İşte şimdi gitmişti, pencereden gidip gitmediğin kontrol ettikten sonra işe koyulma vakti gelmişti. Ona güvenmeye çalışıyordum, yaptığım tüm şeylerin sebebi tam da buydu.
Biraz empati kurmaya başlamıştım. Yine vicdanım iplerimi eline alıyor ve beni dizginleme konusunda hiçbir performans göstermiyordu Ben böyle olunca kargalar bülbül oluyor beni bir şekilde engelliyordu. Şüphe duymak, sinirlenmek ve öfke duymak gibi konularda çok başarısız hissediyordum kendimi. Şimdi Çakır’ın mutfağını karıştıracak olmam bile benim vicdanım ile baş başa kalmama neden olacak ve büyük bir savaş vereceğim bu yaptığım acaba ne kadar doğru diye. Bu yüzden bu güne kadar kaybeden ve üzülen taraf hep ben oldum. Şöyle bir düşünce Çakır’a ve şu an da yapmacık da olsa, çıkar ilişkisine dayansa da yaptığım şey ilişkimize zarar verecek türden bir şey değildi. İşte tam da bu yüzden mutfağı karıştırmam ve bana zarar verebilecek bir madde bulacak mıyım bunu öğrenmem lazımdı. Eğer mutfağı karıştırdığımı öğrenir ise veya bir şekilde fark eder ise bunun için bir küçük pembe yalan bulmalıydım. Herhangi bir şey aradığımı söylemem sanırım yeterli olacaktı.
Şöyle mutfağa göz gezdirdikten sonra gözümü duvarda asılı olan siyah beyaz zebra desenli saat dikkatimi çekti. Saat 11’i 35 geçiyordu. Çakır çıkalı bir ya da iki dakika olmuştu. Gelmesi on beş yirmi dakikayı bulurdu. Market çok uzak değildi bu yüzden bu kadar sürmesini tahmin ettim fakat aklıma hiç düşünmediğim bir şey geldi! Acaba araba ile mi gitmişti? Araba ile gittiyse eğer bu yirmi dakika düşecek beş dakikaya. Birkaç dakika sonra ise bu beş dakika dolacaktı. Bir hışım ile pencerenin yanına doğru gittim. Perdeyi yukarı doğru kaldırdım ve arabanın olup olmadığını kontrol ettim. Çok şükür ki araba Çakır’ın en son park ettiği yerde durmaktaydı. Biraz rahatlamıştım. Zaten yapacağım şey yüzünden içim rahat değildi bir de bunu dar zamanda yapacaktım. Kesinlikle bir şeyleri kırıp dökerdim ve Çakır benim buralarda bir şey aradığımı anlardı.
Çakır’ın evinde en sevdiğim şey de Amerikan mutfağıydı. Geleneksel Türk aile evleri gibi değildi bu Amerikan mutfak. Benim gibi genç kadınların her zaman hayalidir bu türde bir mutfağa sahip olmak. Mutfak dolapları, masalar, tabak çatal ve kaşık takımları her şey kusursuzdu. Bilmiyorum bu malzemeleri kim ayarladı, mutfağın dekoratifini kim üstlendi; eğer Çakır ise gerçekten tam benim sevdiğim türden bir zevki varmış. Eğer ki Çakır değilse de başka birisi ise o kişiyle ya evlenmeliyim ya da evimin mutfağını o kişiye yaptırmalıyım. Şakası bir yana gerçekten bu mutfağı seviyorum. Buradan ayrılmadan önce bir akşam yemeğini de ben yapmalıyım. Yemek yapmada öyle ahım şahım yeteneklerimin olduğu söylenemez ancak güzel şeyler de yaparım. Mesela örnek vermem gerekirse tavuk ve tavuk mahmullerini çok iyi yaparım. Özellikle güveçte tavuk yemeğinde üstüme yoktur. O mantar, patates, domates, biber ve tavuk beşlisinin birbiri ile yakaladığı tını beni benden alıp bana bırakmıyor. Bu yemeğin dili olsa da konuşsa, sesindeki aşk kulaklarımın içinden çeksem de filizlense kulaklarımdan.
Mutfağın ve yemeğin hayallerine iyice kendimi kaptırmadan bu mutfağı kurcalamaya başlamalıyım. Aramaya nereden başlamalıydım aslında, çok da farklı seçeneklerim yoktu. İlk önce kendimi şu soruyu sordum; benim saklayacak bir şeyim olsa bu ilacı nereye koyardım ki birisi aramaya kalkışır ise bunu bulamasın? Evet, işte kendime tam da bu soruyu sordum. Mutfağın dolaplarından başlamalıydım aramaya. Teker teker dolapları kontrol ediyordum, tabakların kenarlarına iyice göz atıyorum ki gözümden bir şey kaçmasın. İlginç bir şekilde dolapların içi oldukça temizdi. Tabaların olduğu katmanın en alt kısmına beyaz tuvalet kâğıdı serilmişti ve bu gül kokuyordu, gerçekten çok hoşuma gitmişti bu küçük ayrıntı. Boyumun yetmediği yerlere yanıma çektiğim sandalyenin yardımı ile çıkıyordum ve dolapları didik didik ediyordum. Bu hareketleri yapıyordum fakat dağıtmamaya özen gösteriyordum ki Çakır yaptıklarımın farkına varmasın. Üç dört dakika daha mutfağı ve dolapları aradıktan sonra görünürde bir ilaç kutusu olmadığını anlamıştım. Yine Çakır’dan gereksiz yere şüphelenmiş miydim? Damla’nın kaçtığı günden beri bu adama hep bir şüphe ile yaklaştım. Bilmiyorum bu yaptıklarım ne kadar doğru ne kadar yanlış ancak bildiğim tek bir şey bu yaptıklarımın tek sorumlusu asla ben değildim. Damla’nın kaçma hadisesinden sonra eve gizli kamera yerleştirmiştim ve Çakır’ın bir tane yanlış hareketini görmedim. Ya kendisi çok dikkatli davranıyordu ya da gerçekten masum bir insandı kendisi.
Mutfak sandalyesine oturup Çakır’ın gelmesini bekliyordum ki dış kapının yanında duvara asılı olan bir ecza kutusu gördüm ve içimdeki orayı kurcalama isteğini dindiremedim. Oraya küçük adımlar ile gittim ve biraz kurcaladım. Fakat burada da aradığımı bulamamıştım. Bu iş gerçekten canımı sıkmaya başlamıştı, Çakır’ı gereksiz yere suçluyormuş hissi iyice damarlarımın içine içine girmekteydi. Tam bu sırada Çakır anahtarı ile kapıyı açtı ve beni karşısında gördü. Ona sesini duyduğumu ve karşılamak istediğimi söyledim. Daha sonrasında mutfağa geçerek defterine yazdığı notlara tek tek bakarak kahvaltımızı güzel bir şekilde hazırladık ve yedik.
Karnımızı güzelce doyurmuştuk bu güzel kahvaltı sayesinde ve sıra bulaşıkları bulaşık makinesine koyma sırası gelmişti. Birkaç tabağı aldım elime ve makineye doğru yöneldim. Kalktığım an yere yığıldığım. Hareket edemiyordum. Çakır'ın elindekileri bırakıp hemen beni tutmaya çalıştığını hissetmiştim. Çakır'ın sesini duyuyordum puslu da olsa onu görüyordum fakat bu duyma ve görme yetisi git gide zayıflıyordu. Bedenimi hareket ettiremiyordum. Her geçen saniye gözlerim kararıyordu. Etrafımdaki sesleri daha az duymaya başlıyordum ve nihayetinde her yer kapkaranlık her yer sessizliğe bürünmüştü. Rahatsız edici bir sessizlikti. Düşünebiliyordum hala ama hiçbir şey görmüyor ve hiçbir şey duymuyordum. Çakır'ın evinde de değildim şuan eminim. Sanki farklı bir yerdeymiş gibi hissettim. Sanki dünyada bile değildim. Sanki uzaydaymış gibi hissediyordum. Etrafıma bakındım ama her yer karanlık kesinlikle hiçbir şey görmüyorum. Hiçbir şey de duymuyorum. Sanki boşlukta sanki yoklukta gibiyim. Etrafıma bakınırken sanki belli belirsiz bir parıltı görmüş gibi oldum. Parıltıya doğru adım atmaya çalıştım. Git gide benden uzaklaşıyordu parıltı. Her saniye. Arkasından yetişmek için koştum koştum nefes nefese kalana kadar koştum. Koştukça ciğerlerime daha fazla hava alıyordum. Kalbim daha hızlı atıyordu damarlarımdaki kan daha hızlı dolaşıyordu vücudumu. Kalbim patlayacak gibiydi ama koşmaya devam ediyordum. Kendimi durduramıyordum. En son kalbimin sanki durduğunu hissettim. Bacaklarımın hareket etmediğini ama siyahlıkların etrafımda hareket ettiğini hissettim. Aman Allah'ım boşlukta sürükleniyorum. Etrafımda belli belirsiz parıltılar kayarak geçiyor. Ben boşlukta, uçsuz bucaksız boşlukta sürüklenip gidiyordum. Çığlık atmaya çalışıyordum ama sesim çıkmıyordu. Sadece düşüncelerim ve ben vardık baş başa kalmıştık bilincimle. Etrafımdan kayan parıltılar git gide çoğalmaya başladı. Etrafım git gide aydınlanmaya başladı. Etrafımdan kayıp giden şeyler neydi? Sanki Satürn'ün halkasında sürükleniyor gibiydim. Sürüklendikçe etrafımda renkler belirmeye başladı. Parıltılar kendini kahverengi tonlarında renklere bırakmaya başladı ve insan sesleri de duymaya başladım. Belli belirsiz yüzlerce, binlerce, milyonlarca insan sesi duymaya başladım. Sanki beynim patlayacak gibiydi. Milyonlarca insan aynı anda konuşuyordu ve hepsini duyuyordum. Ellerimle kulaklarımı kapamaya çalıştım ama nafile. Sesler dışarıdan gelmiyordu ki. Sesler içerideydi. Sesler beynimin tam içindeydi ve bu sesleri durdurmak mümkün değildi. Sesler geldikçe kendimden geçer gibi oluyordum ki bir anda sesler kesildi. Gözlerimi açtım. Sürüklenme de durmuştu. İleride sanki bir çeşit kaya bir çeşit taş gibi bir şey vardı. Üstünde de birisi oturuyor gibiydi. Karanlıkta oturuyor gibiydi. Seçemiyordum. O yüzden ona doğru yaklaşmak istedim ama ayaklarım sanki kaldıramayacağım kadar ağırlaşmış ve katılaşmıştı. Mümkün değildi hareket edemiyordum. Seslenmeye çalıştım ona. Bağırdım.
"Hey sen! Oradaki! Ben neredeyim? Burada ne işim var? Neresi burası cevap ver lütfen."
Hiçbir cevap yoktu. Hoş zaten orada birisi var mı yok mu onu da bilmiyordum. Sadece bir gölge görüyordum orada. Daha sonra gölgenin hareket ettiğini gördüm. Her geçen saniye korkmaya başlıyordum.
İmral. Diye bir ses duydum gölgeden.
"Seni uzun zamandır gözlüyorduk İmral. Tıpkı senden öncekileri gözlemlediğimiz gibi."
"Siz de kimsiniz? Beni neden gözlemliyorsunuz?"
"Acele etme küçük çocuk. Sorularının cevabını alacaksın. Sabırlı ol. Bırak da sana kendimizi tanıtalım. Kafanı çevir İmral. Kafanı sağ tarafa çevir ve bak. Gözlemlediğimiz milyonlarca galaksiye bir bak. İşte o milyonlarca galaksiden biri olan Samanyolu'nda yaşıyorsun sen. Sizin galaksiniz bizim gözlemlediklerimizden yalnızca biri."
Kafamı çevirdiğimde gerçekten de irili ufaklı sıraya girmiş birçok yıldız ve gezegen kümesi vardı. Sanki hepsi bir çeşit maket gibi orada duruyorlardı. Bu nasıl olabiliyordu? Ben neredeydim?
"Seni ve içinde bulunduğun mücadeleyi başından beri takip ediyoruz. Düşüncesizce davranıyorsun küçük çocuk. Düşüncesizce davranışlarınla bütün insanların hayatını riske atıyorsun. Biz Gözlemleyiciyiz. Sonsuz evrenin başlangıcından beri hep buradayız. 1 mikro saniye olsun buradan ayrılmadık. Hep gözlemledik. Asla müdahale etmedik. Bir sürü toplu yok oluş gördük. Bildiklerinizin yüzlerce katı. Hiçbirinde müdahale etmedik ama bu sefer hariç. Senin düşüncesizce davranışların sadece senin değil tüm dünyaların yani evrenim yok olmasına sebep olacak olaylar zincirinin ilk halkası. Düşüncesiz ve bencilce davranıyorsun İmral. Buna hakkın yok. Milyonlarca evrende senden daha fazla kibirli ve senden daha düşüncesizce davranan kimse yok."
"Neyin düşüncesizliğinden bahsediyorsun sen be! Madem her şeyi görüyorsun Damla'nın yaptıklarını da görüyor musun? O dünyayı yok edip üzerinde yaşayan herkesi öldürmeye çalışıyor. Bencillik yapan o değil, düşüncesizlik yapan o değil ama benim. Bunu mu söylüyorsun?"
"SUS! SAKIN BİR DAHA BİZE SESİNİ YÜKSELTME! BİZ HER ŞEYİN BAŞINDAN BERİ BURADA OLAN VE ASLA MÜDAHALE ETMEYENİZ. HER ŞEY BİTTİKTEN SONRA DA BURADA OLACAK OLANIZ. BİZ DENK DEĞİLİZ. O YÜZDEN HADDİNİ BİLEREK KONUŞACAKSIN. BİR DAHA BİZE SAKIN SESİNİ YÜKSELTME KÜÇÜK ÇOCUK!"
"Şimdi akıllı ol ve sana göstereceklerimizi dikkatle izle. Bir daha izletmeyeceğiz. Daha önce kimseye vermediğimiz bu şansı sana veriyoruz. Bu yüzden bu şansı iyi değerlendir.