46

2710 Kelimeler
Benim ruhum, kendisinden bağımsız bir ruhtu. Yolda sessiz bir şekilde yürürken zihnimi dolduran düşünceleri bir kenara fırlatmak istiyordum. Ama yapamıyordum işte, dün olanları düşündükçe aklımı kaçırmak üzereydim. Bu olanlar hiç normal şeyler değildi. Toprak yolun iki tarafı ormanla çevriliydi. Burası şehir merkezinden pek uzak değildi lakin sessiz sakin bir kasabaydı. Çakır'ın tek evi, tek dayanağı bu şehirde olduğu için sıklıkla buraya geliyor, çoğu zaman yer değiştiriyordu. Lakin genellikle burada kalıyordu çünkü burası en güvenli yerlerden birisiydi. En azından bana söylediği şey buydu. Olanlardan sonra ona ne kadar güveniyordum ki, bunu kendime sormaya fazlasıyla çekiniyordum ve bu soruyu sormayı ertelediğim her saniye ruhumun üzerine binen ağırlık tonlarca kat artıyordu. Geçen gün sessizce kaçtığım ormana diktim gözlerimi, belki de kaçtığım şey kendi kişiliğim ya da kendi günahlarımdı. Yapraklar hışırdayarak dökülüyordu ve yolun kenarını büyük oranda kuru yapraklar bezemişti. Yavaş adımlar atmaya devam ettim. Hiçbir zaman dakik bir insan olmamıştım. Ders saatlerinden saatler önce uyanır, hazırlanır ve güzel bir yürüyüşe çıkardım ama bu eskiden olan rutinimdi. Artık normal bir insan değildinm. Bu beni dinlendiriyordu. Bu, kaçtığım şeyleri, kendi kendime ispat edemediğim şeyleri, saklama şeklimdi belki de. Sırtımdaki ağır çantayı biraz daha yukarıya çektim. Eğer her şey düzgün gitseydi belki de okulu bitince, bir işletme açardım. Bu uzun yıllardan beri hayalimdeydi. Bir pastane ya da bir cafe benim için bir uğraş olurdu. Bu şekilde kafamı dağıtır ve daha rahat bir yaşam sürebilirdim. Lakin yapmak istediğim şeyler bir bir yok oluyordu. Ben en büyük darbemi çocuklukta almış, ruhu kırık bir kızdım. Lüks bir araba hızla yanımdan geçti ve yaprakları havaya kaldırarak, etrafa savurdu. İçimden bir küfür savurdum ve arkamdan gelen sesle, dönerek arkama baktım. Birkaç gündür birisi beni takip ediyormuş gibi hissediyordum ve bu beni fazlasıyla rahatsız ediyordu. Yavaş adımlarla önüne geldiğim evin merdivenlerinden çıktım. Bedenim öylesine yorgundu ki ne kadar dinlenirsem dinleneyim yorgunluğu geçmiyordu. Burada yaşanacak olan felaketin ve yıkımın habercileri şimdiden dünyayı haberdar etmeye başlamıştı ama benim aklıma tek bir şarkı sözü dahi gelmiyordu halen. Bu şekilde ilerleyerek ne kadar doğru yapıyorduk bilmiyordum ama içimin rahat etmediği gerçeği koca bir kaya gibi karşımda duruyordu. Cebimden çıkarttığım anahtar ile kapıyı açarak içeri girdim. Salona doğru ilerleyerek anahtarı sehpanın üzerine bıraktım. İçeri girdiğimde duvarda duran simsiyah harfler gözlerime doluşmuştu. "Kendi isteğin ile bul beni. Bu en iyisi olacak." Duvara kazınmış siyah harfler cansız birer varlık gibi beni izlerken derin bir nefes aldım. Tam karşımdaki yazıya bakarak derin bir nefes daha aldım. Bir an önce kafamı toparlayıp içinde bulunduğum bu karmaşık ve saçma durumdan kurtulmalıydım. Olayları başkalarının bilmesi beni daha büyük bir çıkmaza sürükleyebilirdi. Bu şuan için en son isteyeceğim şey bile değildi. Şu ana kadar ne yaptıysam onu yapacak ve mantıklı olan tarafımın beni kontrol etmesine izin verecektim. Hayatımı bu zamana kadar sürdürebilmemi mantığıma borçluydum. Şimdi de her zaman yaptığım şeyi yapmalıydım. "Sorun yok." diye mırıldandım; duruşumu dikleştirip, yüzümü normal bir şekle soktuktan sonra. Ancak ne kadar normal gözükmeye çalışırsam çalışayım; Kabuslarım, benim gözlerimdeki korkuyu görmüştü bir kere. "Sakin olacağım, saçma sapan düşüncelere kapılmayacağım ve gidip duvarı sileceğim." Her zamanki gibi kelimelerim duvarlara çarpıp şiddetli bir şekilde bana geri dönmüştü. Ellerim titrer bir halde çantamı bir kenara bıraktım. Gözlerim seğiriyordu. Hızla giderek açık kalan kapıyı kapattım. İçime taht kuran korkuyu silmeye çalışıyordum ama olmuyordu. Mutfağa ilerlerken arada bir arkama bakıyordum. O kişi kimse hâlen evde olabilirdi ve bu yüzden temkinli olmalıydım, tehlikede olduğumu hissetsem bile o yazıyı silmeliydim. Tezgahın üzerinde duran sarı, kirli bezi ıslatarak sıktım. Sular ellerimden akarak bileklerimi yutarken havluyla ellerimi kuruladım. Hızla içeriye gittim, yazının yazılı olduğu duvara ilerlerken kapıyı kilitleyip kilitlemediğimi düşünüyordum. Bazen şu an gibi kendimden emin olamıyordum ve bu fazlasıyla sinirlerimi bozuyordu. Az önce yaptığım şeyi unutmuştum, vücudumdaki adrenalin miktarı her geçen saniye artarken gözlerimle etrafı taradım. Elimdeki bezi yazının köşesinden başlayarak duvara sürtmeye koyuldum. Yazı ilk önce dağıldı, duvarda belli belirsiz izler oluşturacak şekilde etrafa yayıldı. Hırslı bir şekilde silmeye devam ediyordum. İçimde bir ses vardı, o sese uymam gerektiğini biliyordum ama bunları neden yaptığımı bilemiyordum. Bu yazı benim için hiçbir şey ifade etmemesine rağmen dürtülerim beni rahat bırakmıyordu. Elimdeki bezi sıktım, sinirleniyordum. Duvardaki yazı neredeyse kaybolurken silmeye devam ettim. Gözlerim nemlenirken beynimin içindeki sesleri susturmak istiyordum. Sonunda yazı silindiğinde kendimi koltuğa bıraktım. Ellerim acıyordu, irislerimi ellerime diktim. Parmaklarımın bazıları kızarmıştı ve kanıyordu, duvara sürtmüş olmalıyım diye düşündüm. Elimdeki bezi bir kenara fırlattım, şu anda hiçbir şey düşünecek durumda değildim. Geriye yaslanarak ne kadar yorgun olduğumu fark ettim. İnce bir rahatlama omuriliğimi fethederken gözlerimi kapattım. Evet çok korkuyordum ama neyden korktuğum hakkında pek bir fikrim yoktu. Ne yapacağımı düşünmeye devam ederken gözlerim duvardaki resme takıldı. "Hayır." diye fısıldadım. Bunlar en büyük korkularımı doğuran anılarımdı. "Hatırlamayacağım." Kendi sesimden başka bir ses duymazken bir şeyler düşünmeye devam ettim. Anne ve babamın olduğu soluk resim ise sessiz bir şekilde duvarda durmaya devam ediyordu. Onları en son görüğüm zamanı düşündüm. Aslında annem olmayan kadını düşündüm ve onu ne kadar sevdiğimi. Çünkü anne olmak için doğurmaya gerek yoktu. Bakmak, büyütmek ve benimsemekti önemli olan. O bana bakmış beni büyütmüş ve beni evladı olarak benimsemişti ve bu benim için yeterliydi. Benim geçrekten kızı olup olmadığını biliyor muydu? Ya da tam olarak beni hangi sebepten evlatlık almıştı bunları bilmiyordum ama umurumda bile değildi. Babamı ise kazadan sonra hiç görmemiştim ve görmekte istemiyordum. Zihnimdeki düşünceleri hızla silerken aklımda beliren koca düşünceye odaklandım. Sanırım artık istediğim tek bir şey vardı. Bu evde kalmak istemiyordum, kesin olan bir şey varsa o da gitmek istediğimdi. Yalnız kalmak benim için iyi değildi, artık paranoyak düşüncelerden kurtulmak istiyordum. Ne kadar yalnızlığı sevsem de artık yalnız bir şekilde ölmek benim için çok korkutucuydu. Kulaklarımı saatin tik tak'ları doldururken etrafıma bakındım. Çakır yine ben çıktıktan sonra çıkmış olmalıydı ama nereye gittiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. O gittikten sonra kameraları yerleştirip kısa bir yürüyüşe çıkmıştım ve geldiğimde ise bu lanet yazı beni bekliyordu. Şimdi ise geriye sadece soluk lekeler kalmıştı sıvası dökülen duvarda. Telefonumu ararken zihnimde birkaç yeni fikir meydana gelmişti. Ne kadar hoşnut olmasam da şimdilik Çakır'dan başka kimsem yoktu. İlerideki çantama ulaştığımda elimi çantanın en küçük bölmesine soktum. Minik not defterimi bulduktan sonra birkaç kelimeyi kağıdın aciz yüzeyine karalayarak defteri çantama tekrardan sokuşturdum. Defteri tekrardan çıkartarak karaladığım kelimeye baktım. Parmaklarımı kurşun kalemin pürüzlü yüzünde gezdirdim. Bu kelimeler bana neyi anımsatıyordu tam olarak veya bunları neden buraya karalamıştım? Bunlar eğer rapsodinin sözleriyse buna fazlasıyla mutlu olurdum ama neden birkaç dakika önce yazdığım satırlar şimdi bana hiçbir anlam ifade etmiyordu?  Rhapsodos, tekrardan koca bir ölüme şahitlik ediyor.  Ah, ıssız çöllerin üzerini kaplayan kanlı notalar.  Neden susuyorsunuz bu kadar gürültülü bir şekilde.  Gözleri siyah boyalarla boyanmış minik çocuklar.  Neden ıssız çöllerden gelen melodileri dinliyorlar böyle?  Yeterince yazdığım kelimelere baktıktan sonra ayağa kalktım. Su ısıtıcısına su koyup kendime kahve yapmak için tezgahın üzerine çıkardığım kupaya süt tozu ve kahve koydum. Sinirlerim epeyce gerilmişti ve rahatlamaya ihtiyacım vardı. Kahveyi hazırlayıp salondaki koltuğa oturunca gün boyunca elime alamadığım telefonumu elime aldım. Telefonun ekranı düşüşümün üzerine çamur olmuştu. Masanın üzerine dağılmış ilk yardım malzemelerinin arasında bulduğum bezle telefonu temizleyip kilit tuşuna bastım. Kolumdaki yara nerdeyse iyileşmişti ama halen arada bir varlığını hissettiriyor ve acıyla sızlıyordu. Telefon açılmayınca birkaç kez daha açmayı denedim ama sonuç aynıydı. Sonunda televizyon masasının üzerindeki şarj aletini alıp telefonumu şarja taktım.  Telefonun ekranında beliren pil resmi ile beraber kırmızı bir ışık hafifçe odayı aydınlattığında, w******p'tan mesaj geldiğini anlamıştım. Koltuğa geri oturduğumda tüm duygularımı bir anlığına içime gömdüm ve sıcak kahvemi yudumlayarak derin bir nefes aldım. Gözlerim şişmiş olmalıydı, parmak uçlarımı hafifçe göz torbalarıma dokundurdum ve irislerimi tavana diktim. Olanları düşünmeliydim. Sanırım bu yazdıklarımın devamı da gelecekti ama şu anlık bunlar benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Beni korkutan asıl şeyde buydu, benim için hiçbir şey ifade etmemeleri.  Biten kupamı masaya sesli bir şekilde koyduğumda odada bir ses birkaç defa yankılandı. Koltuğun kenarına koyduğum başım fazlasıyla ağrıyordu. Uzanarak duvarda duran küçük çerçeveyi aldım. Eskimiş ve tozlanmış ahşabın kokusu beni rahatsız etmişti. Eliyle temizlediğim çerçeveye diktim gözlerimi. İlk geldiğim gün onu duvara asmıştım çünkü o eski hayatımdan bana kalan tek şeydi ama artık burada duramazdı. Onu da çantama kaldıracak ve kimsenin görmesine izin vermeyecektim. Ne kadar en kötü kabuslarım buna izin vermese de içimde bir yanım en güzel yıllarımın bu tabloda olduğunu söylüyordu.  Bir anne, bir baba ve küçük bir kız çocuğu. Yanında ise aynısından bşr tane daha ama daha soluk, tıpkı bir ruh gibi. Saçları okşanan, en çok sevilen hep o olmuştu. Ne zaman, nerde olursa olsun hep daha çok sevilen o olmuştu. Ama bitti. Çerçeveye sarılarak gözlerimi kapattım. Derin bir acı ruhuma işliyordu. Ruhuma işlemekten çok kendini oraya kazıyor ve hiç çıkmamak istiyordu sankş. Parmaklarım eskimiş ahşabı sıkmaya başladı. Zihnim bulandığında ne düşündüğümün hiçbir önemi yoktu. Ya da ne yaptığımın çünkü sadece uyumak istiyordum. Uyumak, ve birkaç saatliğine her şeyden soyutlanmak. Ama kabuslarım peşimi bırakmıyordu. Ve ben bir kabusun içinde olduğumu bildiğim halde uyanmak istemiyordum. Sanki bedenim kabuslarımdaki İmral'ın içine sıkışmış gibiydi. Ne olursa olsun uyanamıyor ve bu kötü kabustan kurtulamıyordu. Sanki bunları görmem gerekmiş gibi beni kendi içine kilitliyor ve son ana kadar bırakmıyordu. Bu durumu sürekli yaşama korkusu bedenimi yiyip bitirircesine artıyor ve beni hiç bırakmıyordu ama kendimi sakinleştirmem gerekirdi, yoksa yavaş yavaş akıl sağlığımı yitirecek ve yapmam gerekenlerin hiçbirini sağlıklı bir şekilde yapamayacaktım. Gerçek olmayan İmral susmamı söyledi aniden. Bu kötü rüyanın içinde, tam olarak eski evimizdeki yeni yemek masamızda karnımı doyurmamın verdiği mutlulukla sofradan kalkıyorum. Gözlerim, hastalığım nedeniyle tekrar tekrar sulanıyor. Parmak boğumlarım ile gözlerimi siliyorum lakin pek bir işe yaradığı yok. Zihnimdeki çığlıkları unutmayı biraz olsun başarmışken, tekrar gelmeleri hiç işime yaramıyor. Gözlerimi kırpıştırarak mutfağa gidiyorum. Ailem her zamankinin aksine güleç yüzleriyle beni izliyorlar lakin ben gerginlikten ölmek üzereyim. Ortada garip bir şey var. Hem de fazlasıyla garip. Ayaklarım her zamankinden daha fazla yorgun. Fazlasıyla çalışmış gibiyim. Ama hiçbir şey yapmadım. Ya da hatırlamıyorum. Bir bardak suyu boğazımda oluşan yumruyu gidermek için içiyorum ama tadı çok kötü. 'İlaç katmış olmalılar.' diye düşünüp mutfaktan çıkıyorum. Ayaklarım titremeye başlıyor, aldırmadan yürümeye devam ediyorum. Lakin bir çığlık beni olduğum yere çiviliyor. Gözlerim korku ile büyürken titreyen ayaklarımı zar zor kaldırıyorum ve odama doğru koşuyorum. Böylece ne kadar yorgun olduğumu tam anlamıyla hissediyorum ama şimdi bunların hiçbir önemi yok. Merdivenler uzuyor, adımlarımı hızlandırmaya çalışıyorum lakin bitmiyorlar. Sonunda ikinci kata çıkıyorum. Odamı unutmuş gibiyim. Kapının birini açıyorum ama yanlış oda olduğunu görüyorum. Bir başkasını açıyorum. Yerde yatan kişi benim bedenim, bir başka İmral kesik nefesleri içinde yerde yatıyor. Göğsünde son derece büyük bir bıçak, metal sapı parlıyor. Çığlığımı gizleyemezken gözlerimden akan yaşlar çoğalıyor. Neredeyse kalbim duracak gibi hissediyorum. Bunların hiçbiri gerçek olmamalı. Bunların hepsi hayal olmalı. Koca bir kabusun içinde olduğuma fazlasıyla eminim. Lakin gerçekler göz kapaklarımdan içeriye sızıyor. Zihnim sonsuz bir boşluk içerisinde. Merdivenden gelen ayak seslerini duyduğumda rahatlıyorum. Gelenler ailem olmalı. Annem gözlerini dikmiş bana bakıyor ama bakışlarındaki korku beynime kan sıçratıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Ellerime bulaşan kanı hissedebiliyorum. İrislerimi avuçlarıma diktiğimde, elimdeki bıçağa bakakalıyorum. Kendimi ben öldürdüm. Ailemin yüzündeki iğrenme ifadesini yok etmek istiyorum. Ama ruhum bunları açıklamaya yetecek gücü kendisinde bulamıyor. Yaşlanmış hissediyorum, çünkü tüm bu olanlar gerçek. "Onu öldürdün." Babamın ağzından kahredici bir fısıltı kopup kulağıma ulaşıyor. Ayaklarımın dibine kadar akan bedenimin kanı havaya kötü bir koku yayarken, elimdeki bıçak gürültüyle yere düşüyor. Onu benim öldürdüğümü düşünüyorlar. Annemin boğazından bir hırıltı kopuyor. "Onu sen öldürdün." Babamın yüzünde iğrenç bir gülümseme oluşuyor. Tam bu anda uyanmak istiyorum. Tam olarak şu an uyanmak ve karşımda her zamanki gibi Çakır'ın rahatlatıcı suratını görmek. Eridiğimi hissediyorum. Beynimdeki çığlıklar susmak bilmiyor. Zihnimi ailemin çehresindeki o ifade dolduruyor. Kendimi ben öldürdüm. Nefeslerim sık bir şekilde uyandığımda ciğerlerim patlayacak gibiydi. Her nefes alışımda göğsüm inip kalkıyor, vücudumu derin bir acı kaplıyordu. Ellerimdeki çerçeveyi hissettim. Kurumuş dudaklarımı oynatmaya çalıştım. Hızla ayağa kalkarak elimde duran ahşap çerçeveyi çantama sıkıştırdım. Bu çerçeveye sarılarak uyuduğum dakikalar kabuslar bedenimi sarmıştı ve her geçen gün sarmaya devam ediyordu. Belki de sırf bu yüzden bu ahşap çerçeveyi çantama saklamalı ve uzun bir süre oradan çıkartmamalıydım. Kapı açılırken Çakır olduğunu düşündüğüm kişi içeriye doğru adımlamaya başlamıştı. Gerçekler içimi yaksa da kısa bir süreliğine yüzünü göreceğim için rahat bir şekilde ayağa kalktım. Çantamın düğmesini kapatırken "Benim ailem." diye fısıldadım. Koca bir yudum su içtim masanın üzerinde duran bardaktan. "Benim bedenim." dedim nefesimi düzene sokmaya çalışırken. Çakır ise kapının eşiğinde durmuş meraklı gözlerle bana bakıyordu. "Ama içimde yaşayan bu ruh, kesinlikle bana ait değil." Gördüğüm kabus şu ana kadarkiler arasında en yaralayıcısıydı. Kabus sürekli görüyordum son zamanlarda. Hayatım boyunca zaten çoğunlukla kabus görmüştüm ama bu em kötüsüydü. Bu kabusların kabusuydu. Kan ter içinde kalmış bir şekilde uyanmıştım. Kafamı çevirip yastığa baktım bir anlığına. Yastık sırılsıklam olmuştu. Alıp suyun içine sokup çıkarsam bu derece ıslanmazdı. Kendime gelemiyordum. Çakır kapıdan beni izliyordu. Bana bakıyordu ben de ona bakıyordum ama onu göremiyordum. Sanki gözlerimin önüne bir perde inmiş gibiydi. Sadece Çakır'ı değil hiçbir şeyi göremiyordum. Sadece beyaz ışık vardı. Ellerimi ve önümü görebiliyordum yalnızca. Aman Allah'ım neler oluyor bana? Öylesine korkmuştum ki çığlık attım. Avazım çıktığı kadar bağırdım. Bağırışımdan dışarıdaki ağaçların dallarına konmuş zavallı kuşların yüreği hoplamıştı. Korkuyla kanat çırparak kaçışıyorlardı. Çakır bile korkmuştu bana ettiği ihaneti bilmiyormuşum gibi yanıma geldi. Tam elini omzuma dokunmak için uzatıyordu ki bir çığlık daha attım.  "Dokunma bana. Bana dokunma. Sakın bana dokunma Çakır. Sakın." Çakır ikinci defa attığım çığlığın etkisiyle yanımda çömeldiği yerden bir kaç adım geriye doğru savurdu kendi kendini. Korkmuştu benden. Korkmalıydı da. Evet kırılgan ve narin bir görüntüm vardı. Dayanıksız gibi duruyorum ama hiç de öyle değilim. Çakır'a da Damla'ya da karşı koyacak güçteyim. O yüzden beni hor görmek ne onlar için ne de bir başkası için iyi bir şey olabilirdi. Çakır bir kez daha bana doğru yaklaştı ve: "Tamam dokunmuyorum sana. İyi misin? Sakinleşebildin mi? Su doldurdum sana al şu sudan bir yudum iç biraz sakinleş." Doldurup getirdiği suyu aldım ve onun dediğinin aksine bir yudum değil tamamını içtim suyun. Suyun boğazımdan mideme doğru yol alırken içime yaydığı o ferahlık, o soğukluk hissiyatı biraz da olsa yatışmamı ve sakinleşmemi sağlamıştı. Görüşüm yavaş yavaş kendine gelmeye başlamıştı ama başım hala dönüyordu. Hala sersem gibiydim. Her geçen dakika görme yetim normale dönmeye devam ediyordu ve daha uzağı görmeye başlıyordum. Korkudan benden bir kaç adım uzakta duran Çakır'ın yüzünü daha ayrıntılı olarak görmeye başlamıştım. Çakır ona olan boş bakışlarımdan sıkılmış olmalı ki sessizliği bozdu ve: "İyice sakinleştin mi İmral? Kendinde misin? Konuşmak ister misin, kabusunda ne gördün anlat istersen." Çakır bana ihanet etmiş bir sahtekardı gözümde ama şuanda ondan başka kimsem de yoktu. Can düşmanımı serbest bırakacak kadar haindi ama kabus gördükten sonra bana bir bardak su verecek kadar da yufka yürekli, merhametliydi. İlginç duygular yaşatıyordu bana ama rüyamı anlatmaya karar verdim. "Cansız bedenim yerde yatıyordu ve hemen tepesinde ise ben duruyordum. Elimde ise kanlı bir bıçak vardı. Kendimi öldürmüş ölü bedemimin tepesinde duruyordum. Şok olmuş bir şekilde kendimi izliyordum. Karşımda ise babam duruyordu. Önce yerde yatan bana baktı. Sonra tepesinde dikilen bana baktı ve: "Onu sen öldürdün. Onu sen öldürdün"  Demeye başladı bana. Sonrasını ise biliyorsun çığlık çığlığa uyandım. Bu rüya ne anlama geliyor bilmiyorum ama bildiğim tek şey yakında iyi şeyler olmayacağı. Önce deprem ardından bu kabus. Bunlar iyiye işaret değil. Yakında çok büyük şeyler yaşanacağı kesin. Önümden çekilir misin lütfen? Kalkıp elimi yüzümü yıkamak istiyorum çünkü." Çakır rüyam hakkında tek kelime etmedi ve söylediğimi yapıp önümden çekildi. Ben de yatağımdan kalkıp banyoya gittim elimi yüzümü yıkamak için. Yürüyordum ama hala daha başım dönmeye devam ediyordu. Bir ara bir sendeler gibi oldum Çakır hemen beni tutmak için davrandı ama ona gerek kalmadan kendimi toparladım. Kabusun etkisi hala devam ediyordu. Musluğu açtım ve yüzüme bir avuç su çarptım. Çarptığım suyun verdiği ferahlık pahabiçilemezdi. İki üç kere daha tekrarladım bunu. Her seferinde biraz daha ferahlamıştım. Sonrasında kafamı kaldırıp aynaya baktım. Aynays bakmamla olduğum yerden bir kaç adım geriye gitmem bir oldu. Aynada bambaşka bir görünüş vardı. Saçları arkadan örülü, yüzünde müzik notası şeklinde damgalar olan bir kız bana bakıyordu. Aynı bana benziyordu. Daha sonra kayboldu. Aynaya bakarken gördüm bu yüzü. Bir an delirdiğimi veya bir çeşit serap gördüğümü düşündüm ama hayır. Kanlı canlı bir şekilde kendimi değişik bir biçimde görmüştüm aynada. Müzik notaları vardı yüzümde. Bir çeşit işaret falan mı diye düşündüm. Art arda yaşadığım şoklar beni son derece sarsmıştı. Ne yapacağımı bilemedim Çakır'a bundan da bahsetmeli miyim diye düşündüm ama sonrasında vazgeçtim. Kabusu anlatmış olsam da o artık benim güvendiğim Çakır değildi. Damla'yı serbest bırakan, kötülerden, zalimlerden, masumları yok etmeye çalışanlardan taraf olan Çakır'dı. O yüzden bu aynada gördüğüm görünüşü Çakır'dan yani Damla'dan saklı tutmam çok daha isabetli bir karar olacaktı. Bu yüzden anlatmama konusunda kesin karar aldım. Çakır'ın kapıyı tıklatıp iyi olup olmadığımı sormasıyla bir anda irkildim ve banyodan çıktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE