Bizim İsmihan ile aramız hiç iyi olmadı. Hep bir mesafe, birlikte büyümüş iki çocuk için anlaşılmaz bir resmiyet. Elbette çocukken avluda tozu toprağa katarak oynardık ama ne zaman yengem benim kızım köle mi beş yaşından beri tarlaya gidiyor da bu gitmiyor diye benimle onu yarıştırdı o zaman biz yarışı kazanıp birbirimizi kaybettik. Yan yana uyuyan uyandığında birbirinin yüzüne bakmadan mekanik hareketlerle yatakları toplayan okulda sözleşmiş gibi ayrı ayrı yola çıkıp aynı vakitte evin önünde buluşan kuzenden çok birbirini süzen iki rakiptik. Rekabet ne zaman bitti ben üniversiteye o kocaya gidince mi? Yok o zaman bile kuytuya çekilip bekledi rekabet bu ya o okumamış ama saatçi kocaya varmıştı, ben okuyup da neye varacaktım sanki. Kolunda mesleği altın bileziği yoksa kaynanası ağırlığınca takmıştı altınını ben gittiğim yerde ne kadar değer görecektim bakalım, o zaman görürdük işte hesabı. İsmihan haklıydı zengin koca bir kadın için hemcinslerine karşı edindiği en büyük galibiyetti. Hem zengin hem yakışıklı koca zirveye oturtur bir daha da indirmezdi.
İsmail Abimin karısı evlendiklerinin üçüncü ayında hamile kaldı. Amcam gelecek olan torununa doğmadan don biçip gelinine bir tam altın taktı ve ertesi gün okuldan gelip mutfakta peynir ekmek tıkıştırırken ağzımıza İsmihanla tam altının kaybolduğunu sandığımız bir bağırtı koptu. Taze gelin başında iğne oyası tülbenti, kollarında yirmi iki ayardan on tane bileziği ile karnını tutmuş bas bas bağırıyordu. Bacaklarının arasından yere kıpkırmızı bir sıvı akıyordu, kan. Ben ilk kanadığımda çok ablalı evden aşina bunu hiç yadırgamadım kadın olmayı ne gurur ne utanç hiçbir şey saymadan karşılamıştım. Fakat taze gelinin orasından gelen kan beni kadın olmaktan çok korkuttu. Zaten İsmail Abim'le aynı yatakta yatıyor olması bile o geline acımam için yeter iken şimdi kırmızı bir gölün ortasında acılar içindeydi. Yengem aşağı komşudan yalınayak geldi, telefonla amcamı arayıp yine komşunun arabasıyla bir başına gelini hastaneye götürdü. Bunu daha sonra anlatacaktı. Baktım Süleyman'ın geleceği yok gelinimi bir başıma yetiştirdim hastaneye. Gelin hastanede iki gece yattı. Bir ismi olsa da herkesin dilinde gelin olarak nam salmış Nisa bebeğini kaybettiği yetmez gibi bir de rahminde çok büyük bir kitle olduğunu öğrendi. Şehre dediler acilen gidecek, o gidince İsmail Abim de gitti. Ev bir yalnızlaştı, bana kaldı, ne kadar üzülsem de geline İsmail Abim ile aynı evde uyuyup uyanmak büyük külfetti ruhuma. Gelinin tedavisi uzun sürdükçe İsmail Abim arada bir geliyor oldukça o hastalığın detayları önemini kaybetti. En son duydum ki rahmini almışlar gelinin. Ne iyi etmişler bir tane daha İsmail doğma ihtimali kalkmış gitmiş demiştim. Bir adamın çocuğunun doğması için karısına mecburiyeti olmadığı düşüncesine vakıf değildim o zaman. Erkeğe kadın mı yoktu?
Elbette ilk zaman konuşulmadı bu İsmail bıraksın gelini de yenisini alsın deyin fakat çok da sürmedi belki altı ay belki bir sene. Bir gün bir mecliste, babam, iki amcam, annem, yengelerim, İsmihan, büyük amcamın büyük gelini varken İsmail abim karısının bulunmadığı bu ortamda: "Boşamam Nisa'yı." dedi. Adam olmuş bu dedim karısını hiç ettirmiyor. İsmail Abimin dölü kuruyacak diye kahırdan kahıra girerken yengem okulu biten İsmihan'a da ilçenin saatçi Bekir Abi'si dünür düştü. Bizim oralarda görücü gelmesi böyle de tanımlanırdı. İsmihan'ın dünürü herkesin ağzının suyunu akıttı. "Aman." dedim Murat'a. "Bir övüyorlar bir övüyorlar sanırsın saatçi değil ziraatçi." Suratını astı Murat vay efendim ben esnafı, ticareti küçümsüyor, kimseyi beğenmiyor muşum, asıl para ticarette imiş... Sana demedim diyorum yok anlamıyor, bir küsmek tutturdu bana aylarca mı sürsün, yazılılardan düşük not alıp yine de bana el açmadı. Helal olsun ama şimdi düşününce ne gurur diyorum.
İsmihan babası daha doğrusu Ali amcam onu Allah’ın emri Peygamberin kavli ile verdiğinin gecesinde bana yanaşıp takım elbisesi pek güzel değil mi Nazenin, dedi. Ne bileyim ben? Murat’ın babasının dükkandan almışlar. O zaman güzeldir. İsmail Abim elleriyle giydirmiş. Elleri kopasıca... Sonra efendim birkaç güne onu da giydirecekleri yer orası olurmuş, bana da bir kat bir şey alırlarmış canım adettenmiş. Alt üst takım kıyafete kat denirdi bizim oralarda. İki takım elbise iki kat elbise demekti. Nişanlılığı boyunca, ruhsatsız, kat üstüne kat çıktı İsmihan.
İsmihan'ı nişan ertesi Bekir ile imam nikahladılar. Olmaz günaha girerler asıl nikahtan önce tanışıp görüşmek de lazım gelir. Bekir demiş ki İsmihan'a evlenince de başını örtersin. Amcam, babam bu örtünme işinde ısrarcı değillerdi, geleneksel inanç daha baskın olduğundan ailemizde kuranda şu emredildi de denmezdi. Ama Bekir demiş Kuran emrediyor örtünmeyi. İsmihan Kuran emri diye değil de Bekir emri diye düğünden sonra kapanacaktı. Çok seviyordu. Dün bir bugün iki demeyin sahiden öyle seviyordu ki Bekir ne zaman amcamlara gelse yengem onları odada yalnız bırakır kapıyı üstlerine örter İsmihan içeriden boynu boğazı kızarık çıkardı. Onun adına ben çok utanırdım ama İsmihan boynundan boğazından habersiz gezinirken bundan hiç utanmazdı. Sonra itiraf edecekti bana Bekir bunu öpe öpe bitirecekti bir gün ayol. Ne mutluluk ama...
Ben liseden mezun olurken İsmihan da çeyiz hazırlığı yapıyordu. Üniversite sınavına girdiğim gün kayınvalidesi ile eşya bakmaya gittiler. Eşya dediysem hep birlikte yaşayacaklarından bir yatak odası takımı alınacaktı işte. Ama o da en pahalısından. Yeri meşeydi. Meşe ile ilgili soru çıkar mıydı ki üniversite sınavında. Çıkmadı. Çeyiz, gelin, kaynana, damat, imam nikahı, altın, bilezik, zengin koca... Bunlardan hiç sormadılar. Ben ne sordularsa yapıp heyecandan tırnaklarımı kemirdiğimden tırnak diplerim kan revan amcamlardaki yaşamıma son verdim. Köyüme, babamın, annemin yanına geri döndüm.
Henüz daha sınavım açıklanmadan büyük amcam kanaatini açıkladığından babamın tavrı da netti. Asla ve asla uzak bir yere okumaya gitmeyecektim. Ancak bize bir saat uzaklıkta şehirdeki üniversiteye. Yeni açılmış o üniversitede bir bölüm kazanmak gözüme zor gelmiyordu da ya çok iyi puan alır da hak ettiğim yere gidemezsem diye kendi kendimi yiyordum. Yemekte de haksız olmadığımı sınav sonucum açıklanınca anladım. İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlerin köklü üniversiteleri dururken bizim sonradan birkaç fakülte ile üniversite sahibi olmuş şehrimizde okuyacaktım. Halamın yaşadığı şehirdi hem, eniştenin yanında kalmak olmazdı neme lazım amca gibi korur mu enişte namusumu yurtta kalırdım ama halam da sahip çıkardı bana, gider gelirdim, çamaşırlarımı yıkardı misal. Halam altın günlerinden çamaşırlarımı yıkama vaktini hiç bulamasa da güzelliğimle şahsına münhasır halama çektiğim biline ben kendisinden aile bireylerimin hepsi bir yana ayrı bir haz etmezdim. O sonradan görmeliği, her haltı bildiğini sanan cahil ahkamları, kim olduğunu bilmez övünmeleri ile her zaman sevimsiz gelirdi gözüme. Kurban olduğum halam derdi şuradan bir çay koy da gel bak ben sana öğreteyim o bluz ile o etek giyilir mi? Pekala giyilir. Parlak renkler severdi, fuşyadır, pembedir, allı morlusu... Salon koltukları kırmızı, mutfak dolabı fıstık yeşiliydi. Saçlarında adına meç denen fakat röfle olarak söylendiğinde daha anlaşılır olan ucuz kuaför boyası, boynuna artık ne mesaj vermek amacıyla taktığı bilinmez fuları ile kendini modayı takip etmekle takdim ederdi. Eniştem beyefendi ilkokul öğretmenimdi zamanında fakat halama bir bakışta aşık olunca eniştem olmuş şimdilerde yüksek yerlerden selamlayarak birilerini, Milli Eğitim Müdürlüğünde şube müdürü olmuştu. Efendim eşim beyefendi müdür benim. Müdür eşiyim ben. Kendim işte bizzat ben müdür eşiyim. Evet mesleğim, unvanı, yeteneğim, başarım bu. Müdür koynuna girmek. Öğretmenken kendimi daha az başarılı sayıyordum. Kademe ile alakalı tabii. Şimdi duysa şu lafları ettiğimi halam kurban olsun bana ne kadar da üzülürdü. Halam ikiz oğulları dahil kimseye kurban olmazdı, kurban ederdi ancak.