Güneş, Şırnak’ın bu ücra köyündeki kanlı sahnenin üzerine acımasızca vuruyordu. Bahçedeki üç ceset, henüz soğumamış olan hayatlarının son anlarındaki şaşkınlık ifadelerini donuk gözlerinde taşıyordu. Küçük çocukların çığlıkları, yetişkinlerin şaşkın fısıltılarına karışıyor, keskin barut kokusuyla ağırlaşan havaya karışıp gidiyordu. Yüksekten bakan biri, bu sahneyi bir kaosun başlangıcı değil, bir hesaplaşmanın son perdesi olarak görebilirdi. Ama aslında, her şey yeni başlıyordu. Baran’ın yaralı omzundan sızan kırmızı, üniformasının kahverengisine korkunç bir desen çiziyordu. Ama fiziksel acı, zihnindeki fırtınanın yanında hiç kalıyordu. Gözleri, Ahu’yu ve çocukları tarıyor, onların sağlam olduğunu her kontrol edişinde, içindeki öfke kazanı biraz daha kaynıyordu. Bu, onun hatasıydı. Planı

