Çakır'ın karşımda duruyor olmasını aklım almıyordu. Onu karşımda gördüğüme o kadar mutlu olmuştum ki anlatmak mümkün değildi. Kurtarıcım karşımda bana bakıyor. Tanrım teşekkürler. Canımı bağışladığın için teşekkürler diye haykırmak istiyordum ama ses çıkartırsam Damla veya adamları buraya gelebilir ve Çakır'ın burada olduğunu görebilirlerdi. Bu durumda Çakır'ın da benim gibi ellerine rehin düşmesi işten bile değildi. O yüzden kutlamayı kurtarıcım ile beraber buradan çıktıktan sonraya saklamaya karar verdim ama merak da ediyordum Çakır'ın buraya nasıl girdiğini o yüzden merakımı gidermek için ona sormaya karar verdim.
"Buraya nasıl girebildin, yerimi nasıl bulabildin, bunca süredir neredeydin?"
Kurtarıcım gülümseyerek boynuma dokundu.
"Unuttun mu? Kolyen seni bana bağlıyor. Kolyenin izini sürdüm ve yerini o şekilde buldum. Buraya nasıl girdiğime gelirsek, bir süredir gözetliyordum burayı. En uygun zamanı bekledim. Damla burayı sıkı korumaya almış. İçeriye kimseye görünmeden sızmak hiç kolay değildi. O yüzden son derece dikkatli olmam gerekiyordu."
Tabii ya. Kolyem. Nasıl da unuttum onu. Damla'nın bedenime saldığı korku o kadar yüksekti ki kolyemin beni Çakır'a bağladığını tamamen unutmuşum. Bu kız öylesine şeytani öylesine kötü ki insana nefes almayı bile unutturabilir. Bir insanın bu kadar kötü olması akıl alır gibi değildi. Hele ki bu insan sizin öz kardeşiniz ise bu durum daha da akıl almaz hale gelebiliyor. Dönüp dolaşım bunu düşünüyorum. Yine düşüncelerimin içinde kaybolmuş düşünürken Çakır'ın içinde rehin bulunduğum odanın dış dünyaya açılan tek noktası olan pencereden baktığını gördüm. Dışarıyı gözetliyordu. Tam ona seslenecektim ki eliyle bana susmam için işaret yaptı. Kurtarıcımın her emrine koşulsuz şartsız uyuyordum. Çünkü şuan da evrende içinde bulunduğum durumdan beni kurtarabilecek tek kişi oydu. Bu yüzden ona karlı6 sonsuz güvenim vardı. Çakır telaşlı ve gergin bir şekilde kafasını bir sağa bir sola çeviriyordu. Sürekli etrafı kolaçan ediyor. Sürekli kontrol ediyordu gelen giden birisi var mı diye. Kendi kendime sanırım camdan atlayıp kaçacağız diye düşünüyordum ama aşağıya nasıl atlayacağız diye düşünmüyor da değildim. Atlarkerken bir sakarlık yapıp da hem kendimi hem de Çakır'ı Damla'nın adamlarına yakalatmaktan korkuyordum ama yanımda Çakır vardı. Nasıl olsa o her durumdan kurtulmanın her sorunu çözmenin bir yolunu bulurdu. Baksana kuş uçamayan kervan geçmeyen bu terk edilmiş ahşap binada bile gelip buldu beni. Onun gibi biri hayatımda olduğu için ne kadar şükretsem azdı. Yine kendi kendime düşüncelere dalmışken Çakır'ın bir süredir aynı yere baktığını ve hareket etmediğini farkettim. Sessizce seslenmek istediğimde yine eliyle bana sus işareti yaptı. Tamam söylediği her şeyi yapacaktım fakat bir süredir hiç bir şey yapmıyordu ve Damla'nın her an tekrar gelmesinden ödüm kopuyordu. Eğer buraya gelir ve Çakır'ı burada görürse hiç şüphesiz Çakır'ı öldürtebilirdi adamlarına. Böyle bir şey olsa ne yapardım ben? Çakır'ın olmadığı bir hayatı bırak yaşamak hayalini kurmak bile en derin acıları ruhumda hissetmeme sebep oluyor. Çakır'sız bir hayatı yaşamak, düşünmek, hayalini kurmak dünyanın en kötü şeyiydi. Kesinlikle yüksek sesle telaffuz edilmemesi gereken bir şeydi. Aaaah, yine düşüncelere dalmıştım. Hayatım boyunca hep kendimle konuşan bir kızdım ama bu küçük ve soğuk odaya hapsedildiğimden beri kendi kendime konuşma, düşünme olayı daha da fazlalaşmıştı. Kendimi durduramıyordum. Beynimi kontrol altına almam mümkün değildi adeta. Sürekli düşünceler içinde yüzüyordu beynim ama artık kendi kendime düşünmeye ara verip Çakır'a buradan nasıl kaçacağımızı sormam ve Damla'nın her an gelebileceği konusunda onu uyarmam, ikaz etmem gerekiyordu. O yüzden ayağa kalkmalıydım. Tam ayağa kalkmak için doğrulmuştum ki odanın adeta deprem olmuşçasına sallanmasıyla yarım yamalak kalktığım köşeye geri düştüm. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Bir anda her taraf kıpkırmızı ve sapsarı olmuştu. Her yer cayır cayır yanıyordu. Kaldığım odanın her tarafını alevler sarmıştı. Nefes almakta zorlanıyordum. Burnumdan giren hava soluk borumu yaka yaka ilerliyor ve akciğerlerime hücum ediyordu. Broşçuklarımım yandığını hissediyordum. Beynim aşırı sıcağa tepki veriyor gözlerim kapanıp açılmaya başlıyordu. Yakında bilincimi kaybetmem muhtemeldi. Çakır'ı da alıp buradan çıkmam gerekiyordu. Arkamı döndüm. Ve Çakır orada yoktu. Pencere de kapalıydı. Artık korkacak bir şey kalmamıştı. Ona bağırdım.
"Çakır! Çakır! Neredesin, buradan acilen çıkmamız gerek yoksa ikimiz de burada yanacağız"
Neye uğradığımı şaşırmıştım. Yine beyninden vurulmuşa dönmüştüm. Çakır odada değildi. Dakikalardır yanımda olan konuştuğum adam şuanda odada değildi. Beni bu alevlerin arasında bırakıp gitmiş olması mümkün değildi. Pencere de kapalıydı. Çakır yok olmuştu. Pencereyi açıp dışarı bakmak istedim. Pencerenin kolunu tutmamla geriye doğru savrulmam bir olmuştu. Pencerenin kolu odadaki alevlerden dolayı tutulamaz hale gelmişti. Eriyecek gibiydi adeta. Kesinlikle bir insan bu pencereyi açamazdı şuanda. Peki ya Çakır neredeydi o zaman? Yoksa beynim bana bunca zamandır oyun mu oynuyordu? Çakır hiç burada değil miydi? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Serap mı görüyordum bu kadar süredir? Tanrım sanırım aklımı yitiriyorum. Burada o kadar uzun süredir tutsak durumdaydım ki aklımı kaçırmaya başlamıştım. Peki ya bu yangın nasıl çıktı? Damla mı yaptı? Ama beni neden öldürmek istesin? Beni öldürürse şarkının sözlerine asla ulaşamaz o yüzden beni öldürmesi akıllıca bir hareket değildi hem zaten beni öldürmeyeceğini, henüz öldürmeyeceğini söylemişti. Yine bu düşüncelere dalmıştım ki tavandan kopan parçalar düşmeye başlamıştı. Bazıları koluma değmiş ve tarifsiz bir acı vermişti. Bu acı ile daldığım düşüncelerden çıkıp odadan çıkmak için kapıya doğru yöneldim ama alevler kapıyı sarmıştı ordan normal şekilde geçemezdim. O yüzden hırkamı yüzüme sardım ve kapıdan hızlıca dışarıya doğru atlamaya karar verdim. Geriye doğru 3 adım attıktan sonra ileriye doğru koşarak atıldım ve alevlerin içinden geçtim. Vay be başardığıma inanmak çok zordu ama alevlerden yanmadan geçmiştim ama akciğerlerime dolan duman artıyordu ve gittikçe gözlerimin kararmaya, görüş açımın daralmaya, bilincimin kaybolmaya başladığını hissediyordum. Çıkışa doğru yöneldim. Tam kapıdan çıkıyordum ki kapının yanındaki odada bir el gördüm. Yerde yatan bir insanın eline benziyordu. Oraya doğru yöneldim. Alevler arasında yürümeye çalışıyordum ama attığım her adımda eski ve yanan ahşap binandan çatırtılar geliyordu. Zar zor da olsa o odanın girişine geldiğimde gördüğüm manzara beni kendimden geçirmeye yetmişti. Yerde yatan kişi beni buraya kapatan bana eziyet eden beni işlemediğim bir günahla suçlayan şeytani kardeşimdi. İşte şimdi yine bir düşünce seline kapılmak üzereydim. Onu kurtarmaya mı çalışacaktım yoksa kaçıp kendimi mi kurtaracaktım? Onu burada bırakabilirdim. Eğer onu burada bırakırsam evrenim sonsuza kadar kurtulabilirdi. Ben de yaşadığım bu eziyetten kurtulurdum. Ama onu burada bu şekilde ölüme terk edersem ondan bir farkım kalır mıydı? Bu kararımdan dolayı ileride vicdan azabı çeker miydim? Tanrım neden bu kadar zor? Neden, neden? Bana bunca eziyeti yaşatan kişiyi burada ölüme terk etmek doğru karar mıydı?