Uzun ağaçların yaprakları titreyerek aşağıya dökülüyor, kurumuş ve soluk turuncu yapraklar ayaklar altında eziliyordu. Hafif bir meltem genç kadının boynunu gıdıklayarak hızla esiyordu. Genç kadın, nereye gittiğini bilmeden savrularak aşağıya düşen cansız yaprağa baktı. Bir gün hepimiz bu yapraklar gibi cansız birer varlığa dönüşeceğiz diye düşündü içerisinden. Gözlerini kırpıştırdı ama bedeni ona ihanet ediyormuşçasına yorgundu. Hiçbir şey hissetmiyordu ve hissetmekte istemiyordu. Sanki tüm günahları ayaklanıp karşısına gelmiş ve onu öldürmeye ant içmişti. Boğazında koca bir yumru oluştuğunu hissetti, ağlamasını ve konuşmasını engellemek isteyen bir yumru. Gece gördüğü kabuslardan sonra hızla uyanır ve soğuk soğuk terlerdi ama şu an bir kabusun içinde değildi. Bu gerçekliğin ta kendisiydi. Kocası mavi ve keskin gözlerini onun gözlerine dikmiş bir şeyler söylemesi için yalvaran gözlerle ona bakıyordu ama kadın konuşmamak için direniyor gibiydi. Tüm düşüncelerini zapt etmek ilk defa ona bu kadar zor geliyordu ama bu yorgunluğu onun yükünü ağırlaştırmıyor aksine hafifletiyordu. On metre ileride duran at arabası hızla titredi. Yeleleri upuzun iki yılkı atı hızla koşmak için sabırsızlanıyorlardı ama beklemek zorunda olmaları gerektiğini ikisi de biliyordu. Genç kadın kocasının ensesine dokundu, ona sarılmak istiyordu ama bunu yapmaması için onunla savaşıp duran garip hisleri vardı. Hızla bir rüzgar daha esti ama bu seferki diğerlerinden çok daha sertti, sanki akşam kopacak kıyametin haberini veriyor, ortalığı birbirine katmak istiyordu. Genç kadın bunu anlayacak kadar tecrübeli biriydi.
Bir damla yaş kadının suratını gıdıklayarak süzüldü teninden. Hızla boğazına doğru indi ve yere damladı. Kocasının konuşmak istediğini hissetti ama yapamıyordu. Sanki karşısında duran bu masum adam büyük bir günah işlemiş gibi sessiz ve çekingen duruyordu. Kadın ne olduğunu anlamak istercesine kafasını salladı, bu işaret bana yardım et demekti ama onlara hiç kimsenin yardım edemeyeceğini biliyordu
"Ona sahip çıkmak zorundasın, geri dönebilecek miyim bilmiyorum." Bu sözleri söyledikten sonra kelepçeli ellerini karısının beline dolamaya çalıştı ama bilekleri acıyordu. Bileklerindeki damarlar genişlemiş ve kızarmıştı. Kadın duyduğu sözlerden sonra daha da ağlamaya başladı. Kolunu kaldırarak suratını sildi ama kıyafetinin bir kısmı yaptığı hareketten dolayı ıslanmıştı. Şehrin diğer bir yanında, bulutlar göğün üzerinde katran karası bir renk almış, yeryüzünü ıslatmaya başlamıştı. "Bunu yapmak istemiyorum." dedi kadın. Alnındaki birkaç damarın sızlamaya başladığını hissetti, belki de birazdan beyin kanaması geçirip ölecekti. "Gitmemen gerek, tek başıma başaramam." Adam duyduklarına inanmıyordu çünkü karısının güçlü ve kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olduğunu biliyordu. O gün de diğer günler gibi normal bir şekilde başlamıştı. Sabah kalkmış küçücük kızının yatağına gitmiş ve onu uyandırmıştı çünkü Elisa sabahları erken kalkmayı severdi. Bunu babasıyla birlikte annesi de çok iyi biliyordu ve kızının bu huyunu çok seviyordu. Elisa'yı uyandırdıktan sonra beraber ormanın ilerisindeki gizli bahçeye gidiyor ve oradan Elisa'nın çok sevdiği pembe mantarları topluyorlardı. Ama bugün diğer günler gibi değildi, bu gün kadın için diğer günlerin aksine tam bir felaket olacağı belliydi. Kadın bunu sabah askerlerin kapıya dayanıp zorla içeriye girmeye çalışmalarından anlamıştı.
Küçük Elisa ise evlerinin biraz ilerisindeki kulübe de yaşayan yaşlı kadın tarafından diğer çocukların yanına götürülmüştü çünkü annesi bu olanları görmesini istemiyordu.
Büyük palmiyeler hışımla dallarını bir o tarafa bir bu tarafa savurmaya devam ederken hızlı bir rüzgar daha esti. Yüzlerinde siyah boyalarla kaplı dövmeler bulunan çocuklar üşüyordu, kollarını etraflarına dolamışlardı ve bir tanesi korktuğu için annesinin kucağına gömülmüş haldeydi ama Elisa yalnızdı. Onu her hafta masallar anlatılan, bilmeceler sorulan ve hep beraber zaman geçirilen bir yere getirmişti. Kahinin çadırına. Rhapsodos'un üzerine çöken kasvet tüm insanları büyük bir kasırga gibi içine sürüklemiş ve aniden yutmuş gibiydi.. Kömür karası bulutlar Rhapsodos Krallığından onların üzerine doğru gelirken yaşlılıktan parmakları buruşmuş kahin az önce kuvvetle esen rüzgardan dolayı yarım kalmış hikayesine devam etti. Yan tarafında oturan çocuk onun içindeki suyu çekilmiş bir pumera meyvesine benzediğini düşünerek aklındaki gülme isteğini yok etti ve yerinde kıpırdanarak kahinin morarmış dudaklarına baktı. "Eskiden müzik büyücüleri ya erkek ya da kız çiftleri olarak doğarlarmış." Sözlerinden sonra etrafında bulunan ağaçları izledi. Sanki bu denli bir yaratılışın en fazla ne kadar güzel olabileceğini sorguluyor gibiydi. Tek elinde tuttuğu ve destek aldığı kenarları soyulmuş olan çam odununu yan tarafına koydu.
"Ama sanırım artık böyle olmuyor, en azından bu devirde." İhtiyaçla dudaklarını ıslatarak genzini temizledi.
"Kselano tuferia de mentahorus." Söylediklerinden bir şey anlaşılmadığını kendisi de biliyordu çünkü o Rhapsodos Krallığında bu dili bilen tek kahindi. Hikayesine devam edebilmek için söylediklerini çevirmeye başladı. En uçta oturan Elisa hikayeye kendini o kadar kaptırmıştı ki kafasının içindeki kıyamet senaryolarını toparlamaya çalışıyordu. Bunun aksine sert bir rüzgar halen eserek kasabanın diğer ucundaki çadırları yıkmaktaydı.
"O notaların bulunup acilen müziğin çalınması gerek."
"Peki ya hiç çalınamazsa?" Elisa'nın yanında gelen yaşlı kadın ileriye atılarak sorduğu soruya cevap beklemeye başladı. Kahinin anlattıklarının alenen anlatılmış şeyler olmadığını biliyordu ve bu onu fazlasıyla korkutuyordu. Soğuktan üşümüş, tahta yüzüklerle kaplı parmaklarını birbirine dolayarak sözlerine şöyle devam etti. "Ya da bir şekilde notaları ortadan kaldırırlarsa?"
"Böyle bir şey olacağını sanmıyorum." dedi kahin. "Müzik büyücüleri alenen seçilmiş kişiler değillerdir. Onlar en eski kraliyet soyunu devam ettiren kişiler ve bizi bu şekilde felaketlere maruz bırakacaklarını sanmıyorum. Elbet yardımımıza koşacaklar, bundan sonra önümüzdeki 78 yılda sadece iki tane müzik büyücüsü doğacak. Eğer ortaya çıkmazlar ise sonumuz gelmiş demektir."
"Yani bizi durduk yere yok edeceklerini mi söylüyorsun? Bu bir anlamda her şeyin boşa olması demek. Boşuna yaşıyoruz, boşuna savaşıyoruz ve kendimizi korumanın bir manası yok. Yanlış mı anlamışım?"
"Kim bilir." dedi kahin suratında ifadesiz bir gülümsemeyle. "Rhapsodos mucizevi bir şekilde yaratıldı ve bin yıla yakındır şans eseri hayatta kalıyor. Belki de hayatta kalmaya devam etmesi minik bir mucizeye bağlıdır. Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz."
Rüzgar diğerlerinin aksine sıcak bir şekilde eserek insanların içinde oturduğu çadırı hızla sarstı. Herkes oturduğu yerde hızla hareketlenirken dışarıdan çığlığa benzer büyük bir ses duyuldu. Koca bir ağaç yıkılarak su kuyusunun üzerine düştü, hiçbir şey yapamayacaklarını bildiklerinden kimse yerinden kıpırdamadı. Birkaç haftadan beri Rhapsodos'u yerle bir eden rüzgar şiddetini arttırmıştı ve sağanak bir yağmur çiftçiler ovasındaki tarlaları sular altında bırakmakla meşguldü. Kara bulutlar yoğunlaştığı için kararan hava soğuk kar tanelerini Rhapsodos'un puslu topraklarına fırlatıyordu. Elisa ayağa kalktı, hava karardığı için göz gözü görmemeye başlamıştı.
"Felaketin yaklaştığını hissedebiliyorsunuzdur." dedi kahin, Elisa ballı çamurlardan yapılma koca mumların ezilmiş iplerini ateşle buluştururken. Ne zaman buraya masal dinlemeye gelse kahin ona mumları yakmasını söylerdi ve bu sefer beklemeden yapmıştı küçük kız. İçeriyi anında sıcak, turuncu bir ateş doldurdu. Alevler aynı anda eşsiz bir ritimle dalgalandı. Kapıya yakın olan en büyük mum, neredeyse bir insan büyüklüğündeydi, rüzgar dolayısıyla sönecek gibi oldu ama alev, mezarından kalkan bir ölü gibi anında yeniden canlandı. Masal bitti. Nöbetçiler adamı çoktan at arabasının arkasına koymuş, dipteki mahzenlerden birine kapatmışlardı ama kadın o andan itibaren yarım kalmıştı. Artık ne yapacağını bilemez bir halde kendini eve kapatmıştı. Bir anlık dalgınlıkla kızını bile unutmuş, intihar etmeyi bile düşünmüştü ama yapamazdı. Aklındaki delice ihtimal gerçekleşirse kızının tek başına kalmasından ölesiye korkuyordu. Korkmaktan çok olanları içinde hissediyordu. Tahta kütüklerden yapılma evin içindeki el yapımı koltuğa oturdu, gözlerinden akan yaşlar kıyafetini ıslatmaya devam ediyordu. Aklından geçenleri sıralamaya koyuldu önce. Mantıklı bir plan yapıp hayatta kalmaya çalışmalıydı, ya da teslim olup kaderine razı olmalıydı ama bilemiyordu. Kendini büyük bir bilinmezliğin içine batmış halde hissediyordu ve ne olursa olsun hislerinde yanılmadığını hissediyordu.
Ama hissetmekten yorulmuştu. Bedeni narin bir çiçek gibi solmaya başlamıştı ve her geçen saniye solmaya devam ediyordu. "Ne yapacağım?" diye düşündü, kelimeleri duvarlara çarpıp zihnine geri dönmüş ve zihnindeki derin kuytulara acı verici bir şekilde batmıştı. Kelimeleri parçalanmış olmasına rağmen sesindeki umut ışığını korumaya çalışmalıydı, iç sesi öyle söylüyordu. Elisayı düşündü, Elisa ondan yaklaşık bir kilometre ötede, ormanın içinde oluşturdukları patikada yürümekle meşguldü. Onu getiren yaşlı kadın diğerleriyle birlikte şehir merkezine inmiş ve küçük kızı geri getirmesini unutmuştu ama Elisa'nın umurunda bile değildi o. Annesiyle beraber bu yollarda binlerce kere yürümüş ve bu yolların her metresini zihnine kazımıştı. O yüzden tek başına olsa bile geri dönebileceğini biliyordu ve kendine güveniyordu küçük kız. Orta boyuttaki taşlarla donattıkları uzun patika yolun kenarındaki papatyalara baktı, belki birkaç tane toplayıp annesine götürürse sabahki korkulu halinin aksine mutlu olurdu annesi. Gülümsedi küçük kız, hemen yolun kenarına yanaşarak birkaç papatya toplamaya başladı. Eline aldığı papatyalardan birinin yapraklarına baktı, sarı taç yapraklar hızla döküldü. Elisanın gülümsemesi suratında solarken başka bir tane daha kopardı, diğerinin aksine bu biraz daha canlı ve güzel duruyordu ve annesine götürmek için fazlasıyla uygun bir çiçekti. Elbisesinin önündeki minik cebe koyduğu papatyaların ezilmesine aldırış etmeden ritimli bir şekilde koşmaya başladı. Henüz birkaç saattir ayrı kalıyor olmasına rağmen evini fazlasıyla özlemişti ve annesini görmek istediğini hissediyordu. Hızla esen rüzgar saçlarını savurdu, Elisa gözlerini kırpıştırarak etrafına bakındı, rüzgar ormandaki ağaçların etrafında hızla dolanıyor ve onunla konuşuyormuşçasına uğulduyordu. Rüzgarın bu kanlı melodisi kıza bir şeyler anlatmaya çalışıyor olmalıydı ama Rhapsodos'un ıssız bir ormanında koşuşturan bu küçük kız henüz bunu anlayamayacak kadar küçüktü.
Patika yol azaldı, yavaş yavaş sonu geldi. Küçük kız durdu, sanki uzaklardan, çok uzaklardan çığlık sesleri geliyordu. Bunu o kadar az duyuyordu ki bir an gerçek olup olmadığını düşündü. Ona çok uzaktan gelen bu seslerin kime ait olduğu belirsizdi ama Elisa korkmuştu. Nedenini bilmediği bir korku tam içine oturmuştu.
"Düşünmemem gerek?" diye geçirdi içinden. Kendi kendini korkuttuğunu biliyordu. Çığlığa benzer bir ses kulaklarını doldurduğunda korkuyla arkasına döndü. Nefesleri sıklaşmış, gölgelerle kaplanmış kalbi iki katı hızla atmaya başlamıştı. Ellerini ağacın iri gövdesine dayadı. O sesi duyduğuna emindi ama etrafında hiç kimseyi göremiyordu. Simsiyah gözlerini etrafta gezdirmeye devam ederek yürümeye başladı. Suratındaki ifadeyi anında sildi, ormanın egzotik ağaçlarla donatılmış atmosferinde sadece ağır botlarının sesleri duyuluyordu. İçindeki hisler ona bir şeylerin hiç iyiye gitmediğini söylüyordu ve o da buna kesinlikle emindi. Vücudundaki adrenalin hormonu hızla artarken nefeslerinin sıklaştığını hissetti ama temiz orman havasını solumak onu sakinleştiriyordu.
"Sakin olun, yapacak bir şey kalmadı. ” Ve tahtadan yapılma minik evleri görülmüştü ama etrafında duran onca insanın ne yaptığını anlayamamıştı. İçindeki his artık bir şeylerin eskisi gibi olmadığını söylediğinde gözlerini kırpıştırarak oraya doğru baktı. İleriden gelen bağırma sesleriyle yanıldığını anlaması çokta uzun sürmedi. Her şeyi anlama şansını kendi elleriyle mahvetmek üzereydi. Daha önce hiç yapmadığı kadar hızla koşmaya başladı. Bu kadar hızlı koşabildiğini kendisi bile bilmiyordu fakat bunu böyle bir zamanda keşfetmemiş olmayı dilerdi. Böyle bir duruma hiç düşmemiş olmayı…
“Daha fazla ilerlemediği için şanslıyız.” diye bağırdı içlerinden bir tanesi. Sesi o kadar yakından gelmişti ki Elisa korkudan ayaklarının bir an boşalacağını sandı. O anda hızlı bir kararla koşmakta olduğu istikameti değiştirerek ağaçların arasına daldı. Evlerinin yıkılmış ve küle dönmüş bir halde olduğunu gördüğünde gözleri irileşmiş ve içinde bir şeyler darmadağın olmuştu. O insanların yanına hiç gitmemeye karar vererek bir ağaca koydu ellerini. Hislerini ilk defa bu kadar güçlü bir şekilde hissediyordu ve bu onun büyümesini sağlayan yegane şeydi. O insanlara baktı nefretle, bunu onların yaptığından neredeyse emindi. Annesi ve babası neden gelip onu almıyordu ki? Artık bir evleri olmadığına göre başka bir yerde yaşayacaklarını düşündü, belki de kahinin çadırına gider orada kalırlardı çünkü yaşlı kahin onları seviyordu. Buna izin vereceğine adı kadar emindi. Evlerini yakan bu yabancılardan uzaklaşmak istiyordu ama bedeni buna izin vermiyordu. Şiddetli rüzgar nedeniyle ağaçlardan biri evin üzerine yıkılmış, içerideki mum yüzünden her yeri alev almıştı. Rüzgar alevleri güçlendirip evin hızla küle dönüşmesini sağlarken evin sahibi çığlıklar içinde yerde yatıyor, çığlıklarının arasına türlü türlü yakarışlar ekliyordu. Diğer insanlar kadının ne dediğini anladığında artık her şey için çok geçti. Taşıdıkları sularla yangını söndürmüş olsalar bile içerideki çığlıklarıyla göğü inleten genç kadını kurtaramamışlardı. Etraf az önce yaşanılan şeylerin etkisiyle daha da sessizleşirken koca bir şimşek ilerideki palmiyeyi ikiye böldü. Yağmur göğün derisini hızla yırtarak yeryüzüne indiğinde halkın büyük çoğunluğu dışarıdaydı. Alevlere teslim olmuş olan evin kızgın külleri yavaş bir şekilde söndü. Koyu renkli bir duman hızla süzülerek halkın arasına karıştı. Sanki derisi küllerle kaplanmışa benzeyen siluet evin enkazı üzerinde olsa bile belli oluyordu. Saçları suratına yapışmış kadın üzgün bakışlarını esirgemeden etrafına bakındı. Artan rüzgarın etkisiyle suratlarına vuran yağmur taneleri birer mermi gibi tenlerini deliyor, damlalar ateş topu gibi derilerini yakıyordu. Küçük kız artık kendisine çok ağır gelen göz kapaklarını kapadı. Hissizleşmeye başlamıştı. Korkudan titriyordu ama soğuk hava dolayısıyla üşümüyordu bile. Aniden ellerini dayayıp olanları izlediği ağacın dibine yığılıverdi. Zihninin yavaş yavaş koca bir karanlığa gömüldüğünü biliyordu ama buna maruz kalmak istemiyordu. Elbisesinin cebine koyduğu iki küçük papatya yere düştü. Küçük kız gözlerini, rüzgardan kendini koruyamayan papatyanın yapraklarına dikti. Usul usul koca bir nefes çekti içine. Bilinci kapanırken tek bir şey hissediyordu artık. Onu kucağına alan sıcak ve güvenli kolları.