1.Bölüm
Soğuk bir kış akşamıydı. Kar yağıyor, rüzgâr uğultusu her yeri sarmıştı. Kerpiç evin duvarına vuruyordu rüzgâr ama bir türlü içeri giremiyordu. Kerpiç duvarlar kalındı, soğuk ve rüzgârla çok güzel savaşıyordu. Evde soba yanıyordu. Sobanın ısısı evi sarmış, alevleri tavanda raks ediyordu. Annem portakal kabuğunu sobanın üzerine koymuştu, onun da kokusu odayı sarmıştı. Eskiden oda kokusu için tütsüye gerek yoktu, sevdiğiniz kokuyu yakalamak için onun kabuğunu yanan sobanın üzerine atmanız yeterliydi.
O gün yemek yemiş, çay suyunun kaynamasını bekliyorduk. Demlikler sobanın üzerindeydi. Kapı hızlı hızlı çalmaya başladı. Kapıda üç beş adam annemle hararetli hararetli konuşuyorlardı. Annem, “Hayır!” diye bağırdı ve baygınlık geçirdi. Adamlar hemen annemi içeri getirdiler, divanın üzerine yatırdılar. Olayın ne olduğunu, annemin neden bağırdığını merak etmeyi bıraktık, annemin kendine gelmesini bekliyorduk. Annem uyanır gibi oldu, adamları görünce tekrar ağlamaya başlamıştı. Adamlar,
“Lütfen kendinize hâkim olun. Çok zor biliyoruz. Kocan nerede abla?” dediler.
Annem konuşamayınca ben, “Babam evde yok, şehre çalışmaya gitti. İki gün gelmeyecek.” dedim.
“Annene mukayyet ol, tamam mı?” dediler.
Ben de “Tamam.” dedim. Bir de kardeşim vardı, iki yaşında. Ben de sekiz yaşındaydım o zamanlar. Babam yevmiye ile çalışıyordu, her işi yapıyordu, hiç gocunmazdı. Az kazanıyordu ama helalinden kazanırdı.
Annem o gün kendine gelemedi. Sabaha doğru evli olan dayım geldi kapıya.
“Abla toparladın mı biraz? Hadi götüreyim seni, hazır mısın?” dedi.
Annem ağlayarak, “Evet.” dedi.
Dayım, “Yollar da açıldı.” dedi. Annem sabaha kadar uyumadı, hep ağlamıştı. Dayımın Şahin arabasına bindik ve oradan uzaklaştık. Ben konunun ne olduğunu hâlâ bilmiyordum. Desenlerin köyüne geldik. Bütün köylüler o soğukta dışarıda; kimileri ağlıyor, kimileri meraklı gözlerle dedemlerin evini izliyorlardı. Jandarma her yeri güvenlik şeridi bantlarla çevirmişti. Her yaz tatilini geçirdiğimiz, bahçesinden meyveler topladığımız dedemlerin evi şimdi Amerikan film sahnesindeki olay evlerine benziyordu. Ben hâlâ olayı anlamamıştım.
Dedemlerin komşuları hâlâ, “Başınız sağ olsun.” diyorlardı anneme ama ben kim öldü bilmiyordum. İçeriden sedyeyle çıkarmaya başladılar. Tam benim yanımdan geçerken teyzemin üzerini kapatmışlardı, saçları sedyeden sarkmıştı. Ardından bir sedye daha, ardından bir tane daha… Dedem, anneannem ve teyzem ölmüşlerdi. Ve birileri öldürmüştü onları. Teyzem daha yirmi yaşındaydı. Doğum gününü kutlamıştık yazın balkonda, hatırlıyorum. Teyzem çok güzel bir kızdı, beyaz tenli, kocaman gözlü, uzun boylu bir kızdı. Cıvıl cıvıldı, ne zaman gitsek akşama kadar bizimle oynuyordu. Bize sevdiğimiz pastaları yapardı. Evin en küçüğü ve tek bekârıydı. Onun dışında iki dayım, bir teyzem daha vardı. Toplamda üç kız, iki erkeklerdi ama artık dört kardeş kalmıştı.
Annem, dayımlar, teyzemlerin bağrışları yeri göğü inletiyordu. Çok acı bir sahneydi. Ne zaman hatırlasam çok kötü oluyorum. Babama da haber salmışlar, o da şehirden işini gücünü bırakmış, koşa koşa gelmişti. O da ağlamaya başladı. Köyde feryat figanlar yükseliyordu. Komşular, “Bunların kimseye zararı yoktu, kim yapabilir böyle bir şeyi? Kimse de görmemiş. Nasıl kıydınız, nasıl yapabildiniz, hiç mi merhametleri yok?!” diyordu. Hepsini de tek kurşunla kalbinden vurmuşlardı. Silaha susturucu taktıkları için kimse duymamış ve onları öldürenler tamamen öldürmek için vurmuştu. Kazara olan bir şey değil…
Hayatımın en acı sahnesi diyebilirim. Hâlâ gözümü kapatsam o sahne gelir gözüme. Kim, neden yapsın böyle bir şeyi? Jandarma, savcı epey inceleme yaptılar. Günlerce kimseyi almadılar eve.
Teyzemi çok severdim. Karıncayı dahi incitmeye kıymazdı. Bize salıncak yaptırmıştı. Yazın gidip bahçelerde çalışıp parasıyla salıncak yaptırmıştı benim için. Ben her zaman teyzeme, “Keşke bahçede salıncak olsa, bahçede sen de beni sallasan teyzeciğim.” demiştim. O da sırf ben istiyorum diye gitmiş çalışmış, parasını biriktirmiş, dedemle gidip o dönemin en güzel büyük parklara konulan salıncaklarından yaptırmıştı. Dedeme ve anneme, “Bize gelin.” demişti. Ben bahçeye girdiğimde teyzem, “Bak Yiğit, senin için ne yaptırdım.” demişti. Ben o kadar mutlu olmuştum ki sanki dünyalar benim olmuştu.
İsmimi de teyzem koymuştu. Askerleri çok severdi, o yüzden korkusuz olsun diye anneme babama yalvarmış, “İsmini Yiğit koyun.” demişti. Babam kendi babasının ismini koyacakmış ama teyzem o kadar ısrar etmiş ki babam ve annem de ona kıyamamışlar. İsmim Yiğit olmuş, iyi ki de Yiğit olmuş. İsmimi çok seviyorum.
O gün kapının önündeki salıncağa bakamadım, hep ağladım. Hâlâ da salıncağa binmedim, binemiyorum da… Canım teyzem. O gün yemin ettim: Asker olacağım ve teyzeme bunu yapanların hepsini bulup hapse attıracağım diye kendi kendime söz verdim. Hâlâ da kimin bunu onlara yaptığı bulunamadı. Ve ben, “Bir gün teyzemin katilleri hapse girerse o gün salıncakta sallanacağım.” diye kendime söz verdim. Onun katilleri hapse girdiği gün gökyüzünün mavisini, güneşin sarısını, kuşların cıvıltılarını onların hayatlarından keseceğim. O dört duvar arasında nem kokulu hapishane duvarlarını görecekleri güne kadar mücadelem devam edecek. Dedemin, anneannemin ve güzeller güzeli teyzemin intikamını alana kadar bana rahat yok. Teyzemin Yiğit’i olacağım. Onun baharını söndüren, cıvıltısını susturan o caniler görecek gününü. Onlar toprağın altında yatarken bu gökyüzünü onlara dar edeceğim.
Annem yıllarca ağladı. Dedemlerin köyüne gittiğimizde annem dedemlerin evine bakamıyordu. Dayım dedemlerin evini sattı. Teyzem, dayımlar hepsi dedemin köyünde yaşıyordu, o yüzden o köye gitmek zorunda kalıyorduk. Dedemlerin evinin önünden her defasında geçtiğimizde salıncağa bakıyordum. Orada öylece duruyordu. Evi yeni alanların çocukları sallanıyordu ve her geçtiğimde ağlıyordum. “Canım teyzem, keşke ölmeseydin.” diyordum. Onunla oyunlar oynuyorduk. Çok korurdu beni, mahalledeki hiçbir çocuk bana karışamazdı. Teyzem hemen karşılarına dikilirdi. Onun korkusundan kimse karışamazdı bana.
Nasıl kıydınız… Annem yıllarca ağladı, yemeden içmeden kesildi. Evimizde aylarca yemek pişmedi. Annem de haklıydı, böyle bir acı yaşamak çok zordu. Allah’ım kimseye yaşatmasın. Teyzemi hiç unutmuyorum. Dedem, anneannem… Hepsi yaktı yıktı ailelerimizi. Jandarma bir türlü bulamadı katillerini. Ve ben, her dedemlerin kapısından geçtikçe, kapının önündeki salıncağa baktıkça, “Bir gün bunları yapanı bulacağım.” diye yemin ettim.
Yıllar geçti aradan. Üniversite sınavına girdim ve teyzemin sevdiği askerlik mesleğini seçtim. Milli Savunma Üniversitesi Subaylık Okulu’nu kazandım. Canım teyzem… İnsanın çocukken yaşadıkları, insanın kaderini nasıl da şekillendiriyordu. Teyzeciğim de olsaydı, o da görseydi beni, ne kadar çok isterdim ama yoktu. Okuldan mezun olunca yemin törenime annem, babam ve kardeşlerim geldi. Benden sonra iki kardeşim vardı, üç kardeştik: iki erkek, bir kız. Kız kardeşim, teyzemin ölümünden iki yıl sonra doğdu. Annem ona teyzemin adını verdi: Yasemin. O da şimdi büyüdü, ismini taşıdığı teyzesini hiç görmemişti. Mezuniyetimiz bayağı kalabalıktı. Askerlerin aileleri de gelince yüzlerce insan doluşmuştu. Tören bayağı heyecanlıydı. Bundan sonraki hayatımı belirleyecek yola girmiştim artık.
Yemin töreni bittikten sonra köye gittik ve hâlâ teyzemin salıncağı bahçede duruyordu. Ve o gün yemin ettim: Teyzemlerin katilini bulduğum ve hapse attırdığım gün, bahçeli ev yaptıracağım ve bahçesine kocaman bir salıncak yaptıracağım. Ve o gün sallanacağım.