Uyanır uyanmaz buzdolabından yeşil bir elma alıp ısırarak yerken gardırobumun önüne dikildim. Bugün derdimi anlatıp Hakan'ın masumiyetini ortaya çıkarma kombini yapacaktım.
Beyaz , göğsümün hemen altından korse detayı olan , crop formunda , astarlı , sırtı lastikli poplin gömleği ve zümrüt yeşili blazer takımımı askıdan indirdim. İş başvurusu için aldığım ancak giymeye fırsatım olmayan kombini dolaptan çıkardım. Elimdeki sapı çöpe atmış , lavabodaki işlerimi hızlıca hallettim. Odama dönüp kıyafetleri üzerime geçirdim. Blazer ceketi yatağın üzerine bırakıp makyaj masama geçtim. Turuncu , beyaz karışımı bir far uyguladım gözlerime , ince bir eyeliner ve maskara uyguladım. Olmazsa olmazım güneş kremini sürmeyi de son anda akıl edebilmiştim. Dudaklarıma nude bir gloss sürmüş , saçlarımı ensemde at kuyruğu toplamıştım.
Bu kadar hazırlık ne için miydi ? Hödük Kahvecioğlu'nun gülcemaline değildi herhalde. Bir şirketin kapısına dayanacak , derdimi anlatacak bir muhattap bulacaksam eğer plazaya uygun durmalı ve sırıtmamalıydım. Paspal halimle gidemezdim , tıpkı onun bize yaptığı gibi kamufle olmalıydım.
Kulağıma bronz renk , çemberin etrafında manolya çiçekleri ve yaprak figürlü küpeleri taktım. Gardırobun üzerinden poşetiyle duran krem renk , zarf çantamı çıkardım. İçine telefonumu , kulaklığımı , kartlısını ve biraz nakit para attım. Yatağın üzerine bıraktığım blazer ceketi koluma asarak odamdan çıktım. Portmantonun yanına bıraktığım krem botumu ayağıma geçirdim. Askılığa astığım fıstık yeşili , beyaz puantiyeli karton çantayı bileğime geçirdim.İşte şimdi hazırdım.
Kapıyı ardımdan çekip Kahvecioğlu Holdingin yolunu tuttum. Her zamanki gibi bir kaç adımla kaçırdığım otobüsün peşinden koştururken ağzı tam kapanmamış zarf çantamdan düşen kartlığım yerden aldım. Şoföre bildiğim en güzel sözleri (!) sıralarken sabahın köründe kimsenin olmayışının rahatlığıyla üzerimi düzelterek sakin adımlarla yürüdüm.
Bu kıyafet de otobüs için biraz lükstü doğrusu. Kıyacaktık paraya ne yapalım. Babamla annem musluğumu kısmamış olsaydı evin önüne çağıracağım taksiyi aradım. İstanbul'un yoğunluğunda bilin bakalım ne oldu , taksi bulamadım. Bir lanet de bunun için gelsin.
Başımı açık mavi gökyüzüne çevirmiş , yakmayan güneşi seyrederken her nefes verişimde çıkan buharı izlemeye başladım. Elimde kurulmasın diye üzerime geçirmediğim ceketi dayanamayarak üzerime çektim. Kış sanki tüm soğuğunu bedenime bastırırken öne arkaya salınarak , buz tutmamak için , beklemeye başladım. Canhıraş ufukta görünen otobüsün önüne attım kendimi. Cam kenarından bir koltuk kapmak günümün çok şanslı geçeceğine delaletti.
Şu saatte kalkıp yola düştüğüme hala inanamıyordum. Ben ki sabah derslerine gitmemek için ölü taklidi yapan İzel , güneş daha yüzünü göstermeden kendimi sokağa atmıştım. Kendimi tebrik edip evden aceleyle çıkarken çantama attığım telefonumu çıkardım.
Kahvecioğlu hakkında küçük bir araştırma yapmaya başladım. Kiminle uğraştığımı bilmem gerekiyordu. Kahvecioğlu'nun asıl patronu Cihan Kahvecioğlu , yani Çağhan'ın babası. Cihan Bey'in öz geçmişine kısa bir göz attığınızda başarılarla dolu hayat hikayesiyle karşılaşıyorsunuz. Böyle insanlara hep imrenmişimdir ama sadece imrenmekle sınırlı kalmıştır ilgim , kendimi geliştireyim gibi bir dürtüm hiç olmamıştır.
Fotoğraflara girdiğimde ilk fotoğraf aile fotoğrafıydı. Aile pozlarında elini hiç bırakmadığı karısına bakılırsa Cihan Bey kadınına düşkün bir adamdı. Tabi fotoğraflara bakarak mutlu bir aile tablosu olduğuna inanmak saçma olur böyle zengin ailelerde. Kim bilir kaç metresi vardır bu adamın. Sekreteri seksi çıtırdır kesin. Toplantı yalanıyla kim bilir kimlerin koynunda sabahlamıştır. Elin adamını çekiştirmeyi bir yana koyup aramalara bu defa asıl öğrenmem gereken ismi girdim.
Çağhan Kahvecioğlu. Özgeçmişine bakılırsa babasının oğluydu. Başarılar, başarılar, başarılar. Adam olamadıktan sonra yılın iş adamı ödülünü alsan ne olur , kahpeoğlu ? 28 yaşında üç erkek kardeşin en büyüğü. Diğer iki kardeş de abisinin izinde gibi görünüyor. Takım elbiseler , ciddiyetler , değişmeyen kibirli yüz ifadesi. 24 yaşında olan Çağatay diğeri 23 yaşında Kutay Kahvecioğlu. Takım elbisenin içinde şık ve fit duran vücutlarına bakılırsa spor salonunda epey vakit geçirdikleri tahmin edilebilirdi. Üçünün de boyları aşağı yukarı aynı ve uzundular. Kutay vücut yapısı olarak daha üçgen vücuda sahipken Çağatay daha iri yarıydı. Çağhan ise ikisinin yanında farklı bir aura yayıyordu. Duruşundaki asillik, ifadesindeki donukluk , keskin orman yeşili gözleri , sinek kaydı kesilmiş kemikli çehresi , kumral saçları , yüzüyle orantılı güzel burnu , etli dudakları ile özenle yontulmuş bir heykeli andırıyordu.
Güzeldi belki ancak taştandı. Taşa oturma soğuk çeker hasta eder , derler. Dağ ayısı Çağhan da beni hasta edecekti. Plaza kadını olacağım diye buzdan bir kalıp olma yolunda hızla ilerliyordum.
Görsellere girdiğimde Çağhan Bey'in bir çok ünlü modelle aşk yaşadığını, deyim yerindeyse yere bakan yürek yakan çapkın bir it oğlu it olduğunu öğrendim. Bunu tahmin etmek zor değildi aslında. İnsanların tek derdi para olan bu sahte dünyada , Mecnun aramak niye ? Leyla kaldı mı ki Mecnun bulasın ?
Birkaç fotoğrafa daha bakınca fark ettim. Bu adam çok suratsız , koluna takmış Türkiye güzelini somurtuyor. Elini Miss Turkey birincisine dolamış hala somurtuyor. Sanki zorla sarılmış kadınlar , tavıra bak. Netimi kapatıp kulaklağımı taktım. Şimdi Kahpeoğlu'nu bir yana koyup Minik Serçe'nin duru sesinde kaybolma vakti.
Kulağımda Kıraç'ın karakteristik , bam teline dokunan sesi yankılanırken uzun yolculuğumuz sonlanmış , biraz da yürümek zorunda kalmıştım.
Vay anasını ! Fotoğraflarda görünenlerden çok daha büyük olan devasa yapının yanında karınca gibi kalmıştım. Sanki canlansa üzerime basacakmış gibi görünüyordu. Güç bu demek değil miydi zaten ? Zayıfın gözünü korkutan , güçlüyü ulaşılmaz kılan. Başımı kaldırıp yüzümdeki tedirginliği dudaklarıma yerleşen tebessümle bastırdım. Bekle beni Kahpeoğlu ben geliyorum !
Hızlı adımlarla ilerlerken kapıda dikilen güvenlikle kesiştim. Başım dik , yüzümde kendinden emin bir ifade , her gün holdinge girermiş gibi sıradan bir havaya bürünüp ihtişamlı yapının içine topuklarımı tıkırdatarak girdim. İçeri ilk girdiğinizde gözünüze iki renk çarpıyordu ; koyu kırmızı ve altın rengi. Mağaradan çıkmasam da ağzımı açıp aptal aptal etrafı incelememek için kendimi zor tutuyordum. Parasızlığın gözü çıksın ! Adalet denen kavram bir bize işlemiyor anasını satayım !
Bu ne güzel bir uyumdur. Kendimi saraya esir getirilen Hürrem Sultan gibi hissediyordum , aciz , yalnız ve korkak. Birinin seslenmesiyle beyaz , altın işlemelerle süslenmiş tavanı incelemeyi kesip yanımda dikilen adama döndüm.
"Buyurun hanımefendi bir sorun mu var ?"
Sence? Der gibi ukala bir şekilde sırıttım. Ben buralarda doğup büyüdüm imajına bürünmüştüm. Dün tüm gece aynanın karşısında bu rol için çalıştım.
"Çağhan Bey'le görüşecektim."
Saçını balerin topuz yapan kadının üzerinde beyaz bir gömlek altında siyah kalem etek vardı.
"Randevunuz var mıydı ?"
Yoktu. Ukala bir gülüşle dişlerimi çok az gösterdim. Kuyruk İzel , mesele ne olursa olsun dik duracak !
"Ataköy'deki kafenin genel müdürünün geldiğini söyleyin kendisine. Eğer kendisi kabul etmezse Cihan Bey'le görüşeceğimi de iletin."
Kadın gülümseyerek başını aşağı yukarı salladı.
"Hemen ilgileniyorum."
Yanımdan ayrılan kadın hızla bankoya ilerlediğinde kollarımı göğsümün altında bağlayıp holdingin duvar işlemelerini seyretmeye devam ettim. Elimi havaya kaldırıp karton çantayla iki saniye bakıştık. Özür hediyemi de kabul etmeyecek kadar hayvan değildir herhalde.
Genel müdür ? Birkaç dakika içinde holdinge afilli girişim yaka paça atılmamla fıs olacaktı. Neyse ne beni burada tanıyan yoktu nasılsa.
"Buyurun , ben size eşlik edeyim."
Kafamı aşağı yukarı sallayıp önden giden kadının peşine takıldım. Uzun koridorun sonunda bindiğimiz camdan asansörle ayağımın altına serilen İstanbul manzarasını hayranlıkla izledim. Kahpeoğlu istemeden de olsa büyük bir sevap işlemişti. Asansörün 32. katta , ben durdum sesinin gelmesiyle görevli konuştu.
"Buyurun efendim."
Asansörden çıkıp görevliyle koridorda ilerledim. Bu katın zemin kattan farkı ,duvarlarında değişik imzaların eserlerini taşıyordu. Görevli durduğunda ikinci bir koridor açılan duvarda asılı siyah çerçevenin üstüne altın harflerle 'ÇAĞHAN KAHVECİOĞLU' yazılıydı.
İnsan parayı nereye koyacağını bilemeyince duvara çalarmış.
"Efendim, koridorun sonunda ki ilk oda."
Kafamı aşağı yukarı sallayıp tebessüm ettim.
"Teşekkür ederim."
Baş selamı veren kadın yanımdan ayrıldığında gösterdiği yöne döndüm , uzun koridoru hızlı adımlarla aldım. Ne bitmez yolmuş. Her gün bu eziyete katlanamazdım ben. Koridorun sonundaki kapısı açık odaya girdiğimde görmeyi beklediğim manzara bu değildi. İki büyük masa vardı içeride biri boş olan. Masaların tam karşısında da kapalı duran bir kapı ve yanında ÇAĞHAN KAHVECİOĞLU yazan bir tabela vardı. Seksi bir çıtır arayan gözlerim, orta yaşlı, elinde alyans taşıyan, gözlüklü , ketum bir kadın beklemiyordu. Gülümseyerek içeri girdim. Kadın burnunun ucuna kadar inmiş gözlüğünün arkasından ne var , bakışı atıyordu.
"Buyurun efendim."
Ellerimi rahat bir tavırla ceketimin cebine sokup masayla aramdaki birkaç adımlık mesafeyi kapattım.
"Çağhan Bey'le görüşecektim. Odasında mı ?"
Ketum sekreter gözlüğünü geriye doğru itip beni baştan aşağı süzdü.
"Ataköy'deki kafenin genel müdürü ?"
Kürtler gibi sorduğu soru eki taşımayan cümlesi gülümsememe neden olmuştu. Plaza kadını da olsan kan aynı kandı. Kafamı aşağı yukarı sallayıp onayladım. Donuk baķışlarla gözlerime bakan kadına tezat bir sıcaklıkla karşılık verdim.
"Odasında mı ?"
Kadın bir süre düşünceli bir şekilde suratıma bakıp çenesiyle arkamda kalan koltukları işaret etti.
"Çağhan Bey toplantıda , orada bekleyebilirsiniz."
Kafamı aşağı yukarı sallayıp deri koltuğa ilerledim. Koltuğa çökmeden önce aklıma gelen bir diğer ayrıntıyla tekrar kadına döndüm.
"Ne zaman gelir bilginiz var mı ?"
Kadın omuz silkerek gözlüğünü alnına yapıştıracak kadar ittirdi.
"Çağhan bey bu. Belki iki saate gelir, belki gelirim der gelmez."
Ses tonundaki imayı anlamamış , kafa da yormamıştım ancak haberi varken gelmemezlik de yapmazdı herhalde. Ya sabır ! Başarı , başarı , başarı adamıma ne oldu ? Monitöre diktiği gözleri keskin , klavyede seri gezinen parmakları bütün dikkatini işine yoğunlaştırmış görünüyordu.
"Çağhan Bey'i bu koltukta bekleyen çok kadın oldu."
Cümlesinin sonuna koyduğu nokta kaşlarımın arasına iki derin çizgi atmıştı. Sinirlensem de Hakan için kendimi sıktım. Suratına tokat patlatmak vardı ama burada görmem gereken biri vardı.
“Haddinizi bilin hanımefendi. Hiç üşenmem kalkar hakaret davası açarım size , benim sabrımı sınamayın.”
Terbiyesiz kadın. Beni kendini zengin kocaya kakalamaya çalışan karaktersiz insanlardan biri sandı aptal. Uyuz olmuştum kadına ama susacaktım. Hayko için susmak zorundaydım. Derin bir nefes alıp verdim. Sakin ol İzel , küçük beyle konuşup işi tatlıya bağlayacaksın. Varsın seni yanlış tanısın bu pis yelloz , sen kendini bilmiyor musun ?
“Siz beni yanlış anladınız hanımefendi , özür dilerim.”
Ben anlayacağımı anlamıştım ne eksik ne fazla.
“Özrünüz sizin olsun , sizi alakadar etmeyen şeylere burnunuzu sokmayın kafi.”
Ben ve Çağhan hödüğü !
Ben ve Çağhan zibidisi !
Ben ve Çağhan denyosu !
Cebimden telefonumu çıkarıp kıpkırmızı suratıyla bana kaçamak bakışlar atan kadını görmezden geldim. Sosyal medya hesaplarımda gezinmeye başladım , bu adamın geleceği yoktu.
…
Tamı tamına bir saat kırk sekiz dakikadır Çağhan itini bekliyordum. Bey falan silinmişti zihnimden. Biraz daha oturursam deriye karışacaktım çünkü. Ne toplantıymış be ! Sanarsın ülkenin geleceğini belirliyorlar. İki köpüklü kahve , bir kek konuşmak bu kadar mı uzun sürer ? Bıkkın ve biraz daha burada kalırsam sinirden patlayacakmış gibi yanan mavilerimi dosyalarıyla boğuşan kadına diktim. Bu sekreter , yamuk beyin benimle dalga mı geçiyordu acaba ? Gözlerimi kısmış, göz kapaklarımın arasından buzul bir hava kümesi bakışlarımdan akıyordu. Gözlerimiz birbirine değse donabilirdi.
Kalkıp saç baş girişsem soğur muydum acaba ? Kapının arkasından gelen adım sesleriyle ayaklandım. Şükür kavuşturana (!) Çantamı elime alıp derin bir nefes verdim. Çağhan bey , arkasında hızına yetişmeye çalışan diğer sekreterine talimatlar yağdırırken kızcağız not tutmaya çalışıyordu.
“Bu akşam Kamer Restaurant’a yer ayırt bizim için.”
Kısa bir an göz göze geldiğimizde tam konuşacakken yanımdan geçip gitti. İnsan müsvettesi ! Dingil herif !
“Çağhan Bey !”
Diye sesimi yükseltip dikkatini çektim. Kısa bir an omzunun üstünden bana bakıp odasına girdi. Hızlı adımlarla odasına ilerlerken cılız, uzun boylu , esmer sekreter önüme geçti.
“Buyurun hanımefendi ?”
“Sana değil ona buyururum.”
Sorusunu es geçip kadını yana ittirdim. Her önüme gelene dert mi anlatacağım ? Aralık olan kapıdan içeri girip kapıyı kapattım. Kaldık mı baş başa (!)
Çağhan Bey elindeki dosyayı masanın üzerine bırakıp beni göz hapsine aldı. Hızlı adımlarla masasına ilerleyip tam karşısında durdum. Yüzüme yapıştırdığım sahte gülümsemeyle konuşmaya başladım.
“Ben , Ataşehir'deki kafe için gelmiştim.”
Kafasını aşağı yukarı sallayıp koltuğuna yaslandı.
“Biliyorum.”
Ya sen ne kadar zekisin , Einstein ! Bu deha bu topraklarda harcanıyor , nasıl hemen çözdün ya !
“Dün yaşanan olaydan ötürü özür dilerim. Hepsi benim hatamdı.”
Karton çantadan dün akşam ellerim titreye titreye koyduğum Belçika çikolatasını çıkararak masasına koydum. Benim bu fedakarlığım karşısında ne kadar şükretsen az Hakan. Kaşlarını çatıp zehirli yeşillerini , bir şeyleri tamir etmeye çalışan ürkek mavilerime dikti. Ne yaptığımı sorgular biçimde beni izliyordu.
“Bunu bir özür hediyesi olarak kabul edin. Hakan'ın hiç bir suçu yok. Çocuk dünden beri kendini paraladı , oraya çok emek verdi , her zaman çalıştı. Onun gibi dürüst , çalışkan birini daha bulamazsınız. Tek suçu benim gibi birine sahip olması.”
Sarf ettiğim çaba, titreyen göz bebeklerim , dökülen kelimeler buz dağını bir santim ileriye götürememişti. Soğuk ifadesinde kıpırdama yoktu , umursamaz bir tavırla konuştu.
“Bitti mi ?”
Yüzünde tek bir mimik bile oynamazken gözlerime taşınan mağlubiyete sinirlenmiştim. Bunu annesi morgda doğurmuş olmalı. Masanın üstündeki telefonu alıp bir tuşa bastı.
“Hemen odama gelin.”
Her kime seslendiyse bu hayra alamet değildi. Sinirli bakışlarımı Paris yeşili rengindeki zehirli gözlerine diktim.
“Size bir şey söylüyorum. Hakan’ın bir suçu yok. Neden ona bir şans vermiyorsunuz ?”
İki koluma birden dolanan ellerle ne zaman geldiklerini anlamadığım güvenlik görevlilerine öfkeyle baktım.
“Bu kızı bir daha şirkete sokmayın.”
Buz gibi sesi , daha çok sinirlenmeme neden oldu. Güvenlik görevlilerininin kıskacından kurtulmak için debeleniyorken sakince oturmuş beni izliyordu.
“Kabahat bende ! Sizi insan yerine koyup zahmet etmeme değmezsiniz. AĞZINIZDA ALTIN KAŞIKLA DOĞMUŞ , HAYATTAKİ TEK BECERİSİ BABASININ OĞLU OLAN SİZ , ELİNE TUTUŞTURULMUŞ METAL KAŞIKLA MİLİM MİLİM KAZARAK KARANLIKTAN KURTULANLARIN HAKKINI YEMEYİ REVA GÖRÜYORSUNUZ.”
Ses tonuma dikkat etmeyi bırakmış , kesime götürülen danalar gibi bağırıyordum. İzbandut iki adamın tek ellerle beni oyuncak bir bebek gibi tutuşlarından kurtulmak için debeleniyordum.
“BENCİLSİNİZ , KÖRSÜNÜZ , KİBİRLİSİNİZ.”
Dudaklarına yerleşen şeytani gülüş kanın beynime sıçramasına neden oldu.
“Çikolata mı ver ! “
Belçika çikolatasını sana bırakacak göz var mı ben de ? Görevlinin biri kolumu bırakıp masanın üstündeki çikolatayı bana uzattığında hemen aldım. Diğer görevliyi ittirdiğimde Çağhan’a bakıyordu. İzni aldığında kolumu bırakmıştı.
“Beni iyi dinle egosunu kendinden alt sınıfı ezerek tatmin etmeye çalışan zibidi , senin küçük gördüğün şeyler bir başkası için çok değerli olabilir. Hakan'ın hakkını yemene izin vermem. BU İŞ BURADA BİTMEDİ.”
Deyip hızlı adımlarla odadan çıktım. Yine çok havalıyım değil mi ?
Ee hayalbekçileri ? bakalım kızımız neler yapacak????