dedim herkes bana bakarken. Örmeyecektim saçlarımı bir daha ne biçim bakıyorlardı bana. "Emir bu sene de kalmak üzere hoş geldin." Oturduğu yerden güldü Emir. "Hoş bulduk hocam. Sizi hayal kırıklığına uğratmam." Uğratmadı da. Yalnız o ilk gün öğretmeni ile böyle pervasız konuşan Emir için serserinin teki işte demiştim beni iyisi bulmaz ki. Ders bitimi kendi dersine gideceğini söyledi Emir. Haftaya aynı saatte aynı yerde görüşürdük. Oda arkadaşım tanıyordu Emir'i, muhabbetleri vardı eski sevgilisi ile de ev arkadaşıydı zaten. Tüm eskiyen sevgililer rahat rahat anılıyordu. Ben de buna aldanıp Murat'ı o gece anlatmıştım. Hiç unutamayacağım onu diyerek. üzdüm aşk hikayemle onları, yaşanmamış her şey daha acıtırdı. O kadar da acıyor diyemezdim ama sevdim bu hikayenin ana kahramanı olmayı ses etmedim. Haftaya Emir yine yanıma oturdu. Yazım güzelmiş, sınav öncesi benden notlarımı alırmış. Olur mu? Not cimrisi değilsem... Değildim. Verirdim ne olacak? O da karşılığında Tanju Okan'dan bir şarkı söyledi bana. Bu sefer daha yüksek sesli, sınıfa hoca girince tebessümle devam etmesini istedi. Devam etmedi Emir. Solist değildi canım öyle içinden gelmişti. Zamanla yüzü tanıdık oldu Emir'in benim için. Yanıma her oturduğunda kısacık bir şarkı söyledi, bacaklarını sallayıp durdu, hocayla şakalaştı, notlarıma şöyle bir baktı. Bahçede kantinde sınıf dışı bir yerde karşılaşınca, el sallar, bazen yanıma gelip hal hatır sorardı. Genelde çok arkadaşlı ortamlarda neşeli görürdüm onu. Gamsız derdim içimden hiç derdi yok bunun. İlk sınavlar gelip çattığında ise kader ağlarını örmeye hazır gözetmen olarak araştırma görevlisi unvanı ile Onur'u çıkardı karşıma. Spor ayakkabılı, kolları katlanmış dar kesim gömlekli, sinekkaydı tıraşlı mavi bakışlı bir adam. "Silgin düşmüş." dedi eğilip yerden alıp bana verirken. Bir kere baktım yüzüne o bir kere ile kalp atışlarım dört nala, önümdeki kağıtta ne soruldu ise kargacık burgacık can sıkıcı bir hal üzerimde bayıldım. Nicedir baygın düşmeyen bedenim o sınavı benim için kabusa çevirmek değil beni Onur ile yakından tanıştırmak istemişti. "İyi misin?" diyordu başımda. Yumuşacık bir ses tonu. Hiç duymadığım bir parfüm kokusu bedeninden yayılıyordu. "Su iç biraz." Elinde şişe hafiften de gülümseyince bembeyaz sıralı dişler. Kumral dağınık kaşlarının altında pasparlak bakıyordu bana mavi gözleri. Suyu iki yudumla geri uzattım. "Sınav." "Kalkma da düşersin yine. Başını kötü vurdun ambulans çağırdım." "Olmaz. Sınava gitmem lazım." "Sınavı yineler hocam, konuşurum, sağlık öncelikli." Ağlamaklı bir hal, sırtımda sert sıralar yatsam yatamadım kalksam zaten kalkamadım. "Ambulans geldi hocam." dedi biri. İki görevli girdi fosforlu giysiler. Tansiyon, nabız derken bir serum bağlayalım aç herhalde dediler. Götürelim mi burada mı bağlayalım? Acemi ama yakışıklı hocam bilemedi, yan sınıfta devam eden sınavda birlikte gözetmenlik yaptığı meslektaşı genç kadına sorup geldi. Bağlayın biz bekleyelim başını dedi. Bir o oturdu yanımda bir diğeri. Takma kirpikli, daracık mini elbiseli diğer gözetmenden oracıkta nefret ettim. Onur ile fısır fısır konuşup gülüşerek görev değişimi yapıyorlar diye. En son serum bitince bir revir bile olmayan şartları eleştirerek tuttu kolumu ona bırakılan pamuğa kolonya döküp katateri çıkardığı koluma pamuğu bastırdı. Teni yumuşacıktı, elinin hissi kıpır kıpır. "Şimdi iyi misin?" "Beni sınava kesin alır mı bir daha hoca?" "Alır merak etme hastasın çünkü." "Ya almazsa." "Alır alır merak etme. Neydi adın?" "Nazenin Okan." "Nazenin." "Evet hocam." "İsminin yanına not alacağım. Sen burada dinlen bir arkadaşın falan var mı sınavda seni evine götürsün?" Başımı iki yana salladım. "Nerede evin?" "Yurtta kalıyorum hocam ben." "Hangisinde?" "Yeni blokta." "Öyleyse dinlen kendini iyi hissedince dön yurduna. Yeni sınav tarihini birkaç gün sonra sorarsın hocana." Başımı salladım yine. "Ben sınava dönüyorum var mı bir isteğin?" "Yok." "Hadi geçmiş olsun." Geçmedi. Onu her gördüğümde o bayılma hissi yine geldi. Yetmez gibi birkaç sınavda daha gözetmen olarak salondaydı, yanımdan her geçişinde buram buram kokusuyla mest ederken beni ilgisiz, umursamaz ve işine hakimdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE