"Ha, baba? Kapatma." Baba mı demişti o? Gerçekten baba mı demişti? Babası. Onun babası Bekir Sayer'di.
Parmaklarımın uçları karıncalandı, ilk önce sıcağın, ardından bedenime soğuğun bastığını hissettim. "Sende dinle Gökyel." Dediğinde telaşla kafamı içeriye soktum.
Telefonun ucundaki adam, Bekir Sayer'di. İdrak edemedim, inanamadım.
Sesi yükseldi, yalnızca babasına değil amacı bana ve babasına duyurmaktı, "Gökyel'i körebede ebeledim, şimdi onunla saklambaç oynuyorum. Körebeyi saklanmak zannediyor." Son cümledeki hayıflanışıyla, dudaklarımı sımsıkı sıktım.
Bir dakikadan az süreyle, babasını dinledi, telefon kulağında olduğundan hiçbir şey duyamıyordum. Bekir Sayer, Emir Sayer'in söylediklerinden apayrı direktifler veriyordu; babasının konuşmasını, gözlerindeki ciddiyetsiz ifadeyle dinliyordu.
Kafasını 'daha bana ne anlatacaksın?' sıkıntısıyla salladı ve babasının sözüne karıştı, "Bana körebeyi de saklambacı da sen öğrettin. Körebe oynarken, ebeyle saklambaç oynamamamı söyledin. Saklanmak yasak, sesini açığa vurmak oyunun kuralıydı." Kendi kafasındakilerini konuşuyordu, kimsenin dediklerini önemsediği falan yoktu.
"Ben her zaman kuralına göre oynadım. Ebeydim, seslerden yolumu gördüm. Oyuncuydum, haykırdım." Düz sesten uzaktı, şimdiyi konuşurken tıka basa şimdide yaşadıkları doluydu.
Hissetmiyor ama hissettirmek istediklerini söke söke hissettiriyordu, kimseyi duymuyor ama sesini mutlaka duyuruyordu. Hiç kimseyi görmüyordu ama varlığını göze sokuyordu. Ona yaratıcı tarafından verilen aklın, diğerlerine de verildiğine ne derece inanıyordu, büyük muammaydı.
"Şimdi kapatabilirsin baba, ben daha her birinizi kuralına göre oynatacağım." Baba derken sövgülüydü. Her birinizi demişti, peki babasıyla alıp veremediği neydi?
"Sana gelelim küçük kız çocuğu. Küçük çocuklar nerelere saklanırlar?"
'Küçük bir erkek çocuğuyken sen nereye saklanırdın?'
Sesinde saklanmış küçük çocuğu bulamamıştım. Her insan küçüklüğünü kendine ait bir noktada gösterirdi. Ben küçük çocukları böyle sobelerdim; küçük çocuğu Emir Sayer'in sesinde aradım, sobeleyemedim.
O çocukların nerelerde saklanacağını bilmiyordu.
Ben küçük bedenimin girebileceği her yere saklanabilecek hatta kendi içime bile saklanmış bir çocuktum.
Asker botlarının şıkırdamasıyla kaldırım taşına kalçamı çıkartıp, belimi eğerek park edilmiş arabaların arkasından ses çıkartmamaya özen göstererek hızlı hızlı adımladım. Sapılacak yeri olmayan dar bir sokaktı. İleriden tek tük arabanın motor sesleri geliyordu, o caddeye ulaşmalıydım.
Sokakta botların şıngırtısını bastıran hızda güçlü adım sesleri, caddeye yakınlaşmama az kalırken artıyordu. Belimi dikerek son hızda koştuğumda, erken davranıp davranmadığımı ve sonuçlarını merak ediyordum. Bedenimi görmese dahi, artık araba arkasında sitelerin uzun duvarlarına vuran gölgemi görmüş olmalıydı.
Caddenin orta yoluna çıkarken düşünmeksizin, yokuş aşağı boğazımı yakan tempoyla koştum.
Artık saklanmıyor, kaçıyordum.
Ensemden damla damla terler sırtımı huylandırarak aktı, ipince gömleğimin kumaşına ter karıştı. Yağmur durmuş, yeni yerleşim yeri olan bölgedeki bina dikilmemiş arazilerden toprak ve ot kokusu yayılıyordu.
Hava soğuktu fakat ben o soğukta cayır cayır yanıyordum.
Yutkunamıyordum, boğazım alev topuydu, sarsak ve yalpalayan bacaklarımla etrafımda bir tur döndüm, az önce gelen araba seslerini ve nefret ettiğim insanların bir tanesini aradım; Allah kahretsin ki, hepsi sanki yerin dibine girmişti.
Yumruğumu alnıma sertçe vururken, Emir Sayer caddeye girdi, doğrudan göz göze geldik.
Bana doğru bir atak yapmadığından, kaçmaya yeltenmedim, tedirgindim; göz kapaklarını açıp kapatsa yine kaçacak gibiydim.
İkimizin de nefesleri buharlanıyordu ve omuzlarımız yükselip alçalmaktaydı.
Elini kaldırıp ağzını araladığında, refleksle ona sırtımı döndüm: kaçtım. Bu kez arkama bakmadan koştum.
Bacaklarım lastik gibi yerlere sürünene kadar koştum. Dizlerim asfalta defalarca kez sürttü, avuçlarım defalarca kez topraklandı.
Yağmur tekrardan bardaktan boşalırcasına yağdığında, kıyafetlerim ağır geldi, saçlarım yüzüme çarptığından canım yandı. Ayakkabılarım sakıza dönen toprağa basarken ayağımı çamurdan çekmek zorlaşıyordu.
Her zaman kaçmıştım, hiçbir zaman kurtulamamıştım. Neyden kaçıyorsam, hep avcunun içine düşmüştüm.
Yasa dışı kırılan çekler, kaynağını bilmediğim borçlar ve en önemlisi, kimliği belirsiz bir cinayet.
Yanmış, yakılmış; canice. Babamın katil zanlısı olduğu. Babamın borçlu olduğu.
Tüm suçlamaların yalnızca suçlusu görülenin, 'babam' olduğu bir dava dosyası.
Olanlar bozuk plağın kesik sesiyle aynı yeri dönüp durdu.
Emir Sayer oyunun kuralı: haykırmak demişti. Haykırarak ağlamak kural ihlali miydi?
Şiddetli yağmur, sesleri bastırıyordu, buna rağmen gür duyulan sesiyle, "Sessizliğinde boğulmakta kararlı mısın?" diye bağırdı. Sesi güler gibiydi.
Sessizliğime isyan ediyordu, konuşmamı istiyordu. "Susarken boyun eğmediğini söyleme bana. Bana boyun eğiyorsun." Dedi beni bir dost gibi omuzlarımdan tutup, gerçeklerle silkelendirerek.
Niye farkına varmamı sağlıyordu? Niye kışkırtıcı sözler yerine onun ruhundaki kudreti bende de görmek istiyordu?
"Haykır!" Omzumun üzerinden ona baktım, kirpiklerine düşen yağmur tanelerinden rahatsız olarak gözlerini kısmıştı. "Bana karşı gel, haykır, bana haykır." Dudaklarını büken hırs, dudaklarının kenarlarından akan yağmur damlalarına yakışıyordu. Dudakları soğuktan kızarmıştı.
"Bunu deli gibi istiyorum Sena Gökyel." derken dudakları arasından tısladı.
Yağmurdan geç fark etti ona baktığımı, göz göze geleceğimizi anlayıp direk başımı öne çevirdiğimde, toprak yolun sonuna yaklaşmıştım, asfaltla tarlayı ayrı tutmak için alçak tel örgüleri çekilmişti. Eğer dikenli tel örgülerini atlamaya yeltenirsem, bedenim her yanı kesiklerle dolardı. Fakat başka çarem var mıydı?
Omuzlarıma taşıyamayacağım yük bindi, omuzlarım düştü; onunla baş edemiyordum, zayıflığıma sahip çıkamıyordum, yaşanacaklara engel olamıyordum.
Küçük bir çocuğun daima yüreğinde saklı tuttuğu o buruk, kırık baba yoksunluğunu arşta duyumsuyordum. Yetimdim, öksüzdüm, kimsesizdim. Fakat canımı yalnızca yetimliğim acıtıyordu.
Babamın varlığına sokulmak istiyordum; şimdi, hemen burada.
Ölümden kurtulmak umurumda değildi, benim amacım Emir Sayer'in ellerindeki ölümden kurtulmaktı. Çocukluğumu cehenneme çeviren o adamın oğluna, kendimi öldürtemezdim.
Gözlerimi gerçekliğe açtım. Bedenimi acının gelişine, acının büyüyüşüne ve arkamdaki adamın tüm adiliğini kullanacağına, hazırladım. Bu gecenin sabahı, bedenimde yaralı izler bırakacaktı.
Yuvarlak örgünün arasına ayağımı sokup, boyumun yetiştiği yüksek tellere tutundum. Beni sıçratarak, "Başlarım böyle işe." Deyip öfkeyle haykırarak küfretti. "Sakın hareket etmeye yeltenme." Diye bağırmayı sürdürdü.
Bana yetişmek adına daha hızlı koşuyor, düzensiz soluklarını gittikçe yakınımda buluyordum.
"Adisin. Baban gibisin!" diye haykırdım.
Son kez omzum üzerinden ona baktığımda, gözlerimde bir şey gördü, gördüklerini savuşturmaya çalıştı, anlama isteyişinin önüne geçemedi, gözlerimdekileri anlamaya çalıştı, yüzünü buruşturarak gözlerini tele çevirdi. Gözlerimde korkudan başka hiçbir şey olamazdı.
Bedenimi yukarı çekecek ayağımı daha yükseğe koymak için büktüm, "O teller jiletli, parlaklığından anlamadın mı Gökyel? Hemen oradan in!" Sözleriyle duraksayıp, kafamı kaldırıp tellere baktım. Anlamamıştım ama doğru söyleme olasılığı tellerin parlaklığına bakınca o kadar fazlaydı ki.
Benzim atarken, bozuntuya vermemeye çalışarak, durmadım.
"Hemen buradan git! Yoksa vazgeçmeyeceğim."
"Dikiş tutmayacak kadar keskinler, bir iki jilet kesiğiyle de kurtulamazsın oradan." Tel örgüler sallandı, korkuyla gözlerimi aşağı indirdim, o sarsmıştı. "İn diyorum." Diyerek gözlerimin en içine baka baka bağırdı.
Kafamı iki yana sallarken, ona tepki verdiğimi fark ettim. Saniyesinde pişman olup, büktüğüm bacağımı tel örgüye soktum, vücudumu havaya kaldırdım.
Tel örgülerinden yağmur damlıyor, avuçlarım kayganlaşıyordu, dudaklarım hareketsizlikten şişmiş, üst dudağımdan alt dudağıma su damlaları süzülüyordu. Yağmur suyunun tadı ağzıma karışıyordu.
Emir Sayer'in cesaretimi kıracak sözleri, olmayan cesaretimi alevlendiriyordu. Tel örgülerinin bittiği yere ulaşmıştım, artık jiletli görünen telleri tutmalıydım.
Kolumu kaldırdığımda, tel örgüleri tekrardan titredi, avuçlarının arasına hapsettiği telleri, yıkıcı güçte sallıyordu.
Elimi düşmemek için tel örgüsüne tutturduğumda, tellerde ağırlık hissederek aşağıya baktım, boş bulunurken tel örgüden ayağım kaydı, hemen, az aşağı ki tele tutunarak dengemi sağlayabildim.
Ani korkudan sımsıkı tel örgülere sarıldım. Kalp atışlarım inanılmaz tekleyerek atıyordu, gözlerimi kapatıp sakinleşirken, "İneceksen, üstüme düşmeden inmeye çalış." Dedi, ciddi ve ünlemli sesiyle. "Zorlama artık, in."
Baştan sona onun suçuydu her şey, ayağımın bitişiğinde kafasıyla karşılaştığımda o denli yakınımda beklemediğimden fazlasıyla boş bulunmuştum. Beni yakalayacak endişesiyle diğer bacağımı da yüksek örgüye çıkarttım.
Sağ ayak bileğimi eliyle yakaladığında avuçlarım yaşayacağım acıya bedenine haber etmeden, tutunup kendini yukarı çekti. Tuttuğu anda bacağımı çektiğimden eli gevşekti ve tekrardan yakalayamamıştı.
Tutsaydı da yüzüne ayağımın tersiyle tekmemi yerdi.
Avcuma ilk tuttuğumda batmayan hatta avuçlarımı deşmeyen kesici kısım, avuçlarımı ince sarmal tele daha sıkı sarınca gözlerimi yaşartan acıyla derimi yırttı.
Dişlerimi acıya direnmek için bastırırken inleyişlerimi varla yok arası duyuyordum. Gövdemin yarısı tel örgülerin dışındaydı, bacağımı diğer tarafa atabilirsem ve o, tel örgülerini sallamazsa en zararsız şekilde geçerdim.
Henüz avcuma batmış jilet kesiği dahi kafamın içini zorluyordu. Zaman aktıkça dişlerimin baskısı artıyor, çenem sızlıyor, dişlerim kırılacak korkusuyla, inlemem, bağırmamak için dudaklarımı zımbaladığım ağzımda tıkılıyordu.
Yanaklarım şişiyordu, iniyordu. Acı o kadar kavisliydi ki, yol aldıkça sarsılıyor, bedenimi bitiriyordu.
"Gökyel," diye seslendi. Bakmadım yine de umursamayıp söze başladı, "Vücudun sarsıldığı an, tüm bedenin kesikler içinde kalır." Dedi, göz ucuyla bakış attığımda, gözlerime merhametsiz baktı. Merhamete olan yoksunluğu nefesimi kesti.