52

1575 Kelimeler
Kulaklarımda yankılanan ince ses dalgası beni deli edecek gibiydi. Ellerimi kaldırarak kulaklarımı kapadım, ateş etmişti. Adam gözlerimin önünde ölmüştü, daha doğrusu ben bakamamıştım ama suçlu benmişim gibi hissediyordum. Bir anda tüm sesler kesilmişti, etrafı büyük bir ölüm sessizliği kaplarken hareket edemedim. Kendimi çok kötü hissediyordum, her an yere yığılabilirdim ama dayanmalıydım. Adamlar gidene kadar varlığımı hissettirmemeliydim. Eğer burada olduğumu anlarlarsa neler olacağını biliyordum. Büyük bir ihtimalle beni öldürürlerdi, onların yaptığı şeyi biliyordum, görmüştüm. Eğer beni bulurlarsa artık bende ölüydüm. "Nerede olduklarını söyleyecek misin? Yoksa daha fazlasını mı istiyorsun?" Duyduğum çatırtılarla beraber yaşlı adamın dudaklarından büyük bir inleme döküldü. Görünmez bir ruh beni tutarak kemiklerimi kırıyor gibi hissediyordum. Hafif bir şekilde sallanarak üzerimdeki bu hissi atmaya çalıştım ama yapamıyordum, ona yapılan işkenceler bana yapılıyormuş gibi hissediyordum. "Nerede olduklarını bilmiyorum." Ne arıyorlardı ki? Ne gibi bir şey için bu kadar eziyet ediyorlardı. Uyuşturucu? Para? Bana göre hiçbir şey, başka bir insanın canını almanızı gerektirmiyordu. Bu tam bir dehşetti. Bir anda tekrar silah sesi ormanda yankılandığında yerimde zıplayarak ellerimle ağzımı kapadım. Tekrar olmuştu işte. "Buradan gidelim." Takım elbiseli adamın sert sesini duyduğumda beni göremeyecekleri şekilde ağaca yapışarak kenara kaydım. Sonunda gidiyorlardı, içimdeki korku ve heyecanın ani azalışını hissedebiliyordum. Gözlerimi ovalayarak gitmelerini bekledim, saatin kaç olduğunu veya ne zamandan beri burada olduğumu bilemiyordum. O kadar gerilmiştim ki zaman kavramı benim için varlığını kaybetmişti. Ormanın tanık olduğu bu olay zihnime işlenmiş gibiydi, bu gece buraya gelmemeliydim. Ama gelmiştim. Artık hayatımın bambaşka olacağını öğreneceğim anlara yaklaşmaya devam ederken arabanın kapıları kapanmıştı. Gürültülerin kaybolmasını beklerken hareketsiz bir şekilde durmaya devam ettim. Tekerlek sesleri havada yankılandığında kafamın ucunu dışarıya çıkartarak etrafımı kontrol ettim. Arabamın ışık ve farları kapalı olduğu için farketmezlerdi çünkü hızlı bir şekilde yolun aşağısına doğru ilerliyorlardı. Az önce can aldıkları mekanı şimdi hızla terkediyorlardı. Durduğum yerden çıkarak koşmaya başladım. İlk önce oraya çivilenmiş gibi sendeledim ama dengemi toplamam zamanımı almamıştı. Yerde yatan, aynı diğerleri gibi ama beyaz bir takım giyen yaşlı adamın yanına ulaştım, adamın vücudu zayıf ve kuvvetli duruyordu. Belki teke tek karşı koyabilirdi ama o üç adama karşı tamamen çaresizdi. Adamın yerde yatan vücuduna doğru koşmaya devam ettim, görüş alanına girdiğimde ilk önce korkarak geri çekilmeye çalışsa da yardım etmek istediğimi anlamış olmalıydı. Beyaz takımının karın bölgesi kırmızıydı, karnından vurmuşlardı. Yanına ulaştığımda ellerimi yaranın üzerine koydum ama dışarıya sızan kanı hissedebiliyordum. Tıpkı bir fıskiye gibi dışarıya çıkmaya çalışıyordu. Birkaç kere gördüğüm için bacaktan veya koldan vurulma olayında ne yapacağımı biliyordum ama şu anda çaresizdim. Kafamı sallayarak hâla hayatta olan adama baktım, beni izliyordu. Sanki öleceğini biliyor gibi kafasını gökyüzüne dikmişti. Gözlerimden akan yaşları silmeye çalıştığımda yüzüme kan bulaştığını biliyordum. "Bana bak." dedim kafasını ellerim arasına alırken. "Arabam hemen ileride, telefonum içinde, yardım çağırıp geleceğim." Yarım yamalak söylediğim sözleri dinledi. Kalkmaya hazırlanıyordum ki güçlü kolu ellerimi kavradı. Ellerime bulaşan kan yüzünden elim kayıyordu ama elimi çekmedim. Tuttuğu elime bakarak kana boyanmış dudaklarını hareket ettirdi. "Sen." Güçlü bir öksürük dalgasıyla titredi. "Sen çok iyi bir kızsın." Buruş buruş dudaklarında ölüme boyanmış bir gülümseme vardı. İçimdeki korkunun yerini belirtemediğim bir şefkatin doldurduğunu hissedebiliyordum. "Gitme." dedi son sözleriymiş gibi. "Sana, sana söylemem gereken şeyler var." Biraz şaşkınlıkla beraber içinde bulunduğum durumdan kurtulmak istiyordum, şu anda bedenimin burada olmaması, gözlerimin olanları görmemesi için çoğu şeyimi verebilirdim. Dizlerime batan minik taşları ya da çim lekelerini umursamadan sık dizilmiş ağaçların içinde yaralı bir adamla beraberdim. Bu olanaksız bir sahne gibi gözükebilirdi ama bundan sonra hayatın her an başka bir şey getirebileceğine inanacaktım, hemde fazlasıyla inanacaktım. İfadesiz yüzümle beraber yaralı adamı izlemeye devam ediyordum, evet ona yardım etmek istiyordum ama o istemiyordu. Gitmemem için yalvarıyordu. "Bana ne söyleyeceksin?" Çekingen sesime gülümsemek istiyor gibiydi ama çektiği acıları düşününce bunu yapamayacağını biliyordum. Elimi bıraktığında zorlanarak kalkmaya çalıştı, konuşmuyordu. "Bak gidip yardım çağırmam lazım." "Adın nedir?" Kelimelerle beraber ağzından çıkan kan damlaları beyaz takımını biraz daha kirletti. Ormanın içinde hiçbir ses dalgası konuşmamızı bölmüyor, hiçbir insan yoldan geçmiyordu. İçimde gereksizce yeşeriveren korkuya aldırmadan söyleyeceklerini dinlemek üzere adımı söyledim. "Adım İmral." "Sana bir şey vermek istiyorum İmral." Ellerinden birini kaldırarak cebine doğru götürdüğünde ne yapacağını merak ediyordum. Sakin hareketler ile işini yapmaya devam etti, içimdeki merak her geçen saniye daha fazla artarken onu izlemenin fazlasıyla zor olduğunu anlıyordum. Gözlerimin önünde ölüyordu ve hiçbir yardım istemiyordu, bu kabullenişti, bu gerçek çaresizlikti. Parmaklarıyla takımının kolunu biraz sıyırdı, ortaya çıkan ve ellerinde duran cihaza gururla bakıyordu. Kolundaki parlak cihaza bakarken minik bir düğmeye bastı. Cihaz ilk önce titredi, patlayacakmış gibi bir ışık saçıyordu. Bedenimi geriye çekmeye çalıştığımda "Korkma." dedi. "Sadece izle." Açılan görüntülere baktığımda sabahtan beri takip etmeye çalıştığım ama başaramadığım Damla ve Çakır yanyana duruyordu ve yanlarında da bir adam vardı. "Sanırım bu insanları arıyorsun"  "Evet." diyerek adamın suratına baktım. Gözleri parlarken dudaklarını hareket ettirerek konuşmaya başladı. "Kralın yanına gidiyorlar. Sanırım onu öldürmeye çalışacaklar." "Burası neresi, bu adam kim?" diye sordum merakla. Adam şaşkın bir ifadeyle suratıma baktı.  "Buraya Dipteki Mahzenler diyoruz, yanlarındaki adam ise yıllardan beri içeride olan bir mahkum. Aptallığım yüzünden elimden kaçırdım onları." Aklıma sadece bir isim geliyordu ve bu fikir beynimde gürültüyle yankılanıyordu. Sirenler kulağımda yankılanırken hızla ayağa kalktım. Aklıma gelen kişiyi kaçırmamış olmaları için yalvarıyorum sana Allah'ım. Lütfen o kişi olmasın. Lütfen. Değer verdiğim bir kişinin daha ihanetine uğramak istemiyorum artık. Bu kadarı benim için çok fazla. Eğer kaçırdıkları kişi o'ysa, yıllardır yaşayan ama asla görüşemediğim -yıllardır bir mahzende tutuklu olmaya yaşamak denirse- öz babam ise belli belirsiz yalanları ile onun da beynin yıkayacak Damla. Öz babamı da bana düşman edecek bundan hiç şüphem yok. Yerde kanlar içinde yatan adamın yanından ayrılıp peşlerinden gitmem gerekiyordu. O'nu nereye götürdüklerini bulmam ve ellerinden kurtarmam gerekiyordu. Onların elinde kalmamalıydı. Uzaktan, kendimi farkettirmeden takip etmeye devam ettim Çakır ve Damla'yı. Yola çıkmalarının üzerinden bir saatten fazla geçmişti ama hala yola devam ediyorlardı. Geldiğimiz yer hayatımda daha önce hiç gelmediğim varlığından da haberdar olmadığım bir yer. Öyle ki yol bilgisayarımın navigasyonu bile çalışmıyordu burada. Haritada olmayan bir bölgeydi burası. Pek fazla insan da yok yollarda. Yıllar önce terk edilmiş hayalet bir şehir gibi adeta. Nihayet Damla ve Çakır bu hayalet şehrin çıkışına doğru bir sapaktan içeri beş yüz metre gittikten sonra varılabilen iki katlı bir evin önünde durdular. Ev harap haldeydi. Dışında sıvaları dökülmüş. Pencerelerindeki camlar kırılmış tahta çakılarak kapatılmış durumdaydı. Evin kapısı büyük bir asma kilit ile kapatılmıştı. Damla arabanın torpidosundan çıkardığı büyükçe bir anahtar ile evin kapısını açtı. Ardından Çakır'a git de getir misafirimizi dedi. Çakır da bir çoban köpeği edasıyla sahibinin kendisine verdiği emri koşulsuz bir itaat duygusuyla yerine getirmek için arabaya yöneldi. Arabanın arka kapısını açtıktan sonra üstü başı yırtık pırtık ve zayıfça birini çıkardı arabanın içinden. Erkek mi kadın mı olduğu anlaşılmıyordu bu mesafeden. Kafasında da bir tür çuval vardı zaten. Çakır kaçırdıkları bu kişinin koluna girdi ve onu yönlendirerek yürüttü ve harap haldeki evin içine soktu. Daha sonra Damla önce etrafı kolaçan edip, sağı solu gözlemledi. Beni farketmemesi için çalılıkların içine doğru sokuldum. O esnada bir kaç diken ellerimi ve yüzümü kesti. Canım çok fena acımıştı acıdan çığlık atmak istiyordum ama öyle bir şey yaparsam hayatımdaki son çığlığım olurdu bu. O yüzden kendimi çok zor da olsa tuttum. Damla etrafta herhangi bir sıkıntı hissetmeyince kendisi de harap olmuş evin içine girdi ve duyduğum kadarıyla kapıyı içeriden kilitledi. Ben de çalıların arasından çıktım ve hızlı bir şekilde yüz elli metre kadar geride ağaçların arasında bıraktığım arabaya doğru yürüdüm. Kollarım ve yüzüm az da olsa kanıyordu kanaması çok önemli değildi ama canım ciddi şekilde acıyor yaralar ciddi şekilde sızlıyordu. Arabanın torpidosundan pamuk ve tentürdiyotu alıp ayak üstü bir pansuman yaptım yaralara. Eğer enfeksiyon kaparsa böyle kesiklerde durum çok daha kötü hale gelebiliyordu. Sonrasında arabanın içinde oturup evi gözlemlemeye başladım. Hava kararıyordu ama evden herhangi bir hareket ya da ses gelmemişti. Havanın biraz daha kararmsını bekledim. Ay gökyüzünde Güneş'ten aldığı ışığı tümüyle Dünya'ya yansıtır vaziyetteydi ama evde tek bir ışık demeti dahi yoktu. Tamamen karanlıkta duruyorlardı. Karanlıkta ne yapıyorlar? Acaba benim onları takip ettiğimi anladılar mı? Eğer anlamış olsalardı çoktan bir hamle yapıp beni de yakalamaya çalışırlardı bence. Hem son derece uzaktan ve hiçbir ses çıkarmadan takip ettim onları. Takip ettiğimi anlamaları mümkün değil. Aklıma bir şey daha geliyordu umarım böyle bir şey yoktur. Eğer benim onları takip ettiğimi anladılarsa arabayı evin ön kapısına bırakıp evin ön kapısından girip arka kapısından çıkmış olabilirlerdi. Eğer böyle bir şey yaptıysalar beni mükemmel şekilde atlatıp izlerini kaybettirmiş demektirler ki bu durumda onları bulmam hemen hemen imkansız olur. İkinci bir ihtimal ise onların da birinden saklanıyor olması. Sonuçta evrenin en büyük suçlularının olduğu zindanlardan birini kaçırdılar ve şüphesiz kral arkalarından onları yakalayıp kendisine getirmesi için en değerli adamlarını yollamıştır. Eğer ikinci ihtimal gerçekleşirse son derece iyi olur benim için. O zaman o krala sonsuza kadar minnettar olabilirim. Çünkü beni hayattaki en büyük düşmanından kurtarmış olur.  Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Evden şuana kadar ne bir ses ne de bir ışık gelmişti. Umutsuz ve yarı uyur vaziyette evi izlemeye devam ediyordum ama her geçen saniyede beklentim düşmeye devam ediyordu. Ta ki saat tam olarak gece yarısını geçtikten on ya da on beş dakika sonra evin kapısından çıtırtılar duydum. Daha sonra da anahtarın döndüğünü duydum ve ardından kapı karanlıkta açıldı. İçeriden çıkan Damla'dan başkası değildi. Hemen arkasında da Çakır vardı. Damla bir yere gidiyor gibiydi ama Çakır kalıyor gibiydi. Keşke ikisi de gitseydi! Damla Çakır'a parmak sallayarak bir şeyler söyledikten sonra hızlı adımlarla arabaya bindi ve yola koyuldu. Önümden geçerken beni görmemesi için iyice eğildim ve beni görmeden önümden öylece geçip gitti. Şimdi içeride sadece Çakır ve kaçırdıkları kişi her kimse o kalmıştı. Harekete geçmenin zamanı mı emin değilim ama Damla yoktu. Çakır Damla'ya kıyasla mücadele etmemin daha kolay olduğu kişiydi. Sanırım harekete geçmenin zamanı gelmişti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE