47

2237 Kelimeler
“Evet iyiyim. Şu sıralar rüyalarımla aram iyi değil. Kusura bakma seni de yoruyorum ve yıpratıyorum, bana kırılmıyorsun değil mi? Bu cevabım sonrasında yüzünde bir yumuşama, bir sırıtma yer aldı Çakır’da. Hoşuna gittiği o kadar belliydi ki. Çünkü günlerdir ona yüz vermiyordum, bunun sebebi belliydi. Fakat bu hareketi de yapmam gerekiyordu, yoksa bir süre sonra bunun nazı ile mi uğraşacağım diyebilirdi. Bu durum ise benim hiç hoşuma gitmezdi ki işime de gelmezdi. Şu önümdeki birkaç gün Çakır’ın biraz daha suyuna gitmeliyim ki elimdeki kozları güçlendirebileyim. Eğer Damla ile iş birliği halindeyse, ikisi hakkında öğrendiğim şeyleri öğrenmesini engellemiş olurdum. Bu sayede planlarının tıkırında olduğunu düşünmüş olurlar. Eğer Çakır ikiyüzlülük yapıp ikili oynamıyorsa yani gerçekten de benim yanımdaysa onun ile aramı fazla açmamış olurum. Onu her zaman olduğu gibi gelecek günlerde de yanımda tutmuş olurum. Bu duruma ne derler biliyor musunuz? Bir taşta iki kuş! “İyi olmana sevindim. Seni uykunu almış görüyorum, biliyorum kötü bir rüya gördün fakat aç durmanı istemem. Kahvaltıda özel olarak istediğin bir şey var mı? Eğer moralini düzeltecek ise hemen yaparım. Zaten ben de iyi yapamamıştım kahvaltıyı. Sana yapacağım şeyden ben de yerim, benim de karnım doymuş olur. Alaattin’in sihirli lambası gibi hadi bakalım. Dile benden ne dilersen hanım efendi?” Klasik Çakır’dı, onun böyle ilgili hareketlerine cidden alışmıştım. Hoşuma da gidiyordu, sanki bir anne şefkati görüyordum ondan. Ancak bana yapmış olduğu ya da yapmış olabileceği şeyler aklıma geldikçe ona karşı duyduğum kin ve nefret kat sayısı bir anda yükseliyor, yükselmek ile kalmıyor bunu dışa da yansıtıyorum. Bir gün Çakır’ı kendimden kaçırırım diye o kadar çok korkuyorum ki. Bu korkmamın sebebi onu çok sevdiğimden değil. Elimdeki kozları kaçırmak asıl korkum. Çakır’a ne kadar yakın olursam Damla’ya da o kadar çok yakın olurum. “Çok güzel bir soru… Düşünmeye pek gerek yok sanırım. Lise zamanlarımda bazı sabahlar kahvaltımı kendim hazırlardım ve kahvaltıda yediğim yemek bana çok lezzetlerdi gelirdi bilmiyorum çok mu güzel yapıyordum gerçekten yoksa sadece kendi elimden yediğim için mi yemek güzel geliyordu. Kaşarlı ve salamlı omlet… Evet, canım bunu çekti.” “Peki, seni o eski güzel günlerine geri götürmeyi çok isterim. Nasıl yapayım? Yapmamı istediğin bir şekil var mı ya da bir taktiğin? Yoksa serseri serbest stilim ile takılayım mı omlet ile? Nasıl istersen öyle yaparım.” “Aslında sana anlatacağım şekilde yapacak olursan beni çok daha mutlu edersin.” “Tamam, o zaman anlat bakalım, dinliyorum.” Uzun süredir bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Şimdi bunun neyine heyecanlanıyorsun ki diye bir cümle duysam cidden hiç şaşırmazdım. Ancak normal bir dönem geçirmiyordum, böyle normal gündelik heves içeren şeyleri yapmayı ve konuşmayı o kadar çok özlemişim ki… Bu hissi özleyeceğimi hiç ama hiç düşünmezdim. Sanki burası paskalya gibi de ben yeniden diriliyorum. Kaşarlı ve salamlı omletin beni bu kadar iyi hissettireceğini düşünememiştim. Olan biteni garipsiyordum ancak netice bu yaşıyorduk yaşanan her şeye rağmen. İnsan olmayı bırakmadık ya? “İlk önce lise zamanımı düşünmem gerek ki ayrıntılı bir şekilde sana nasıl yaptığımı anlatayım. Eğer küçük bir ayrıntıyı atlarsak tadında küçük de olsa bir değişiklik olur. Bu durum da benim hoşuma gitmez ve beni üzer..” “O zaman orada dur. Senin üzülmene hiç dayanamam biliyorsun değil mi? Tam da bu yüzden aşağı inip kâğıt kalem alıp senin bu güzel tarifini iyice not alayım ve hiçbir satırı atlamayayım. Bu sayede seni üzmek yerine tatmin edip mutlu edebilirim.”  Bir küçük tebessüm ve iki küçük kafa sallama ile onu onayladım. Bugün Çakır’ın ayrı bir havası vardı. Her zamankinden farklıydı. Benim üstüme düşerdi buna bünye alışıktı ama bu yaptıkları bir ilkti. Hiç böyle bir fırsat elde etmemişti belki de tam bu yüzden görmemiştim ondan böyle bir hareket ondan. Aşağı merdivenleri tek tek inerek gitmişti kâğıt kalem almaya. Ben ise banyoya girip aynaya baktım. Elimi yüzümü inceledim, bir şey olup olmadığına baktım. Saçımı başımı düzelttim ve banyoda duran parfümümden birkaç fıs sıktım. Yatağıma geri geçtiğimde ise komodinde duran kremden bir parmak aldım ve kollarım ile yüzümde gezdirdim. Yüzümün her yerine iyice yedirmem önemliydi çünkü yüzümde beyazlık kalmasını hiç istemezdim. Ellerimde kalan fazlalık kremleri koluma iyice yedirdiğim esnada Çakır nefes nefese geldi ve karşımdaki sandalyeyi çekip yanıma yaklaştırdı. Üstüne oturdu ve soluklanmaya başladı ve tebessüm ederek krem mi sürdün sen dedi. Nereden anladığımı sorduğumda ise dudağımın kenarını göstererek işte buradan dedi. Elimle temizlemeye çalıştım fakat elime bir şey gelmemişti. Hayır, orada değil deyip parmağı ile dudağımın kenarında kalan kremi temizledi. İşte bak burada deyip sırıttı. Bu sırıtma sonrasında benim de büründüğüm tüm ciddiyet bozuldu ve kahkahayı bastım. Birlikte bir süre güldükten sonra tarife geçtim. “İlk önce buzdolabından çıkardığımız iki yumurtayı tezgâha koyuyoruz. Daha sonra yumurtayı çırpmak için bir büyük kâse ve çatal çıkarmamız gerek. Çırpacağımız yumurtanın içine koyacağımız tuzu ve pul biberi de tezgâha koymakta fayda var. Dolaptan salam ile kaşarı da çıkaralım. Bu güzel ikiliyi rendelemek için bir rendeye ihtiyacımız var. Dolapta görmüştüm rendeyi o bizim işimizi görür. Dolaptan margarin de çıkarırsın. Her ne kadar zararlı da olsa cidden yumurtaya lezzet katıyor. Tavaya bir tatlı kaşığı margarini koyuyoruz ve çevresine sıvı yağ gezdiriyoruz. Isındıktan sonra akmayacak şekilde ayarlamamız gerekiyor bunu dikkat etmeni öneririm. Yumurtayı ikiye ayırıp kabuklarına dikkat ederek kâseye döküyoruz ve çatal yardımı ile çırpmaya başlıyoruz. Yumurta köpürene kadar çırpıyoruz köpürdükten sonra göz kararı tuz ve pul biber ekliyoruz ve çırpmaya devam ediyoruz. Salam ile kaşarı rendeledikten sonra iki aperatifi de tavaya yaklaştırıyoruz. İkisinden de bir avuç olması bize yetecektir. Bu salam ile kaşarı birbirine karıştırsak lezzet bakımından zirveye ulaşmak zor olmayacaktır. Tavada eriyen yağ cızırdamağa başladığında yumurtayı tavaya dökebiliriz. Yumurta katı hale gelmeye başlayınca ise harmanladığımız kaşar ile salamı koyabiliriz yumurta üstüne. Daha sonra kaşar eriyene kadar bekliyoruz. Bu esnada yumurtayı tavadan ayrılması için tavayı sallıyoruz ve oynayıp oynamadığını kontrol ediyoruz. Kaşar erdikten sonra omleti ikiye katlıyoruz ve dilediğimizce dilimliyoruz. Fakat ben dilimlemeyi sevmiyorum. Bu arada mümkünse süt de ısıttır mısın çok canım çekti de.” Bu hevesli anlatımım sonrasında karnım daha da çok acıkmaya başlamıştı. Cidden anlatımım sayesinde karnımın guruldadığını duyar gibi oldum. Bunu Çakır’ın duymadığını ümit ederek onun yüzüne baktım. Paranoyak hallerim, tavırlarım ve garip hallerimden sonra bu halim onu mutlu etmeye yetmiş gibi gözüküyordu. Bu meraklı tavrı beni ciddi anlamda büyük bir ikileme düşürüyordu. Çakır’ın o eski hali ile yeni hali arasında hiçbir fark yoktu. Sadece benim ona bakışım, ona karşı var olan düşüncelerim ve fikirlerim değişmişti. Eskiden daha candan daha samimi yaklaşırken Çakır’a şimdi daha mesafeleri daha durgun yaklaşıyorum. Bunu fark etmiş olacak ki benim üstüme daha çok düşmeye çalışıyor, benim ile ilgilenmeye ve ben buradayım işte yanındayım demeye çalışıyordu sanki. Benim bu lanet şüphelerim yüzünden yaptığı tüm iyi şeyleri kötüye çevirip diyorum ki ya bu hisleri gerçek değil ise? Ya beni kendisine bağlayıp sonunda Damla’nın eline teslim etmek ise amacı? Böyle bir şey olursa ben ne yapardım? Kendimi Çakır’ın derin ve serin sularına kendimi bırakmışken biden bir timsahın ağzına düşmek ne kadar iyi bir şey olurdu? Rüyalardan kâbuslara uzanan bir yolculuk olurdu bu. Gerçek hayat asla gözünün yaşına bakmazdı. O yüzden hayal âleminden çıkıp gerçekçi bir tavır ile düşünmek ve yargılamak gerekiyordu. Rüyalar, kâbuslar, gerçekler ve hayat…  Rüyalar zihnin yansıması derler peki, ya kâbuslar da zihnin yansıması mı? Rüya gördüğümüzde “Ben bunu günlük hayatımda çok düşündüm ve çok istedim o yüzden rüyalarıma girdi.” Diyoruz. Kâbuslar için de aynı şeyi söylüyor muyuz peki? Tabii ki de hayır. Daha çok kâbuslar için “Ben gün içinde bunu görmekten, bunu yaşamaktan çok koktuğum için gece gördüm.” Deriz. Peki, ben gün içinde kendimi bıçakladığımı mı düşünüyorum? Hayır, ben bu söylenenlere inanmıyorum. Hepsi romantizm aşkıyla yanıp tutuşan insanların başlarının altından çıkmış şeyler. Yoksa kimin neyi düşündüğü sonrasında rüyasında ya da uykusunda ne gördüğü birbirinden bağımsız şeyler. Bunlara takılıp zihni meşgul etmenin bir yararı yok bana. Sadece kendimle yüzleşmem gereken birkaç konu vardı. Çakır’ın bana karşı gösterdiği anne şefkati ve vermeye çalıştığı güven. Hayat acımasızdı. Yaptığın hataları bir bir yüzüne vurur, eğer onun yüzüne üflersen işte o zaman eyvah. Bir ufak sarsıntı sonu enkaz, yıkılır hassas. Hassas ruhum hayata kafa tutacak kadar güçlü değil. Şu sıralar rahat yatak da hiç rahat değil, pamuk hissi veren gül kokulu yatak oldu dikenli toprak. Basık tavanımın yüzü asık. Bu ruhsuz kadına, bu mutsuz kadına hiç de neşe katmışa benzemiyordu. Biraz daha güler yüzlü olup bana en azından güne başlarken bir enerji katabilirdi. Fakat basık tavanımın yüzü asıktı. Sabah kalktığımda gördüğüm bu şey artık ciddi anlamda canımı sıkmaya başlamıştı. Peki, halimden anlar mıydı yastık? Onun ile bir sır paylaştım. Duyar duymaz söylediklerime bir kılıf uydurdu o da. Beni dinleyip, benim dertlerime derman olmaya çalışan bir baytara ihtiyacım vardı. Derdimi, tasamı yastığa açtığım da bile bana yüz çevirip kılıf giydiriyorsa kendisine benim sorunum gerçekten ciddi gözüküyor. Sorunlarımı dinlemek bile bu kadar güçken, bu sorunlarla başa çıkmak sahiden ne kadar kolaydı? Tünaydın Güneş, tünaydın. Sana tünaydın demeyi inan ne kadar çok özledim bir bilsen. İstediğim kadar uyuyup gözümü açtığımda güneşin gökyüzünün tam ortasında benim ise tam tepemde olmasını o kadar çok özledim ki sanırım bunun tarifini yapacak kelime haznesine sahip değilim. Şimdi de öğlene kadar uyuma imkânım var fakat kafamı dolduran sağanak yağışlar buna izin vermiyordu. Kâbusların yerini rüyalara bırakmalıydı ki gece ya da sabahın erken saatlerinde gördüğüm lanet şey yüzünden uykum kaçmamalıydı. Kâbuslarım rüyaya dönmeliydi ki korkak bir şekilde değil de mutlu ve huzurlu bir şekilde uyanmalıydım. Huzurlu bir şekilde uyandıktan sonra gördüğüm rüyayı düşünerek tekrar uykuya dalmalıydım. Fakat bana ne oluyordu? Uyandığımda bıraktım, geçtim huzurlu olmayı üstümden dozer geçmiş gibi hissediyorum. Olacak iş değildi bu çile. Güneş her sabah bana eşlik etse de ay ve yıldızla ben mutluydum. Her gece uykumu çalsa da, beni gözleri kızarık bir şekilde bıraksa da güneş gibi değildi ay ve yıldız. Güneşi gün içinde herkes görebilirdi fakat ay ve yıldızı sadece fedakârlık yapanlar kendisinden hayata bir şey bırakanlar görebilirdi. O yüzden benim için ay ve de yıldızın yeri çok başkaydı.  Günlerim şu sıralar ağlak geçiyor. Artık dayanma gücümün sınırlarını zorluyordum. Sınırlarımı zorluyordum fakat bu sınırı aşmıyordum, tam tersine bu sınırları esnetiyordum. Günlerim ağlak artık sabrın sonu selamete varsa da faydası yok diyorum kendi kendime. Bence haksız da sayılmazdım tüm bu yaşananlardan sonra. Gözlerim sağanak, varsın sözüm olsun gülücük merhamet olmasın. Günlerim ağlak, artık Çakır sağlıcakla kalıp benden uzak mı kalmalıydı? Ruhu bozuk muydu bu adamın? Bozuk ise ruhunu tamir ettirip iki yerinden kendisini bıçaklaması gerekti. Bazen kendisi bana çok bencil geliyordu ya da bu kadar saf, maf bu civarda var mıdır acaba af? Yaptığı kahpelikleri bir öğrendiğimi bilse mahcup olmakla kalmayacak mahkûm olacak bana, dalavere yapıp gülecek ve ağlayacak. Yapmacık bakışları bir film gibi yalanları ancak kısık ateşlerde kaynıyordu gerçekler. Defterim bır sığınak. Yaşananları bir bir defterime yazıyorum ve bir gün yapmadığım dediğin her şey için bu defteri açıp bakacaktım doğru mu değil mi diye. Bu defter benim zihnimdi. Zihinim bana yalan söylemezdi. Canavar yarattılar benden artık şaşırmıyorum, denizim ortasındayım gerekirse boğulurum fakat o yılana asla sarılmam.  “Ne güzel anlattın sen öyle ya! Cidden çok aç değildim ancak bu tariften bir de kendime yapacağım. Şu an sayende acıktığımı fark ettim. Hiçbir şey yaparak bile bana çok şey yapıyorsun. Bunun karşılığında sana güzel bir omlet yapma şerefine nail olmak bana mutluluk verecektir.”   Yine şaşırmamıştım kendime, kaş ile göz arasında düşüncelere dalıp gitmiştim. Bir gün bu düşüncelerimi sesli dile getireceğim diye o kadar çok kokuyordum ki. Sonra dostlar hakkında yanıldığım ya da kötü düşüncelerim karşı tarafa gidecek kalbim cam değil beton sanılacak. Gerçi kalbimin beton sanılması bunun da ötesinde kalbimin bir beton olması benim için çok daha iyiydi. Ben bu düşünceler sularına kapılmışken Çakır koşa koşa aşağıya omlet yapmaya inmişti bile. Omleti Çakır’ın elinden yemek bir yana içimi bir korku sarmıştı. Ya yemeğime uyutucu ya da uyuşturucu bir şey atar da beni gafil avlarsa? Ya sütüme uyku ilacı atıp beni uyutursa ve Damla’nın eline verirse? İşte tüm bunları düşünce bir içim ürpermedi değil. Bu zihnimdeki ikilemden kurtulmam gerekti. Bu böyle devam edemezdi. Bir gün bana ya da Çakır’a ters tepebilirdi bu durum. Ters tepmesi Çakır’ı kaybetmeme neden olabilirdi. Çakır’ı kaybedersem eğer bu savaşta büyük bir yara alırım. O yüzden elimden geleni yapıp hiçbir fire vermemem gerekirdi. Fakat ya Çakır gerçekten de Damla’nın yanındaysa? Tüm bu kahvaltı hazırlama işi bir bahaneyse? Hevesli hevesli bana anlattırıp tüm ilgiyi bana verip benim gözümü mü boyamıştı? İşte bunu anlamak bunu öğrenmek gerekti. Bu ikilem ile bu oyunu sürdürmek gerçekten çok zorlaşmaya başlamıştı. Elimden geleni ardıma koymuyordum ancak sessizlik orucu kadar zor bir şey yoktu. Tüm bunları düşünürken aşağıdan bir ses geldi; “İmral süt bitmiş, sabahtan kalan çayı içmek ister misin? Isıtayım MI? “Fark etmez Çakır, nasıl rahat ediyorsan öyle yap!” Cevabını vermek ile yetindim. Onu markete süt almaya gönderebilirdim. Bunu düşünmedim değil ancak ağzımdan ilk bu kelimeler çıktı. Acaba onu süt almaya gönderip mutfakta bana zarar verecek şeyler olup olmadığına bakmalı mıydım? Üstüme hırkamı aldım ve hızlı bir şekilde merdivenlerden aşağı doğru indim.  “Çakır? Canım çok süt çekti. Hem omlet ile çok iyi gidiyor. Zahmet olmaz ise alıp gelebilir misin? Hem zaten daha başlamamışsın yapmaya. Alırsan çok minnettar kalırım sana…” “Çay da vardı ama… Neyse sabah çay çok güzeldi ama sen bilirsin. Omletle de güzel giderdi sana söyleyeyim…” “Eğer almak istemiyorsan anlayış gösteririm böyle bahaneler sunmana gerek yok sadece canım çekmişti süt.” Biraz sert çıkmıştım ona karşı ama süt almaya Çakır’ı göndermem gerekti. Bunu kendisinden isteyeceğimi hiç düşünmemişti bu bakışlarından ve tavırlarından çok net bir şekilde belli oluyordu. “Tamam, o zaman, madem canın süt çekti. Alayım bende ama sen odana geç burada bir leye dokunma ben ayarlayacağım yemeği tamam mı? Hadi bakalım görüşürüz!” İşte şimdi gitmişti, pencereden gidip gitmediğin kontrol ettikten sonra işe koyulma vakti gelmişti. Ona güvenmeye çalışıyordum, yaptığım tüm şeylerin sebebi işte buydu.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE