Ölüm meleğinin geceye asılan kanatları zincirlerini koparıp acıyı yer yüzüne bıraktı. Zaman hızlı bir ritimde akarken donup zehre bulandı.
Geçmiş, yaranın kokusunu alıp kan kokusunun vahşiliğinde canlanıp sinsice yattığı uykudan uyandı avına öldürücü bir darbe vurdu. Kapandı, iyileşti, geçti denen yara artık daha derin, daha da can yakıcıydı.
Hiçlik zehirli bir sarmaşık gibi ağlarını ördü…
Rüzgar, ellerini dizlerinin üzerine bırakarak ciğerini lime lime kıyan nefesi baskın bir öksürükle birlikte bıraktı. Sıcak nefesi buharlaşarak havaya karışıyordu. Kalbi sıkıştığı mengenede bir kartal pençesinin keskin tırnaklarının avı olmuştu.
Acı bedenini ezip ruhuna kaynıyordu sanki.
Kaçmak istedi, Rüzgar. Ayakları ileri atıldıkça yaşadığı gerçeklikten uzaklaşmak kaybolup gitmek istiyordu. Geriye baktığı anda biliyordu ki acıyı yaşayan sokakları ezbere bildiği köşe başlarında ki çaresizliği hissetmeye başlayacaktı. Ve biliyordu ki ne kadar uzaklaşsa da aslında bir adım bile gidememiş olacaktı. Sadece biraz daha karanlığa hapis oluyordu. soğuk anlamını yitirip bedenini kaskatı etmişti ama Rüzgar bunu hissedemiyordu.. düşünceleri bulanık bir kuyu gibiydi. ağzında ki o acı tat o kadar tanıdıktı ki ödettiği bedeller asla ama asla kolay olmamıştı.
Bugün gerçekten mutlu olacağına inanarak uyanmıştı. ne kadar zor olursa olsun Güneş'i ikna etmeyi başaracaktı. Öylesine yoğun ve gerçekti ki düşünceleri. Hiç umulmadık anlarda düşen yıldırımların hayatı şekillendirdiği gerçeğini yaşayan bir tecrübeye bile unutturmuştu. Umut eşerdiği topraklarda buz tutmuş kör zindanlarda hapisti artık.
Sabahı hatırladı, Güneş ne söylerse söylesin asla aşılmayacak bir engel bir bahane bulamayacaktı. Rüzgar bu düşünceye öyle bir umutla tutunmuştu ki.
Şimdi ise sadece gitmek istiyordu. Güneş'i asla tanımamayı, varlığını yok saymayı diledi. Kurak bir arazide güneş ışınlarının rengarenk saç tellerine düştüğü bir suret düştü. Arkasından güneş'in defalarca ona sıcacık gülümsediği anılar döküldü.
Omzuna dokunan parmaklar, bedenini sarsınca hissetti.,
"İyi misin? Heyyyy!"
Rüzgar anlamsız bakışlarını yandan eğilmiş yüzünü görmeye çalışan kızın aslında umursamayan bakışlarına ulaştırdı. Koyu kırmızı dudaklarının arasında sallanan bir sigara ve kısık gözlerle onu inceliyordu.
Kız umursamaz şekilde sigarayı parmaklarının arasına alıp dumanı yavaşça Rüzgar'ın suratına bırakıp, doğrulurken söylendi.
"Siktir. " Dedi. berbat bir surattan başka bir durum görünmüyordu. Adam acıya çarpmış ve alt üst olmuş gibiydi. Zemini incecik kaplayan beyaz karda ayak izlerini bırakarak uzaklaşmaya koyuldu.
Rüzgar kızın arkasından seslendi,
"Fazladan bir dal var mı?"
Kız adımlarını durdurup. Olduğu yerde kalın topuklarının üzerinde döndü ve sigarasını dudaklarının arasından alıp dumanı dudak kenarından üfleyerek Rüzgar'ı inceledi.
Omuzları çökmüş ve siyah saçlarının dağınıklığı arasında beyaz karlar tutunuyordu. Adamın yorgun bakışları belirgindi ki. uzaktan uzun boyu ve kalın bir yapı gibi duran bedeni sert bir duvara çarpmış gibi görünüyordu. adamın onu görmediği algılamadığı öyle aşikardı ki, boşlukla konuşuyordu sanki.
Yürüyüp gidebilirdi ama gitmedi. Dönüp adama dokunabilirdi bulaşmadı. İstemeyerek de olsa Sigarasını dudağına sıkıştırıp çapraz asılı çantasını karıştırmaya başladı. Az önce açtığı ve içinden sadece bir tane aldığı paketi Rüzgar'a fırlattı.
Rüzgar paketi kaptığında sokakların tecrübesi konuşmuş oldu her durumda refleksleri mükemmel bir senkronize de hareket ediyordu. Kız şaşırmıştı açıkçası. Çantasını tekrar karıştırıp çakmağını da fırlattı rüzgar çakmağı da kapıp. Teşekkür bile etmeden arkasını dönüp kendine bir sigara yakıp yürümeye başladı.
Ruhunun kayıp olduğunu hissederdi Rüzgar küçükken. Hiçbir yere ait değilmiş gibi, kendi içinde kaybolup giderdi geceleri yatağına uzandığında. Ranzanın üst katında uyurdu ve duvarda annesini hiç unutamadığı yüzünün canlanmasını izlerdi. Babasının onu bırakıp gitmesini düşünürdü. Nasıl yapabildiğini. Anlayamazdı. Anlamlandıramazdı…
Bu gece hiç yaşanmamalıydı!
Güneş’i hiç tanımamalıydı!
O aracın önüne atlamamalıydı!
Kızın arkasından gelmemeliydi!
Acı insanın ruhuna düşerdi. Hissedilen en derin duygu olsa gerekti. İnsanın içine işleyen acılar asla kaybolmaz unutulmazdı. Onlarca acı tohumu atılmıştı Rüzgar’ın ruhuna hepsi ayrı bir yara ayrı bir iz taşıyordu ama bu gece ki acının içine girmekti. Boğulduğunu hissediyordu. Acı yanında çaresizliği de getirmişti bu defa…
Artık her şey için o kadar geçti ki, Bu gece yaşanmış, gerçeklik bütün şeffaflığı ile ortaya çıkmıştı. Bir kıyamet vardı hani? O bu gece kopmalıydı. Kopmadı….
Zaman acımasızca akmaya devam etti… acı kaybolmadı yok olmadı hiçbir şey.
Kucağına sığınan Anka Kuşunun kanatları kırıktı.
Onu saran kollar yorgun.
Acı gecenin göğünden daha büyüktü içinde.
Hiçbir yere gidemedi ruhu yine kaybolmuştu. Bedeni sahipsizce dolanıyordu sokaklarda. İçti içti. Düşünceleri artık bulanık attığı her adımda yüreğinin götürdüğü yere gidiyordu bu cehennemde ki cennetine...
***
Yağan kar taneleri şiddetini arttırıp yeryüzünü beyaza bürümek için bir yarışa girip telaşla dökülüyordu. Her sahipsiz kar tanesi adamın dağınık ruhuna atıfta bulunur gibi savruluyordu fırtınada. savruk telaşsız bir tüy kadar hafif.
Sokak ışığının soluk rengi caddeyi cansızca ışıtırken çelimsiz bir sokak kedisi bacaklarında ki son dermanla koşar adım az önce sokağın başına park eden araca ulaşıp sıcaklığına sığınacağı bir yer buldu. Aracın altına girip kayboldu.
Karanlık çöküp renkler hapsolunca siyaha, kötülük hortlar en çetin vakitler başlardı. İnsanlar sıcak evlerine sığınır ve sokaklarında ki caddelerinde ki acıyı görmezler ve kendi dar dünyalarına dalarlardı. oysa yaşam oradaydı, karanlık ve acıyı barındıran şehrin fahişe ruhu karanlıkta saklıydı.
Rüzgar iliklerine kadar donduğu geceleri hatırladı. İçerdeydi ama dışarda olsa bedeni bu kadar üşümezdi. Ruhunda tarifsiz bir acı yeşerip ete kemiğe bürünüyordu. kökleri bir çınar kadar güçlü. Dalları Medusanın saç telleri gibi bir yılan başından oluşuyordu. Bütün zehrini Rüzgar’ın bedenine yaymaya adamıştı bu gece.
sigaradan çektiği nefesi serbest bırakırken duman sarsak bir yol çizerek yükselip hafif aralık pencereden dışarıya sızdı.
Mutsuzlukta büyüyen bir bedeni, acı korkutamazdı.
Ama acı o bedende yeşeriyorsa hiçbir güç onu silemezdi.
Güneş nefesini boğan bir acı ile bilincini kazanırken. acıyan göz kapakları zorlukla aralandı. Bedeni ağırlaşıp kemiklerine beton dökülmüş gibi tutulmuş her bir hücresi sızlıyordu. Rüzgarı saatlerce beklemiş en sonunda uykuya yenik düşüp derinliklerine çekilmişti. Gözleri yakalandığı tutsaklıktan kurtulup odada gezinip Rüzgar'ı buldu.
Bir eli duvara yaslanmış diğeri parmak arasında bir sigara dalını tutuyordu. Sırtı karanlıkta, yüzüne ise sokaktan yansıyan kör ışık vuruyordu. Saçları her zaman ki gibi muhteşem bir ser konide dağınık uzun kirpiklerinin gölgesinin sadece görüş alanında ki kısmı elmacık kemiklerine dökülüyordu. Duruşu her zaman ki gibi sağlam bir kaya kadar güçlü değildi. Kimse o beli bükemez o duruşu ezemez havası kaybolmuştu. Kalın dudaklarının arasına yerleşen sigaradan derin bir soluk çekti.
Güneş onu ilk kez sigara içerken görüyordu. İçine çöreklenerek oturan acının ağırlığı nefesini zorluyordu. Kıpırdamadan bir süre Rüzgar'ı izledi. Bitirdiği sigaralarını işaret parmağı ile itekleyip aşağıya gönderirken takla atışını izliyordu. Bu birkaç sigara boyunca böyle devam etti.
Gözlerinde ki yıkımı gördüğünde aslında o zaman aralarında oluşan bağın basit bir çekimden çok daha fazla olduğunu anlamıştı ikisi de. Bu bilinç zorlu bir savaşın en cesur adımıydı. Nasıl yaşandığını hissetti, ölümden kopan bir parçanın nasıl ölümsüz olabileceğini.
Yerinde doğrulup ayaklarını yataktan salındırdı ve çıplak adımların Rüzgar'a ulaştırdı. Yavaşça adımlarını ona dokundurdu. Kalbi öylesine acıyordu ki, ama yüreğinde bir meleğin kanatlarının çırpınışlarını da hissediyordu adeta. Sanki sıcacık bir sarmaşık dolanıyordu etrafında. Rüzgar'ın arkasına durup kollarını bedenine sardığında kalbi artık ferahlayıp çırpınmayı bırakmıştı. Bir huzur sarmalı esiri olmuştu.
Burnu Rüzgar'ın kuluçkasına gömülüp kokusuna çekildi. Bu sevgiliye özlemle dolu bir tutunuştu. Bu yoğunluk öylesine güçlüydü ki, yılların yorgunluğu bütün kötü düşünceler pelte gibi yayılıp anlamsızlaşıyordu. Bir yenilik tufanı kopuyordu adeta ruhunda, onun kokusu, onun teni, onun sıcaklığı onun varlığı ve en önemlisi onun sevgisi. Eli sert gövdenin altında atan kalp atışının dinginliğinde salınıyordu.
"Ben sana fena olmuşum be kirpik." Diye fısıldadı.
Rüzgar gözlerini kapatıp Güneş'in onu sarmasına bıraktı kendini.
İçinde tahterevalli,
Bir tarafı boşluk,
Bir tarafı dolu,
Bir şeyler bekliyordu,
Ufacıktı, basitti ama varlığı hayat oluverecekti...
O varlığın hayatından çıkıp gideceği düştü aklına. Çaresizlik damarlarında dolanan kana karışıp onu zehirleyen bir savaşa başlamışken bu hepsini yutup yok edivermişti aniden.
Sigara tuttuğu ellerini kaldırıp güneş'in kollunun altına girmesini bekledi. Nitekim Güneş kedi gibi sokulup beklediğini verdi.
"Ölmeni istemiyorum." Dedi. sesi pürüzlü içinde ki savaşın tınısı ile.
"Bir gün hepimiz öleceğiz." Dedi Güneş mırıltı ile. Bununla avunmak aptalcaydı ve ekledi.
"Sonuçta ölüm herkesi eşit kılıyor." Diye ekledi.
Rüzgar bu tarz felsefi düşünceleri zerre umursamıyordu. Onun tek derdi gerçeklerdi ve Güneş'i asla kaybetmemek üzerineydi.
"Hemen ölmem söz." Dedi Güneş. Biraz daha sokularak
Rüzgar hafifçe eğilerek kızın saçlarını koklayıp öptü,
"Bence bu iyi fikir. Öbür tarafta zombilere karışmış olacaksın." Dedi. ima ile, Şuanda Güneş berbat haldeydi. Saçları karışmış ve rimelleri akmıştı. Solgun teni ile bütünleşen görüntüsü gerçekten kötüydü.
Güneş'in kalbi sızladı. Rüzgar'ın olayları şakaya vurması acı ile baş etme yöntemlerinden biriydi. Ama yine de duygularını bastırıp kokusunu içine hapsetti.
"Gıcıklık yapma." Dedi.
"Rüzgar sigarasından derin bir soluk çekip yarım bir şekilde pencereden aşağıya yolladı. Sonra da kızı sıkıca sarıp kucağına çekti ama Güneş zıplayınca Rüzgar bir çeviklikle kızı yakaladı. Güneş ayaklarını sarıp onun dudaklarına dokundu ve geri çekildi.
"Vahada bir yudum su?" dedi Rüzgar kıza hayranlıkla bakarken,
Güneş hafifçe yaklaştı,
"KİRPİK." Diye fısıldadı.
Rüzgar "Çok susamışım çooookkkkk." Diye iç çekti.
Güneş başını Rüzgar'ın boynuna sardı,
"Çok beklersin" diye homurdandı.
“Geçmeyecek.” Dedi Rüzgar çaresizce.
Güneş fısıldadı bir dua eder gibi.
“Geçsin. Sadece ufacık bir izi kalsın.”
Unutsun istiyordu. Rüzgar’ın onu unutmasını. Sadece güzel bir düş gibi hatıralarında geriye baktığında hatırladığı bir renkli kafa hatırlasın istiyordu. Geçirdikleri zamanı azıcık özlesin ve onu hala seviyor olsun istedi. Bir dost gibi…
Henüz kendinin bile farkında olmadığı kalbinde yeşeren aşktan habersiz. Bir tohum düşmüştü o yolda her ikisinin de kalbine. Adı aşk olan. Sinsice yer edinmişti aralarında. Artık ölüm de aralarına girdiğinde daha güçlü bir histi. Çünkü aşk’ın en sevdiği mevsimdi imkansızlık. Onlar imkansız birer yaraydılar… bu imkansızlık aralarında ki bağı daha da güçlendiriyordu.
Rüzgar hafifçe gülümsedi. Canı yanmıyordu aksine ferahlamıştı salıncağın boş kısmı görünmez oldu o an. Güneş’in ölümlü gerçeği bile ona iyi geliyordu. Acısı ruhunu dağıtsa onu param çarca da etse yine adımları ona getiriyordu. Yine Anka Kuşu’nun kırık kanatlarının altında buluyordu huzuru.
***