Uçmak için çabalayan yavru bir kuşun çırpınışı gibi atıyordu kalbi, tecrübesiz, ürkek, savunmasız....
Tenine değen ten, dokunduğu her yeri talan edip, yıkıp geçiyor, yakıp kavuruyor tüketiyor ve yeniden inşa ediyordu. Bir yıkım...sonra bir doğum... toprakta bir tohum yetişiyor, gök gürleyip yağmurlar yağıyor, güneş açıyor hayat tekrardan yeniden inşa ediyordu ruhlarını. Rüzgar'ın tutku dolu öpüşü ile...
Harmanlanan duygu selinde dokunuşu naif ama vurgulu, telaşlı ama dingin, güçlü ama bir o kadarda korumacı ve sahipleniciydi. Onun kalbi de Anka'nın kalbi gibi korku doluydu, ürkütmekten, üzmekten, kırmaktan korkuyordu..
Rüzgar avuçlarında ki kuşun ne kadar ürkek olduğunu, göğsüne bastırdığı kalbin nasıl attığını hissediyordu kavuğuna sığınışını, içinde ki ateşi hissediyordu.
Ensesinde ki o narin parmakların yavaşça kavrayışı, Soluksuz bir kavuşmanın ilk demini vuruyordu en ücra kıyılarına.
Ufacık bir soluk için gerileyip ayrıldılar ama Rüzgar bundan bile hoşnutsuzdu ama bu sayede bütün korkuları dipsiz bir kuyuya düştü. Anka'nın gözlerinde ki ateş onu tekrar cesaretlendirdi.
Kıvrılan belini sert bir şekilde doğrulttu. Güneşin bedeninin zıplayışına kalbi de eşlik ederken, dudakları tekrar Rüzgar'ın ateşine tutuldu dünya ayaklarının altından kayıp giderken. Rüzgar bu defa daha sert ve daha baskın esmeye başladı. İçinde ki ateşi kıza verdi onu da alevlerine aldı. Birlikte yanıp, tükenip kül oluncaya değin ... sonra O küllerden yeniden doğdular. Yok oluş ve yeniden doğum arasında bu döngüde dolandılar tekrar tekrar...her seferinde kaybolmayıp var oldular.... Anka kuşu efsanesinde ki gibi.... aşkın bilgeliği ile yoğrulurken... Ruhlari bir birine karışıp onları görünmez ilk kör düğümler atıldığında bir birlerine bağladı. Bir birini tanıyordu ruhlar Dünya kurulmadan önce insanoğlu yer yüzüne bir yasak elma peşinde gelmeden önce adanmışlardı bir birlerine. Ruhlar bir birini tanıdı zaman kimsesizlik ve sahipsizlikten kurtuldu.
Bir nefes kadar ihtiyaçtılar artık bir birlerine. Ya birlikte var olacaklardı ya da sonsuza kadar acı içinde kalacaklardı…
rüzgar kızın boynuna gömülürken utanç saklandığı kıyıdan çıkıp Anka'nın yanaklarına oturdu. Tutkuda ki alevin kat ve kat fazlasının damarlarına yayıldığını hissetti.
Rüzgar öyle ki, sardıkça sarmalamak ve onsuz tek bir nefes almak an be an yanında kıyısında olsun isteği ile yanıp tutuşuyordu..... Yanındayken ruhunun ferahlığı, o huzuru o revanı ilmek ilmek işliyordu benliğine. Bırakması mümkün olmayan kaybetmeyi aklının ucuna bile getiremeyen bir vurguna dönüşerek.
Rüzgar bu savruntuda kızı sadece öperek böylesine etkilenmişken ilerisini hayal etmekten korktu. Düşünmek istemeyi de beraberinde getirirdi. Rüzgar'ın istediği ise bir tenden çok daha fazlasıydı.
Kalbini istiyordu, o kalbin sevgisini... Her hangi birinin değil, güzel bakan, güzel seven ve kendi ufacık olsa da hissettirdiklerinin hiçbir kalpte ve hiçbir bedende vücutta karşılığı dengi olmayan o kalbi istiyordu. Anka Kuşunun kalbini.
Sıkıca sardı kollarını, kızın kokusunu derin derin soludu, Güneş'in boyun girintisine koklarken ılık nefesi tenini okşuyordu. Rüzgar üzerinde ki bedeni biraz daha sarıp saçlarını koklarken zaman kavramdan sıyrılıp soyutlanıp onlara tarifsiz bir doyum sundu.
Ta ki bir süre sonra Güneş'in düzenli solukları uyuduğunun sinyalini verinceye kadar öylece kaldılar. Rüzgar derin bir iç çekip kolları arasında ki naif bedeni kaburgasının içine sokma içgüdüsü ile doldu. Sanki biran olacak ve Anka avuç içinde kanatlanıp uçup gidecekmiş gibi korkuyordu yüreği. İçindeki o mutsuz avuntusuz çocuk hiç kaybolmuyordu.
Oysa Güneş oraya sığınalı epey olmuştu. Bu bilinç az da olsa yüreğine su serpti Rüzgar'ın. Kendini ve o çocuğu avuturcasına gerçekte şuanda ki mutlulukta kaldı... Hayat hiç olmadığı kadar huzurlu kalbi hiç olmadığı kadar sakindi. Kimsesiz gibi değil de dünyalar onun gibiymiş gibi.
Mümkün kılabilseydi şuanı dondurmayı dilerdi. Sonsuzlukla burada bu şekilde durabilirdi. Karanlık bir ormanda, dolunayı saran yıldızların altında , karavan önünde, ateşle dolu bir varilin sıcaklığında kucağında Güneşi ile...
Öyle kaldı ateş sönüp soğuk iyice bastırana dek. Rüzgar için fark etmezdi de Güneş'in hasta olmasını istemiyordu. kızı yatağına yatırdığında Güneş de ondan koptuğunu hissedip uyandı ve huysuzca mırıldandı.
"Üşüdüm." Bedeninden çok ruhu üşüyordu Güneş'in. Rüzgar'ın sıcaklığını alamamak. Rüzgar yanında olsun kucağına girsin kutupta bile üşümezdi.
Rüzgar kızın burnunu minik öptü,
"Birazdan ısınırsın bücürük." Diye fısıldadı.
Güneş'in uyku ve uyanıklık arasında ki huzursuzluğu Rüzgar'ın varlığını hissetmekle kayboldu ve tekrar huzurlu uykunun kollarına bıraktı kendini.
***
Göğsünde bir ağırlık vardı, uyku hala üzerine çökerken, bilinci yavaşça açılırken tanıdık koku düşüncelerine üşüştü. Güneş gözlerini yavaşça araladığında Rüzgar'ın saçları ile karşılaştı. Yine dağınık ve daha çok dağılmayı bekliyor gibi görünüyorlardı.
Parmak uçları yavaşça dokundu, yumuşak ve davetkardı ve Rüzgar'ın kokusu daha bir yoğunlaştı. Rüzgar'la öpüştükleri an düştü gözlerinin önüne.
Yanakları gül pembesine dönüştü. Hastalığını öğrendiğinden beri hayal kurmayı geleceğe dair planlar yapmayı vazgeçmişti. Bir erkek, bir yabancı ona duyulan sevgi ve sevilmek hiç aklının ucuna bile gelmemişti. hayalinden uzak olanları yaşıyordu. Yabancı bir erkek tarafından uçurumun eşiğinden çekilmiş, öpülmüş ve katıksız bir sevgiye şahit olmuştu.
Sevmeyi düşünmediği gibi, sevilmeyi de hayal etmemişti. Eğer etseydi bu kadar eşsiz bir duygu tufanı olacağını yine de bilemezdi. Yaralıydı ya Rüzgar, Şifa olur gibi seviyordu. Öyle bir bakıyordu ki kıyamıyordu sanki. Öyle bir bakıyordu ki ürkek ve korku dolu...
kalbinin acıdığını hissetti. Tıpkı bir çocuk gibi Güneş'in beline sarılmış kolu ve boynuna sokulmuş başı ile sanki yaralı bir aslan yatıyordu Güneş'in kucağında. Sevgiye aç, mutluluğa özlem dolu.
Bilse böyle sever miydi? Ruhunu ölümün büyüttüğü bir kadına böylesine sarılır mıydı? öylesine öpebilir miydi?
Bir damla süzüldü göz pınarından. Rüzgar'ı kendinden uzaklaştırması gerekiyordu. Bunun en sağlıklı yolu da Ankara'ya vardıklarında yapmak olacaktı. Vedanın ağırlığı yüreğine öyle bir çöktü ki. Şimdi bile böylesine mutlu iken gün gelip göçme vakti geldiğinde Rüzgar'ın nasıl hissedeceğini düşünmeden edemedi.
Kötülük nedir bilmiyordu. Acı ise iliklerine kadar yaşadığını sanıyordu. Hasta olmak öleceğini bilmek canını öyle çok yakıyordu ki, kimse hiçbir şey bundan daha acıtıcı olamaz sanıyordu Güneş. O acı bedenine atılmış jilet kesiklerini andırıyordu. Şimdi ise Rüzgar'ın kendisi yüzünden canının yanma ihtimali bundan kat be kat daha acıtıcıydı ve o kesiklerin üzerine tuz basılıyordu sanki....
Onu dürtükleyip en soğuk ifadesini takınmalı ve yataktan atmalıydı. Ama yüreği el vermedi. Kıyamadı Rüzgar'ı uyandırmaya. Tıpkı dün akşam Rüzgar'ın onu kucağında hissedip huzur bulması gibi huzur buldu. Yavaş yavaş soludu genç adamın kokusunu. Kokusu şifa oldu bedenini yatıştırdı ve onu yine uykunun kollarına aldı...
Uyandığında ağırlık kalkmış, sucuklu yumurtanın kokusu bütün karavanı sarıyordu. Karnı büyük bir gürültüde guruldadı. Yerinden kalkıp küçük ve dar olan banyo ve lavabo kabinine girip ellerini yıkadı ve Rüzgar için astığı havluyu alıp onun kokusu ile kurulandı.
Yüreğinde oturan ağırlığı düşünmemeye çalıştı. Rüzgar'a bir de kendisi kötülük yapamazdı o yüzden güçlü ve kararlı olmalıydı.
Dışarı çıktığında sofra çoktan kurulmuştu. Hamarat şey diye söylendi. Adam resmen mükemmeliyet abidesi, bulunmaz hint kumaşıydı.
"Günaydın." Diye homurdanarak Rüzgar'a ulaştı.
Rüzgar ise gayet keyfi yerinde,
"Günaydın Anka." Deyip ona ulaşan kızı kucaklayıp kendi yörüngesinde çevirip yanağından sıkıca öpüp yere indirdi. Güneş'in kalbi sıkıştı karşısında.
Rüzgar kızın asılan suratına bakıp,
"Bir sorun mu var?" dedi tek kaşı da şüpheyle kalktı.
"Yani akşam öpmeler sabah böyle karşılanma." Dedi. yanakları hafif pembeleşmişti yine.
Rüzgar çapkınlıkla ensesini kaşıdı,
"Birlikte de uyuduk." Diye ekledi.
Evet o da vardı. Güneş kaşlarının ikisini de kaldırıp,
"Niye?" diye sordu. Sesi de gergindi.
"Yani ne bileyim öyle istedim." Dedi Rüzgar belli etmek istemese de yüzü düştü.
Güneş Rüzgar'ın uçup giden neşesine içi burkulsa da, derin bir soluk alıp ellerini renkli saçlarının arasından geçirip kelimeleri toparladı.
"Canın istedi diye benimle yatamazsın."
Rüzgar,
"Hmmmm." Dedi ama artık keyifsizliği bariz ortadaydı.
"Güneş masaya geçip oturdu ve Rüzgar'ın yüzüne bakmaktan kaçınarak.
"Nevşehire gideceğim." Dedi.
"Gideceğim derken?"
Güneş bir süre daha etrafa bakınıp tutunacak bir dal aradı ama yine bakışları Rüzgar'a tutundu.
"Geçerken sen Ankara'da kalırsın."
Rüzgar ellerini yanlara bırakıp hayal kırıklığı ile birkaç adım attı. düşüncelerinin toparlamaya çalışıyordu. Dün gece ki Güneş ve bu sabah ki soğuk kız dünkü uçurumun kenarında ki kızla bütünleşemiyordu.
"Ne saklıyorsun?" sesi öylesine sertti ki.
Güneş ses tonundan mı yoksa gerçekliğinden midir yerinde irkildi. O da gerilmişti.
"Bu yola çıktığımızda duygusal bir bağ olmayacağını konuşmuştuk." Dedi Güneş. Sen de dün akşam o sınırı aştın.
Rüzgar gerçekten anlamıyordu tek taraflı bir şeyden bahsediyor olsa da öyle bir şey yoktu. Rüzgar hepsini hissetmişti. Ne olabilirdi ki, dün akşam onunla öpüşen kız, nasıl böyle soğuk ve mesafeli olabiliyordu. Bu sabah ki bakışlarında Rüzgar'a hayranlıkla kimsede daha önce görmediği bir içtenlikle bakmıyordu. anlamlandıramayınca ve Güneş'in onu bırakmak istemesi gerçeği ile daha da öfkelendi.
Ellerini hızlıca masaya vurdu ve tabaklar yerinde sekti ve Güneş'te aynı anda irkildi.
"Bir şey saklıyorsun!" diye çıkıştı.
"Rüzgar!"
Rüzgar'ın öfke dolu bakışlarından nasibini alınca sustu.
"Anka! Ankara'da kalmıyorum. Nevşehir'e gidiyoruz ve bir daha fiziksel temas yok. Sana söz veriyorum." Dedi.
Güneş adamın inatçılığı karşısında içten içe mutlu oldu ama belli etmekten sakındı.
"Zorlama." Dedi ama rüzgar kadar sert konuşamıyordu.
"Sen zorluyorsun! Hem bakalım sen benden uzak durabilecek misin?" dedi Rüzgar tehdit eder gibi kaşının birini kaldırırken. Gözlerinden geçenler hain bir planın ışıltısı gibiydi. rüzgar oyun oynamak istiyordu.
"Rüzgar." Dedi yalvarır gibi.
Rüzgar kızın inen kalkanları ile biraz olsun umutlandı tekrar.
"Sadece Nevşehir ve tek bir şans. Hala aynı fikirde olursan zorlamak yok." Dedi.
Güneş bir süre onun kahvelerine baktı. Nasıl güzeldi dün gece gibiydi kirpikleri ile birlikte eşsiz bir bütünlük oluşturuyordu. Gözlerin güzelliğinden midir yoksa kalbinin de Rüzgar'ı bırakmak istemeyişinden mi bilinmez kabul etti.
"Tamam."
****