Kollarımı tuttuğundan ellerim omuzlarına yakındı, iki elimle göğsüne baskı yaptığımda, "Hadi." Diye fısıldadım genizden gelen bir sesle. "Sobe desene." Kışkırtıcıydım.
"Hemen burada mı?" dedi oyun isteyen tavırla. "Kıskıvrak mı?" diyerek güç sergileyici tutumuyla nefeslerimizin sakinleşmediği, nefeslerimizin cehennemi yarattığı o sınırı aşıp başını başıma yaklaştırdı. Gecenin mavi ışığı karanlıklaştı.
Güç: benim diyordu ve gücünü kabul ettirmek istiyordu.
Kollarımı sıkan elleri gevşedi ve suçsuzluğunu göstermek ister gibi ellerini havaya kaldırdı, "Oyun mu oynuyorsun?" Diyerek gözlerimi devirdim ve aniden, anlasa da benden beklemediği şekilde bedenini duvara tüm gücümle ittim.
Bedeninin arkasındaki duvara çarpma sesi ikimizde cüretkâr bir ifade peyda etti.
Gücünü kullanmadan gücümü kullanmama izin verdi, "İkişer ikişer mi üçer üçer mi?" dedi kaşlarını alayla çatarak. "Kaça kadar, Gökyel?"
"Saklambaç mı kovalambaç mı?" içim ve sesim titriyordu; nefeslerim havada zikzaklar çiziyordu ama bunları sadece ben görüp, ben hissedebiliyordum.
"Saklambaç." Dedi büyük harflerle konuşarak. "Saklan." Dedi gözlerini kapatarak. "Yirmi beşe kadar sayacağım." Gözlerini açtı. "Yirmi beş yıllık kinim için, yirmi beşe kadar sayacağım."
Kin. Yirmi beş yıllık kin.
Bana sorsalardı, nefret duymak mı daha kalıcı kin tutmak mı diye? Kuşkusuz kin cevabını verirdim. Çünkü nefret, duyulan öfkeydi, öfke sönerdi, nefret zamana bağışlanırdı. Fakat ben hiçbir kinin zamana bağışlandığını duymamıştım.
Kendime baktığımda kinimin yıllanmış kökleri, en derinimdeydi.
Başımı salladım, onun kininin köklülüğü beni bir anlığına karamsarlığa itmişti. Ben mi daha güçlüydüm yoksa o kin mi? Ben mi onu yok ederdim yoksa o mu beni?
Kendi kinimin kökleri ruhuma el verdiğinde, onun gözlerine baktım, kininin kökleri irinden beslenmişti. Şimdi onun kiniyle kendi kinimi nasıl kıyaslayabilirdim ki?
Kapıyı açıp çıktım. Arkama dönüp tekrar baktığımda gözleri kapalı, sağ bileğini sol eliyle tutan, sayıları mırıldanırken kafasını başına yasladığı duvara çapmakta olan Emir Sayer'i gördüm.
Vücudumdaki morarmaya yüz tutmuş yaralar ve zedelenmeler soğuğun serin esintisiyle derime battı. Soğuktan tenime daha sıcak gelen yağmur taneleri, vücuduma merhem sürercesine okşadı.
Rüzgârın yağmuru benden yana estirişiyle, gözümün önüne saçılan saçlarım hızla ıslanarak ağırlaştı.
Gök, Emir Sayer'in yanında olduğum zamanki gibi güçlü gürlemiyor, kısa süren gök gürültüsüyle, hafifçe sarsılıyordu.
Gökyüzü, kudretin yalnızca nefret yanlısı olmadığını, gürlemekten sesi kısıldığı zaman, yağmur taneleriyle okşayıcı, şefkatli olduğunu mu gösteriyordu?
Sağa mı sola mı gideceğimi kararsız kalarak, işlek veya birkaç insanın dışarıda olacağını umut ettiğim sokağa koştum. Sokağın başında omuzlarım öne doğru çökerken, ellerimi dizlerime koyarak arkama baktım.
Ofis hala gözüküyordu, bana upuzun, yorucu gelen koşu mesafesi en fazla yüz metreydi. Takdir edilesi insandım.
O adam, ofis apartmanından çıkmış beni bulmak için, avcı gözleriyle sakince etrafına göz atıyordu. Tuhaf olan şuydu ki, kovaladığı bir insanın kaçmış olmasına endişelenmeliydi, çünkü elinden kaçmıştı ama bu adamın, sakinliği bozulacağa benzemiyordu.
Bir insan nasıl hataya açık hale getirilirdi?
Apartmana tekrardan bakıp, tüm katların bir iş merkezi oluşuna lanet ettim. Hepsi memur saatleriyle çalışıyordu. Şu insanlar, işime yaracakları zaman niye sürpriz yumurtadan çıkar gibi önüme çıkmıyordular?
Medet ummayı bırakıp, beni görmesinin an meselesi olduğundan, park edilmiş bir Skoda'nın arkasına saklandım. Nefes alışverişlerim durgunlaşmıyordu, kalbimi ve diyaframımı sıkıştırıyordu.
Karın boşluğuma yumruk atılıyordu adeta, nefeslerimi peltekçe soluyordum. Elimi karın boşluğuma getirip, sancının yoğun olduğu bölgeye bastırdım.
Kim hataya açıktı besbelliydi, ben her an kendimi deşifre edecek bir hata yapabilirdim. Yapardım.
Emir Sayer tasasız, elinden beni kaçırmamış ve onun hakkından gelmemişim gibi kıpırdamıyordu; asker botlarının şıngırtısı yoktu. Olduğu yerde durması dışında neler olup bittiğini bilemiyordum.
Klasik telefon markasının varsayılan zil sesi, sokağın serserice grafiti yapılmış birkaç inşaat duvarı boşluğundan katlanarak, olduğundan yüksek çıktı. Onun mu diye anlamaya çalışırken, o açar açmaz, "İşim var, sonra ara." Dedi ve benimle konuştuğundan çok daha katıydı.
Hoparlörden bariton tonlu adamın sesi, kısa bir süre içinde, uzak olduğumdan fısırtı şeklinde geldi, Sayer telefonun kulağından kapatmak için ayırdığından; ses yaşından orta yaşlı tahmin ettiğim adam, Sayer'e, bana fısırtısı dahi gelmeyen bir şeyler söyledi.
O ise, "Dediğimi ikiletmekten vazgeç!" diye bağırdı. Ağzının içinde iki üç küfür geveledi. Şu an tahammül seviyesi yok denecek kadar azdı. Bir anda? O sabırlı, ağırdan satan adam yok olmuştu.
Dayanamayıp kafamı arabanın arkasından çıkardım, yüzünü soldan, sokak lambalarının turuncu ışığını alırken, kömür karası gözlerini, hafiften yukarı kaldırıp, düz hizada baktığını gördüm, "Sakın." Dedi çenesini sıktığından baskınlıkla. "Ben senin askerin değilim. Sakın." Tehditkârdı.
Sakın diye uyarısını yaptığı neydi? Sakın kelimesi, çizgiydi. Çizilen birçok çizgiyi anlatmak için, sakın denirdi. Sakın, sakındıklarımızı korumak içindi. O şu an neyi, kimden sakınmaktaydı?
Dudağı çarpıklaştı, "Nerede olduğumu adın gibi iyi biliyorsun, çünkü o iki üç yaltakçı peşimdeydi. Sana haberim uçtu." Sinir bozucu dili ağır ve yavaştı. Söylediklerinin etkisini arttırıyordu, insanın zihnini temizleyip, söyledikleriyle kendi dolduruyordu.
"Sorsaydın, dolaysız yoldan merakını giderirdim." Dedi alaya alarak. Aniden kafasını indirdi ve yüzü ilk açtığındaki ruh halinden, fotoğrafta çehresindeki aşağılayıcı ifadesini okuduğum adama geçiş yaptı. "O yaltakçı beyinsizlere güven olmaz, eksikliklerini ben doldurayım."
Üstüne bastıra bastıra fısıldadı, "İyi dinle ki, duy: Gökyel'in yanındayım." Susacak gibi oldu, "Uzun bir süre. Çok uzun." Dedi anlamadığım bir kinayeyle. Beni öldürmek istiyorsa yanımda uzun süre olamazdı. Bu çelişki, öfkemi doğru zamanda kullanacakken tehlikeye sokuyordu. "Hangi Gökyel mi?"
"Dinlediğiysen, anlamışsındır fazla uzatma." Derken, burada bulunmasının konuştuğu kişi tarafından doğru bulunmadığı barizdi. Telefonun ucundaki kişinin ikna çabası, bu adamın ihtiyatını kıramıyordu. İkna çabalarındaki olan kişi, haklıydı, onun burada, benim yakınımda işi yoktu.
"Doğru zaman olmadığını sana düşündüren ne? Ben, zamanı dediğimde, zamanı gelecekti." Benci sözcüğünü: benliğine duyduğu güvenle, insanlara duyduğu bencilikle ve dışa vurumdan çekinmediği egosuyla söylüyordu.
Her şeyin, doğru bir zamanı olduğuna inanırdım. Beklemeyi bilirdim. O ise, doğru zamanı kendi yaratacağına inanıyordu. Doğru zamanı yarattığında, beklemezdi. Beklediği süreçte ona göre, doğru zamanı yaratma süreciydi.
Karşıma çıkmak için doğru zamanı nasıl yarattı?
Dilini, boydan boya alt dudağında gezdirdi, kalın kaşlarını asi bakışlarla çattı, "Benim beynimin içinde gelgitler bitmez. Göğe bakmadın mı? Dolunay gecesi, çekim normalden daha kuvvetli."
İkimizde gökyüzüne baktık. Sisli ve bulutlu bir dolunay gecesiydi.
"Her şeyin tam zamanı, ayrıca ben bunun hesabını sana mı vereceğim?" Küçümseyici beden dili, dilini dudağının köşesinde kıstırdı.
Ya karşısındakinin aklıyla dalga geçiyordu ya da söylediği gibi, Ay'ın evre ve hareketlerinden etkileniyordu.
İkinci seçenek, Emir Sayer'i gören hiç kimsenin aklından geçireceği bir öngörü değildi. Göz bebeklerinin büyüklüğü bile sabitti. Heyecanlanmıyordu, korkmuyordu; durağan, sabitti.
Yıllar önce bir duygunun kurduğu kapana yakalanmış, oradan kurtulamamış ve göz bebekleri hep, yakalandığı zamanki o duygunun büyüklüğünde kalmış gibiydi. O duyguya tanım koyamıyordum.
"Ha, baba? Kapatma." Baba mı demişti o? Gerçekten baba mı demişti? Babası. Onun babası Bekir Sayer'di.