"Doğru düzgün anlatmıyorsun ama Nehir ya?"
"Daha ne anlatacağım acaba? Önce yemek yedik, sonra oyunu izledik birlikte. Beni evime bıraktı, end of the story."
Elimdeki kahveden koca bir yudum alıyorum, hiçbir şey demeden bekliyorum bir süre. Oldu bir şey, eminim ya. Teyze kızları hisseder.
"Tamam ya. Ayrılırken kapının önünde biraz lafladık, o sırada da... ki bunda abartılacak hiçbir şey yok. Çok normal bir hareket yani, refleks bile olabilir. Saçımı kulağımın arkasına atmış ve içeri girene kadar kapıda beklemiş olabilir. Çok normal bir hareket olduğunu söylemiş miydim?" Lay lay lay lay ..hatta lay lay lay, lay lay lay, lay lay lay lay, lay. Bir kasap havamız yok mu be düğünde?
O coşkuyla ayağa fırladığımı, hemen arkamdan geçmekte olan Uğur'a çarpınca anlıyorum. Çocuk yanmadan önce anlasam güzel olurdu tabi.
"Hiiih! Uğur!" diyorum kupayı iyice kendime çekerek, bu kahvenin benim de üzerime gelmesinden başka bir şeye yaramıyor.
"Yavaş kızım ya! Yandın mı?" Nehir de ayaklanıyor. Boynumdan süzülen kahve damlalarına bakarken yandığıma değil de beyaz gömleğime üzülüyorum. Daha günün ilk saatleriydi be.
"İyiyim iyiyim." Gömleği çıkaramayacağım için alttan biraz öne çekiyorum sadece. Uğur'a dönüyorum, "Çok mu yandın, gel hemen şirket doktoruna gidelim Uğur? Krem falan sürsün." Eli baya kırmızı gözüküyor.
"Hadi yürüyün ikiniz de." diyor Nehir de.
"Sakin olun kızlar, iyiyim hafif bir kızarıklık sadece. Biraz soğuk su tutsam yeterli." Tuvaletlere giderken biz de peşinden yürüyoruz.
"Ben bir krem kapıp geliyorum hemen." dedikten sonra ayrılıyor Nehir bizden. Uğur doğal olarak erkekler tuvaletine yöneliyor, açtığı kapıyla içerisinin bomboş olduğunu görünce ben de peşinden gidiyorum.
Dönüp bir an bana bakıyor, sanki keyfimizden geldik. Vicdan azabı canım, bildin mi?
"Hadi Uğur bakma öyle, tut suyun altına elini." Kafasını sallayıp musluğun altında bekletiyor elini. O sırada hafifçe kızarmış boynuma bakıyorum aynadan, nasıl becerdim bunu? Benimki su tutması kolay bir yer olmadığı için Uğur ile ilgilendikten sonra bir buz sorarım artık Aysun ablaya.
Bu ışıkta iyice pancar gibi gözüküyor çocuğun eli, aptalım ya aptal. "Özür dilerim Uğur ya, salak gibi kalktım ayağa. Çok mu acıyor?"
Uğur bana dönüp gülümsüyor, "Estağfurullah olur böyle şeyler Hazal, çok hafif sızlıyor sadece. Üzme kendini. Hem sen de yandın, dur bir sana da bakalım." Elini kurulayıp gelmeye niyetleniyor ama no way.
"Yok hiç yanmadım ben, üzerim leke oldu sadece. Bir bez alır silerim sonra. Nehir krem bulamadı mı acaba, bir bakayım ben?" Tam o sırada açılan kapıyla arkamı dönüyorum, "Heh, geldi bile."
"Hazal? Ne oldu burada?" Ömer Bey'in ateş saçan mavilerini görünce neden olduğunu bilmeden panik oluyorum.
"Yandık. Yani Uğur'u yaktım."
"Önemli bir şey yok Ömer Bey, kahve döküldü sadece." Uğur'unki daha mantıklı bir açıklama oluyor, tabi.
"Tamam, sana bir şey oldu mu?" diyerek Uğur'u yok sayıyor.
Kafamı iki yana sallıyorum, "Uğur'un eli sadece." Bakışları hızlı bir tarama sonrası boynumda kalıyor, mümkünü varmış gibi daha sinirli bakmaya başlıyor. Varmış demek ki mümkünü.
"Boynuna soğuk tuttun mu?"
"O kadar yanmadım, sıçradı sadece."
"Uğur sen su tutmaya devam et, sen gel benimle." diyerek bileğimden tutuyor. Kapıda Nehir'le karşılaşıyoruz, çok şükür. Kurtar beni Nehir!
"Hem Silverdin, hem Hametan bulduuu- Ömer Bey, Hazal?"
"Nehir, geldin mi? " Bir yardım et, teyzemin evladı.
"Hazal, nereye?"
"Nehir! Alayım ben onları." diyen Ömer Bey karşısında bir şansı olmuyor kuzenimin. Elde avuçta ne varsa veriyor.
Biz kremleri alıp yola devam mı edeceğiz, anlamıyorum ki? Kolumu kurtarıp duruyorum, bir dakika ya. "Ömer Bey, Uğur yandı! Ben yanmadım diyorum size."
"Bir şey olmaz ona, su tutmuş zaten."
"Allah'ım, çıldıracağım!" Delirdiğim için kimse beni suçlamıyordur inşallah, çok yerinde bir delirme çünkü. Ömer Bey kısa bir an gülecek gibi olsa da bakışları boynuma düşünce geri ciddileşiyor. Birkaç adım yaklaşıyor, öyle kalakalıyorum. Hafifçe gömleğimin yakasını kenara çekip gözlerini boynumdan çekmeden konuşuyor, "Kıpkırmızı boynun."
Ne yapıyor bu adam? "Ömer Bey?"
Halime acıdığından olsa gerek bakışlarını gözlerime kaldırıyor nihayet, "Karnına da yandı mı diye bakmamı istemiyorsan, o kremleri sür. Benden başkasını da yakma bir daha, Aymaz."
Yanlış alarm, halime hiç acımıyor.
*
Yok, hayatta yetişmiyor. Dur Ali aşık olsun, aman birilerinin kalbi kırılmasın, ay yandı buralar; geçtiğimiz hafta ziyan gitti resmen. Öyle de uykum var ki, her şeyi yarına erteleyip yarım saat sonra yatağımın içinde olmak istiyorum. Ama yarın da yetişmezse akşamına mesaiye kalamam, Ege'ye söz verdim çünkü. O sözü sonraki güne alır mı acaba halasının bir tanesi? Dur bi' arayayım.
Yüz yüze daha ikna edici olacağımı umarak görüntülü arıyorum kara civcivimi. Abim muhtemelen Ege'yi kreşten almıştır ve arabadalardır. Ekranda beni tam da beklediğim gibi emniyet kemerli bir Emre Aymaz karşılıyor.
"Kızım araba kullandığımı biliyorsun, niye görüntülü arıyorsun bu saatte?"
"Sana da merhaba abiciğim! İyiyim ya iş güç işte, sen nasılsın?"
"Boş yapma güzelim, o saçlarına ne yaptın hem sen?"
"Kestirdim ve bu beni kestirdikten sonra ilk görüşün değil abi. Bakmıyor musun sen benim suratıma hiç?"
"Söylesene kızım sen de, şirin olmuş." Şirin mi?
"Yaa baba! Ben konuşucam!" Ege'm.
"Sen ne anlarsın zaten, ver bana aşkımı." diyerek ben de Ege'ye destek çıkıyorum.
Abim telefonu arkadaki araba koltuğunun üzerinde oturan Ege'ye uzatıyor. Bebeğim asla tamamını gösteremese de gördüğüm parçaları bile yetiyor dişlerimin onu ısırmak için kamaşmasına.
"Aşkım, canım, bir tanem, bebeğim." derken keyifle gülüyor benimki. Sıpa seni. "Nasılsın?"
"İyiyim bebeğim, sen? Okulda mısın, hala?" Kıkırdarken telefonu epey sarsıyor küçük aşkım.
"İşteyim halacığım, gelmiştin ya buraya sen de." Tam ağzını açacakken annemden duyduklarım aklıma geliyor, abim bir umut duymadıysa öyle kalsın diye hızla ekliyorum. "Sen okuldan mı çıktın?"
Hemen dağılıyor dikkati, "Evet, babam geldi aldı beni. Şimdi anneme gidiyorum."
"İyi yapıyorsun kuşum. Halacığım hani biz yarın filme gidecektik ya, onu yarın değil de diğer yarın yapsak olur mu? Çok ödev verdiler bana yarın yapmam için."
"Yaaa, öbürsü yarın olmaz ama Hazal. Olmaz ki baba, söz verdi." Hemen dudaklarını büzüp gözlerini dolduruyor.
"Babacığım, işi çıkmış demek ki halanın. Bizim de bazen oluyor biliyorsun ya, sonra gidersiniz ağlama." diyor Emre abim ama nafile. Yalandan ağladığını bilsem de içim el vermiyor, "Tamam ağlama ama daha fazla Ege, ben de ağlarım bak. Hem ağlamazsan belki yarın filmden önce hamburger de yeriz?"
"Yer miyiz ki?" derken hemen susuyor numaracı kara civciv.
"Yeriz ki. Hadi kapat telefonu aşkım, yarın görüşürüz."
"Görüşürüz Hazal, Muaahh!" derken ekranı gerçekten öpüyor. Haline güldükten sonra ben de öpücük atıyorum. Kapatıyoruz telefonu, böylece bugün evime erken gidemeyeceğim netleşiyor. Aşk, zayıflık değilse nedir?
Kafamı masanın üzerine bırakıyorum, iki dakika şurada uyusam bari.
"Napıyorsun Hazal'ım, son yaprağım, ilk baharım? Hadi toparlan çıkalım artık." Ona bile müsaade yok mu? Peki. Kaldırıyorum kafamı.
"Beni bırak sen devam et Nehir."
"Deme be, o kadar mı kötü?" Kafamı sallıyorum sadece, başka bir şey sormuyor teyzemin evladı. Alp'in boş masasına bırakıyor çantasını. Sonra arkasını dönüp gidiyor.
"Nereye?"
"Laptopumu alıp geliyorum, fıstık." derken çapkın bir göz kırpma yapmaya çalışıyor. İçler acısı.
"Saçmalama Nehir, teyzemler bekler. Seni turnikelerin dışına doğru alalım, canımın içi."
"Hadi be oradan!" dedikten sonra hızla gözden kayboluyor. Anlamaz ki.
Sonra ne kadar kovmaya çalışsam da gitmiyor. En sonunda tabloları çift ekran çıkarıp hızlanabileceğimize ikna ediyor beni, başlıyoruz bakalım.
"Kolay gelsin kızlar, çıkmıyor musunuz daha?" diyen Ömer Bey'le kafamızı kaldırıyoruz ikimiz birden.
"Birkaç şeyi toparlayıp çıkacağız, Ömer Bey." diyorum ben hemen.
"Çok geçe kalmayın, Hazal." Ver sen bu Nehir'in ağzına lafları, ver. Sonra basıp gideceksin, olan bana olacak.
"Kalmayız." diyorum uzatmaması için. İyi akşamlar dileyip çıkıyor. Vura vura sol kolumu çürüten Nehir'e ters bir bakış atıyorum, etrafta hala insanlar var. O da akıllıca davranarak susuyor, işimize devam ediyoruz. Kalan birkaç kişi de gidince katta bir ikimiz kalıyoruz.
"Yemek söyleyelim mi, Ömer Bey'in kıymetlisi?"
Laflara bak, "Zıkkım ye."
"İyi ya tamam, daha gece genç sonra söyleriz. Şarkı açıyorum o zaman?"
"Düzgün bir şey olacaksa aç."
Açtığı şarkıyla hafif bir tezahürat yapıyorum, bizim şakımız.
"Yaa hayatım."
"Kuşum."
Sonra Teoman, Nehir ve ben; sekiz yaşındaki gibi papatyayı söyleyip, yirmi sekiz yaşının gerektirdiği gibi güvenlik duvarlarındaki bugları kontrol ediyoruz.
Bizi tanıyan herkes bilir senle ben eskiden beri
Hiç derdimiz olmadan büyümüştük yanyana
*
Ben de birazdan çıkacağım zaten diyerek saat on buçuk gibi Nehir'i yaka paça evine gönderdim. İki saat oldu, hala buradayım. Oldu olacak ben evime gitmeyeyim ya, yatarım bu gece burada. Yatmak demişken iki dakika gözlerim dinlensin şuracıkta en azından. Her bir hücrem öyle yorgun ki. Ah be kara civciv.
"Hazal, uyan hadi güzelim." Ömer Bey? Oha, oha!
"Ömer Bey?! Sabah mı oldu?" diyorum panikle doğrulurken. Offf... Elim hemen boynumu buluyor. Boynum, belim hepsi gitmiş.
"Yavaş olsana biraz. Henüz değil, gecenin bir yarısı ne arıyorsun hala burada?"
"Çalışıyorum, yani çalışıyordum. Yetişmedi ki işler." Hem bir dakika ya? "Siz ne arıyorsunuz asıl burada? Gitmiştiniz, akşam. Dün." Hangi güne geldik?
"Sana ulaşamayınca Nehir'i aradım, ev adresini isteyemeyeceğim için ofisle şansımı denedim."
"Bana niye ulaşmaya çalıştınız?"
"Hadi seni evine götürelim, Aymaz." Onu mu sordum ben az önce?
"Son gönderdiğimiz onayda mı sorun çıktı? Hiih, denetim sorgusu mu patladı yoksa?"
"Hayır... Merak ettim sadece Hazal. Eve gittin mi, iyi misin, yemek yedin mi, uyudun mu; bunları merak ediyorum." Onu sormuştun tabi ki Hazal, bir kere de itiraz etme kızım ya.
Benden bir yanıt almayacağından emin olunca tekrar kendini açıklama ihtiyacı duyuyor Ömer Bey, "Hazal dünyanın en imkansız şeyinden bahsediyormuşum gibi bakma, lütfen." En olmasa bile ilk üçte yeri hazır.
Üçüncü kez kendini açıklamasını kalbim kaldıramayacağı için konuşuyorum, "Tamam, çıkalım mı o zaman?"
Başıyla onaylıyor beni, hızlıca toplanıyorum. Birlikte asansörlere yürürken halime sinirlenmeden edemiyorum. Her seferinde adamın karşısında ağzı açık ayran budalası gibi kalakalan ben oluyorum o ne güzel istediğini yapıyor, istediğini söylüyor. Oh valla!
Ben de yaparım. Aniden durup ondan tarafa dönüyorum, "Yarın Ege'yle sinemaya gideceğiz, gelmek ister misiniz?"
Evet diyecek gibi olsa da duraksıyor, "Rahatsız olmasın?"
"Cık, olmaz. Sizi seviyor."
"Ben de onu seviyorum." Bakışlarındaki yumuşama bana sıkı bir çelme takıyor, cümlenin dolaylı tümleci konusunda büyük hayallere düşüyorum.
Dön dolaş yine ağzı açık kalan ben oluyorum.
*
Selamlaar,
Beğenirseniz yıldız çakın, yorumlarınıza da çok sevindiğim doğrudur :)
Yaldızlar, yıldızlar, öpücükler :*