Ölüm büyüttü içime düşen cemreyi,
Beşiğimde ki ninni fısıltısıydı,
Kaybolmuş bir masalı yaşayan,
Dallarına şebnem düşmüş bahardım,
Hayatın kıyısında sıramı bekleyen,
Şimdi Bir kuş kalkıyor mezarlıktan...
Kanatlarına hayat bırakılmış...
Anka, uçurumun başında ölüme bir andaydı. Geçmiş ve gelecek arasında tutulan o anda salınıyordu. Kalbi hala atıyordu, yüzünü yalayan rüzgarı hissediyordu, parmaklarında ki soğuğu, gözlerinden süzülen yaşları. Boğazına düğümlenen acıyı, güneş ışınlarının yüzüne vuruşunu, en ince ayrıntısına kadar hissediyordu. Yaşıyordu....
Çaresizliğin uçurumuna düşmüş halde...
Derin bir nefes aldı. Kirpiklerini aralayıp gün ışığının gözlerinde yaptığı saldırıyı görmezden geldi. Kalbi örselenmiş bir bedende atıyordu. Yorgunluk bütün hücrelerindeydi, güçlü olmak mutlu olmak için verdiği mücadelenin bittiğini hissediyordu. Ölmek...Kanatlarına bırakılan bilinç bir yılanın zehrini taşıyordu damarlarında. O zehir onu tamamen tüketene kadar kaybolmayacaktı. Bedeni cinnetin eşiğinde salınıyordu, ruhu çoktan sonsuzluğa kanat çırpmaya hazırdı.
Zehir şerhaların arasından yayıldıkça Rüzgar'lı görüntüler sızdırdı. Rüzgar'ın aracının önüne atlayışı, onu bıraktığı parkta arkasından bakışı, kayak merkezinde çarpışmaları ve onu bir daha görmeyeceğini düşündüğü anda araçtan sarkarak yanağına koyduğu öpücük, yemek yapması ve hepsi bütün hızlandırılmış bir film gibi geçmeye başladı...
"Anka!" Rüzgar'ın sesi bir ok gibi kalbini yarıp geçti.
"Kirpik." Diye fısıldadı sesi o kadar güçsüz ve yorgundu ki belli belirsizdi. Rüzgar duymadı. Oysa bağırmak isterdi genç kız damarlarında dolaşan o zehri akıtmayı her şeyden çok istiyordu.
"Düşeceksin." Rüzgar'ın ses tonu uyarıdan çok temkin doluydu sanki o da farkındaydı olacakların. Kalbi kesik kesik atıyordu ve her vuruşu göğüs kafesinin üzerinde hissediyordu.
Güneş'in ayaklarının altından birkaç parça kopup uçurumda yuvarlandı. Yaşadığı duygular da kızın beyninde devrilirken Mantık gün yüzüne çıkmaya başladı...
İntihar bir kaçış, ölüm bir son değildi....
İnsan doğduğu yere geri gidiyordu sadece...
"Anka geri git!" dedi bu defa Rüzgar. Sesi baskın bir otoritede kendinden emin bir vurguyla.
Güneş omzunun üstünden ona baktı. Rüzgar da uçurumun ucunda onun yanındaydı ve bakışları bir kartalın ki kadar keskindi. Gözlerinde ki öfkenin rengini görebiliyordu. O açık kahve gözleri kapkara bir hal almıştı.
Rüzgar'a ağlamasını bastıran bir gülümseme verdi. Gözleri dolu ama mutlu. Bütün acılarını bastıran sıcacık bir tebessüm.
Ölümün kıyısında ona tutunuyordu....
Rüzgar'da ona tebessümle karşılık verdi. Güneş onun kemikli ve sert yüz hatlarına en çok içini acıtan ısıtan tebessümü yakıştırıyordu.
Bir anda Rüzgar'ın hızla bakışlarının değiştiğini gördü çok ani ve hızlı bir değişimdi ve aynı anda ayaklarının altından kayıp giden toprağı hissetti. kalbi adrenalinin baskısı ile hoplayıp bir mengeneye kapılırken şokla açılmış gözleri kayıp giden bedenini kabul etmezcesine kapandı. Bir kabullenişle kayalıklarda parçalanan bedenin hayal ederken, ölümün kıyısında çelik kadar sert bir kavrayış hissetti parmaklarında.
Yaşamak bir perde gibi kalkarken, yaşam bir çarşaf gibi örtüldü tekrar üzerine...
Rüzgar'ın korku dolu bakışlarını gördüğünde sadece kocaman gülümsüyordu. Kalbi yaşadığı korkudan dolayı büyük bir gümbürtü ile atıp, kan basıncının tenini yakan hissini sonuna kadar hissediyordu. Bu hayatında yaşadığı en korkutucu ve en heyecan verici olaydı.
Uçuruma sallanan bedenini ve bileğini saran acıyı öylesine hissediyordu ki kendi teninin sıcaklığının aksine Rüzgar bir çelik kadar soğuktu ve bileğini öyle bir kavrıyordu ki onu asla bırakmayacağının yeminini eder gibiydi.
Rüzgar rahatlayan bir soluk verdi. Elleri kaskatı, ayaklarının titrediğini hissediyordu. Sadece bir an gözlerini kırpmış olsa idi Güneş parmaklarının arasından kayıp gidecekti. Ufacık, önemsiz bir an o kadar çok değerliydi ki...
Ne etrafındakilerin çığlıklarını ne de onu geri doğru çeken elleri hissetti.
Güneş'in ayaklarının zemine bastığı anda kızı kendine öyle bir çekti ki. Bedenleri bir birine çarparken avuçları kızın yüzünü kavrayıp dudakları dudaklarının üzerine kapandı....
Sıkı, baskın, sahipleniciydi...
Ve ilk nefesini orada aldı rüzgar. Kızın kokusunun karıştığı soluğu Rüzgar'ın nefesi oldu. soluk soluğa uyandı hayat. Kalbi atmayı bıraktığı yerden yeniden harekete geçti kanı damarlarında yayılmaya tekrar başladı. Nabzı yavaşlayıp normal ritmine döndü.
"Sanki bir an elimden alındın. Kaybettim sandım Anka!" Dedi. hissettiklerini kelimelere yükleyerek. Rüzgar ve kuruyan boğazını ıslatmak için yutkundu ama Güneş'ten bir milim ayrılmadı. Sadece dudakları dudak kıyısındaydı...
Güneş'in bal rengi gözleri şok içindeydi. Dipsiz bir kuyudan çekip onun kuytusuna tutunmuştu...
Rüzgar onu öpmüştü sımsıkı, Dudaklarının ateşi yanaklarını pembeleştirip kalbini kanatlandırıyordu.
Rüzgar'ın yüzünü sıkı sıkıya saran parmakları bir kuşun kanatları gibi yanaklarını naifçe okşayarak beline ulaştı ve kızı dahası mümkünmüş gibi kendine çekti.
Bilinci yavaş yavaş yerine otururken,
"İyi misin?" diye sordu.
Güneş'in beyni akışkan bir kıvam aldı. kirpiklerini kırpıştırıp şuanın gerçekliğinden emin olmaya çalıştı. Rüzgar'ın nefesi bir tüy gibi yanaklarını okşamaya devam ediyordu.
"İyi.. iyiym..." dedi ve o da yutkundu. İçinde ki lav boğazına kadar ulaşmış ve geçtiği her yeri yakmıştı adeta. Bedensel olarak iyiydi ama düşünceleri bir uçurumun eşiğine varıyordu. Rüzgar'ın kollarında onun varlığında ne hissettiğini bir türlü anlamlandıramıyordu. Bu hem çok güzel hem de....
Rüzgar aldığı cevapla birazcık gevşedi ve rahatlayan bir soluk verdi. Kalbinde hissettiği basınç artık beynindeydi ve düşüncelerini vurguluyordu...
"Seni küçük aptal!" diye tısladı.
Ama kız tepki vermeyince Rüzgar. Güneş'in kaskatı bir halde kazağına tutunduğunu anladı. Hala şoktaydı. Geri çekilip kolunu sarstı.
"Kendine gel!" dedi. sesinde ki öfke bastırılmak yerine daha da baskındı.
Güneş Rüzgar'dan ayrılınca kanatlarının sakince kapanıp bir boşluğa bırakılmış gibi hissetti. "Teşekkür ederim." Dedi bir süre sonra. Sesi dümdüzdü ve gözleri Rüzgar'a karşı hissettiği hislere karşı somut bir şeyler aramak için gezintiye çıktı. Uzun siyah saçları dağılmış sakalları biraz daha uzamıştı. Gözlerinde Gördüğü tek şey Rüzgar'ın kızgın bakışlarıydı...
Rüzgar teşekkürü görmezden gelip kızın bileğini sıkıca kavradı ve canının yanmasına aldırmadan hızlıca çekiştirdi ve çantalarının olduğu yere kadar sürükleyip bir kum torbası gibi kızı savurdu.
Güneş, inleyerek sert zemine yapışırken, Eğilip çantadan bir tane su şişesi çıkarıp kıza uzattı.
"İç! "
Güneş kuzu kuzu kendine söyleneni yaptı. Aksini yapması mümkün olamazdı Rüzgar’ın öfkeli bakışlarının altında. İçtiği Su içini ferahlatıp nabzını düşürdü. Beyninde ki çığlıklar da kayboldu yavaşça.
Rüzgar orada olmamayı ve onu tutamaması ihtimali aklında dönüp duruyordu. Kalbinin sert bir pençeye geçmiş ve bedeni kaskatı kesilmişti. O an zaman yavaşlayıp belki de durmasaydı onu tutamayabilirdi. Refleksleri her zaman çok hızlı olmuştu ama ilk kez bu kadar hızlı olduğunu hatırlıyordu. Ve hepsinden önce beyninde bir düşünde kalbinde bir his belirdi onu kaybetmek gibi bir korkuyu yaşamak istemiyordu.
Kızın üzerine eğilip ,"Geri dönünceye kadar oradan kalkmayacaksın!" dedi Rüzgar otoriter bir sesle. Güneş cevap vermek için ağzını açtı ama Rüzgar işaret parmağını uyarır şekilde kaldırıp mırıldandı.
"Çişe bile gidemezsin! Bok yoluna gidiyordun."
Güneş Rüzgar'ın açık saçık uyarısı karşısında kelimeleri havada asılı kaldı. Bakışında ise alıklıkla kala kaldı.
Öfkenin altında ki korkuya örtülen öfke perdesi yetersiz kalmış ışıkları sızıyordu.
"Çocuk gibi azarlayamazsın." Diye çıkıştı.
"Bu kadarla kurtulduğunu sanma bücürük. Eve dönünce konuşacağız."
Güneş boş bakışlarını kesip omuzlarını düşürdü ve kendini yere geri bıraktı. Rüzgar haklıydı. Onu tutarken gözlerinde ki korkuyu görmüş ve sarıldığında söylediği cümlenin yankısını duydu beyin duvarlarında.
Sanki bir an elimden alındın. Kaybettim sandım Anka.
Kelimeler birleşip bütünleşir ve hayatımızdan geçip giderdi. Bizi, düşüncelerimizi ifade eder anlatır, anlamlanırdı. Bazıları ise ruhumuza asılır iz bırakırdı...
o kelimeler Güneş'in ruhuna asılıp kaldı hiç çıkmamasına işledi ruhuna... Ölse bile unutmazdı artık ruhuna adanmıştı...
Kaybettim sandım Anka!
Ve yine kelimeler bizim korkularımızı ele verirdi. En derin yaralarımızın çatlaklıklarının sebebini. Rüzgr’ın bütün hayatına mal olan basit ama kocaman anlamlar taşıyan o kelimeydi.
Kaybettim…
****
Rüzgar!
İnişe geçmişlerdi ve Güneş düşmemesi için parmakları Güneş'in parmaklarına kenetlemiş ve konuşmayı reddederek yürüyorlardı. Konuşmak için kaçıncı Rüzgar sayıklamasıydı bilmiyordu. Rüzgar'ın ağzını bıçak açmıyordu. Sanki dudağına mühür vurulmuştu.
"Niye konuşmuyorsun?"
"Daha susmaya devam edecek misin?"
"Rüzgar!"
Olmuyordu olmuyordu!!!! Rüzgar tek kelime bile etmiyordu.
Güneş biraz sendeleyince kızı sertçe bedenine yapıştırıp emretti,
"Dikkat et."
Güneş sonunda hasret kaldığı sesi duyunca mutlulukla gülümsedi.
"Barıştık mı?"
"Bana o lanet uçurumun dibinde ne yaptığını anlatıncaya kadar seninle konuşmayacağım." Çünkü o an da güneş ona uzaktan bakarken bir vazgeçiş vardı bakışlarında Rüzgar bunu görmüştü. Basit bir kaza veya dikkatsizlik değildi o anların sebebi altında yatan daha derin daha büyük bir şeyler vardı ve Güneş bunları açık etmiyordu.
Güneş'in mutlulukla sırıtan dudakları solup sıkıntı ile ofladı.
Rüzgar aldırış etmedi ve kızı kendinden ayırmadan yürümeye devam etti.
Karavana döndüklerinde Rüzgar hala konuşmamış, yemek olarak önüne bir sandviç konmuştu ama ikisi de doğru düzgün yememişlerdi. Güneş defalarca denemişti ama Rüzgar tek kelime etmiyordu.
Ateşi yakıp varilin karşısına geçip oturmuş ve saatlerdir ateşi izliyordu. Makine da ki su kaynayınca fincanlara doldurdu ve kahveleri karıştırıp Rüzgar'ın yanına ulaştı.
Rüzgar arkasında ki tıpırtıya göz ucuyla bakıp kızın kupalarla dikilmesine aldırış etmeden bakışlarını tekrar ateşe çevirdi.
Güneş iki sandalyenin arasında ki kütüğe Rüzgar'ın fincanını bırakıp yerine geçti ve bir yudum aldı kahvesinden. Yüzünü ateşe biraz daha yaklaştırıp uzun uzun ateşe izledi. Düşünceler beynine istila başlatmıştı adeta ne demesi gerektiğini bilmiyordu. Sadece birkaç kelime kendini o kargaşadan çıkarıp dudaklarından döküldü,
"İntihar etmek istedim." Anlatıyor gibi değil de daha çok kendi ile konuşuyor gibiydi.
Rüzgar duyduğu şeyin gerçekliğini anlamak için bakışlarını Güneş'e çevirdi ama kız ona değil ateşe bakıyordu. Renkli saçlarının üzerine düşen alev onu hayal gibi bir güzelliğe çevirmişti. Yumrukları hazmedemediği itirafı sıkarak karşıladı ve kendini tutup kızın içini dökmesini bekledi. Saniyeler yıllara devrilmiş gibi akrep ve yelkovan durmuş hareket etmiyordu....
"Neden diye sorma?" dedi kız.
"Sadece bir şeyler oldu ve ben vazgeçtim. Bir daha böyle bir şey olmayacak."
Rüzgar kahvesini alıp o da öne doğru eğildi. Güneş Rüzgar'ın kahveden aldığı yudumu izledi. O dudaklar bugün kendi dudaklarının üzerindeydi. Güneş bu histe kalbinin kaybolduğunu hissetti.
"Ne oldu da vazgeçtin?"
Güneş soruya cevap veremezdi. Beni hayata sen tuttun demek geri dönülmesi imkansız bir yola girmek demekti. Rüzgar'ın hayatına girip onunla duygusal bir bağ kurması imkansızdı. Bile bile onu yaralayamazdı. Onu hiç sönmeyen bir ateşi vardı ve Güneş o ateşe odun olurdu sadece... Onu asla saramaz onunla tutkulu geceleri ihtirasları olamazdı... rüzgar'ın en çok istediği şeyi ona veremezdi...Bir aile asla olmazdı, mutlu bir yuvaları çocukları asla olmazdı...
Ona bir gelecek veremezdi... hayaller kurdurtamazdı...
Her şey sustu, ağaçlar, rüzgar esmeyi bıraktı, dolunayın ışığı söndü, yıldızlar parlamadı, dil konuşmadı, Yüreğine su serpmedi Rüzgar'ın. Güneş konuşmadı, kahvesini kütüğe bıraktı. Usulca karanlığa süzülmeyi diledi ama daha bir adım bile uzaklaşamadan bileğinde ki sert baskıyı hissetti.
Rüzgar'ın kucağına sert bir düşüş gerçekleşti.
Yüreği ürkek bir ceylan gibi sekti. Gözler'i Rüzgar'ın alev vuran gözlerine perçemlendi. Nefesi ciğerine işledi. Ateşten gelen çıtırtılar bir melodi biraktı kulaklarına.
Rüzgar'ın içine çağırdığı dudakları aralandı, güneş sadece yutkundu.
"Sözünü tutmadan nereye gidiyorsun?" dedi.
Kelimeler beyninin en ücra köşelerine kıvrılıp yol aldı. Bir bağlantı kuramadı. Kaşları hafifçe çatılmış minicik bir surat. Saçları omuzlarına dağılmış bir kız, ateşin ona kattığı değerden habersiz. Nasıl güzel nasıl kusursuz?
"Neden Kirpik?"
Güneş bir an öylece afalladı.
Kaçış yoktu, Rüzgar kolunu sıkı sıkı kavramıştı cevabı almadan bırakmazdı.
"Çok güzeller." Dedi Güneş. Bakışları kirpik uçlarına kaydı.
"Niye bana tek sebep bu değilmiş gibi bakıyorsun o zaman Anka?"
Güneş hala kirpiklerine bakıyordu Rüzgar'ın. Ateşin alevleri üzerinde dans ediyordu. Kirpiklerinin gölgesi ise elmacık kemiklerinin üzerine düşüyordu. Büyülenmiş gibiydi Güneş... bilinmeyen bir varlık ona bir perde örtmüş ve olumsuz düşünceleri aklından alıp götürmüştü...
Sadece Rüzgar ve hissettikleri vardı...
Önüne düşen bir tutam saçı geri doğru alıp dudaklarını yavaşça yaladı. Zaman afişe olma zamanıydı.
"Bir sokakta duvarda yazıyordu?" dedi. Rüzgar'ın gözlerine bakmadan. Hala kirpiklerinde oyalanırken. Rüzgar gözlerini bile kırpmadan Güneş'i izliyordu. Kızın dudaklarından dökülen her kelime onun için ateşti...
Hastaneden çıktığı bir sabahtı. Hava yağmurlu ve ıslaktı her yer. Sokakta kimse yoktu. Berbat bir gece geçirmişti. Acılı ve sancılı. Kolunda ki damar yolunun yatağı hala sızlıyordu. Duvarda ki o yazı tebessüm ettirmişti onu. Birileri birilerini seviyordu belki gidip söyleyemiyordu ama bunu kendine de saklamıyordu. Bunu bütün dünyayla paylaşıyordu.
"Şöyle yazıyordu... "Kirpik uçlarına kadar sevdiğim."
Rüzgar hiçbir şey söylemedi sadece cümlenin sonunu duymayı bekledi. Kız ona ilahi bir vahiyi fısıldıyordu,
"Bense kirpiklerini gördüm ve sevmeye oradan başladım."
Beyni en ince ayrıntısına kadar kelimeleri süzdü, birini en güzel ayrıntısından sevmek. Anka öyle naif öyle güzel seviyordu ki Rüzgar'ı. Öylesine kusursuz ve anlamlı....
Rüzgar kirpiklerini perdeledi, açtığında gözleri yangın yeriydi.
Güneş'in kalbi alevler karşısında hoplarken rüzgar kıza tamamlanmak için yaklaşıyordu. Bakışları genç kızın dudaklarına dokundu ve bir tutku alev aldı.
Ateş dalga dalga yayıldı bedenlerine, Güneş bütün tecrübesizliği ile dudaklarını araladı ve o ateşi içine aldı. Rüzgar kendine verilen daveti avına atlayan bir panter gibi soluksuz karşıladı, vahşi bir hırıltı ile kızın dudaklarının içine sızdı. Pençelerini beline saplayıp kızın belini bükerken anka'nın saçları alevlere eğilip toprağı öptü....