İmral, gördüğü kabusun üzerine biraz olsun rahatlamak için duş almış daha sonraysa kendine yiyecek bir şeyler hazırlayıp onları atıştırmıştı. Sol kolunu fazla kullanmamaya çalışıyordu ama buna rağmen en ufak hareketinde kolu ağrıyor ve kesikten kan sızıyordu. Mektubu aldıktan hemen sonra hızla merdivenlerden yukarı çıkmış, sinirle yaptığı hareketleri nedeniyle kolunda fazla derin olmayan bir yarık oluşmuştu. Yarın kesinlikle hemşirelik fakültesine uğrayıp dikiş attırmalıydı. İşleri bittiğinde koltukta oturmuş televizyondaki filmi izliyordu. Daha önce böyle bir filmin varlığından bile haberdar değildi ama film dikkatini çekmişti. Gözlerini oyunculardan çekip televizyonun sağ alt tarafında yazan ismi okudu.
"Hatırla."
Filmin adı dudaklarının arasından kayıp havada karışıp kayboldu. Beyniyse bu bilgiyi arşivinin en güzel bölümüne büyük harflerle kazıdı. Çakır mektubu okumak istemişti ama İmral ona okumamıştı çünkü mektubun üzerinde koca harflerle şöyle yazıyordu. 'İmral için, küçük bir hediye.' Bakışlarını tekrar filmin üzerine yöneltti. Olay karmaşık gibi görünüyordu çünkü filmin başını kaçırmıştı ama garip bir şekilde filmin tamamını biliyormuş hissine kapılıyordu. Tamamen zihnini boşaltmak için izlediğini biliyordu ama mektup hiçbir şekilde aklından çıkmıyordu. Ne yaparsa yapsın aklının bir köşesinde zihnini yiyip bitiriyordu.
Dejavu.
Film zaman geçtikçe dahada komplike bir hal alırken telefonunun sesiyle gözlerini televizyondan çekip koltukta hemen yanında duran telefonuna sabitledi. Operatör arıyordu. Yeni bir bant kaydı dinlemek istemediği için telefonu kapatıp gözlerini televizyona yöneltti. Siyah ekran kendisini karşılarken kaşlarını çatıp ekrana tekrar baktı ama gördüğü şey ilkinden farklı değildi.
Televizyon kapalıydı. Karşısında onu izleyen simsiyah bir ekran vardı.
Eline kumandayı alıp televizyonu açtı. Karşısına direk bir müzik kanalı çıkarken yüzünü buruşturup daha demin izlediği filmi bulmak için kanalları taradı ama öyle bir film yoktu kanallarda. Bitmiş olabileceğini düşünüp telefonundan ismini arattı. Filmin sonunu merak ediyordu çünkü. Önüne birden çok bu isimde film çıksa da hiçbiri izlediğiyle örtüşmüyordu. Yavaş yavaş beyninde şekillenmeye başlayan düşünceyle gerildi. Hayır böyle bir şey olamazdı. İçinden defalarca kez bu cümleyi tekrar etse de o düşünce bir yolunu bulup aklına sızmayı başarıyordu.
Ya öyle bir film yoktuysa?
"Hayır, hayır delirmiyorsun." diye geçirdi içinden. Birden mektup aklına gelmişti ama onu bir süreliğine arka plana itmek zorundaydı.
Bu soru tüm dengesini alt üst ederken hızla ayağa kalkıp banyoya yöneldi. Beyninin içindeki seste onu takip ederken onu duymamazlıktan gelip yüzünü yıkadı.
"Hayır! Ben delirmedim." dedi kendi kendine.
Kafasını kaldırıp aynada kendisine baktığında tüm vücudu uyuşuyor, kalbinin sesinden başka bir ses duymaz oluyordu. Aynada arkasında duran kişi biraz önce izlediği filmin başrolüydü. Ya da sadece öyle görüyordu. Evde Çakırdan başka kimsenin olmadığını bildiği halde arkasında duran bu kişiden neden hiç korkmuyordu, hemde kendini savunamayacak haldeyken.
İyiden iyiye kafayı yediğini düşünürken bir şey dikkatini çekti. Filmi nereden bildiğini şimdi anlıyordu. Çünkü aynada gördüğü yüz kendisine aitti.
İkiside.
Sadece biri biraz daha gençti. Aynadaki genç olan yansıması kolunu uzatıp omzuna koydu. Onun bir hayal olduğunun farkındaydı ama omzuna dokunduğunda tüm kanını donduran bir şey oluyordu. Elinin varlığını hissedebiliyorudu. Beyni bunun üzerine çılgına dönerken onun dudakları aralandı ve arasından birkaç kelime firar etti. Onun dudaklarında can bulan kelimeler İmral'in ruhuna saplanıyor ve oldukları yeri çürütüyordu. Burnuna gelen çürük kokusunun sebebi ruhu muydu?
Anlayamıyordu.
Sürekli tekrar eden kelimeler vücudunun kontrolünü yitirmesini sağlıyordu. Onu susturmak için her şeyi yapmaya hazırdı. Daha genç duran İmral neden böylesine gülümsüyordu, onu gülümseten neydi böyle?
Ondan kurtulmak için neler yapabileceğini düşündü. Ama ne yapacağını bilmeden onu nasıl susturabilirdi ki? İyiden iyiye kafayı yediğini düşünürken sol kolunu kaldırıp yumruk yaptığı elini hızla aynaya vurdu.
Şeytanı öldürmek için. Kendisini.
Tuzla buz olan aynanın kırılması üzerine sağ omzundaki baskı yok oldu ama ses durmuyordu. Susmuyordu. Ellerini kulaklarına bastırıp kenara çöktü. Hızla içeriye dönüp az önceki yerine oturdu. Yüzündeki tüm ifadeleri silmeye çalışırken Çakır'ın uyanmaması onu şaşırtmıştı. Gözüne takılan kenardaki mektubu eline aldı. Hızla odasına çıkarken içindeki ses hızla uyku moduna geçmişti ama bilmediği tek bir şey vardı.
"Nasılsın İmral, umarım iyisindir. Benim sana yaptığım gibi, beni evine hapsetmişken fazlasıyla mutlu görünüyordun. Bilmiyorum bu mutluluğunun sebebi neydi ama anlayabiliyorum desem yalan olur? Sadece aynı kandan geldiğim, istemediğim halde benim kardeşim olan insanın nasıl bu kadar salak olabileceğini düşünüyorum. Biliyor musun, bu kadar iyi kalpli ve belki de biraz aptal olmanı anlayabiliyorum. Bu benim işime geliyor çünkü. Ama sen bunu anlayamayacak kadar aptalsın ve ne kadar senden nefret etsem de bu bazen canımı yakıyor. O insanlar nasıl ki yıllar önce anneme acımadılarsa, beni bu hayata mahkum ettilerse, tüm bu intikam duygusunu kanımda hissedebiliyorum. Ama bazen şu geliyor aklıma, ne kadar düşünmek istemesem de. Eğer hiçbir suçu olmamasına rağmen nefret ettiğim insanlara bunu yapacaksam benim o insanlardan ne farkım kalacak. O zaman benim de onlar gibi yok olup gitmem gerekmez mi? Tüm bunları yaptığımda elime nasıl bir şey geçecek, o zaman annemi hayata mı döndüreceğim yoksa bende o insanlar gibi acımasızın teki olup çıkacak mıyım? Ama emin ol oradan kaçmaya tek başıma gücüm yetmezdi. Sırf bu yüzden bu kadar aptal olduğun için teşekkür ederim.
Sevgilerimle...
Üvey Kardeşin. "
***
“Ama emin ol oradan kaçmaya tek başıma gücüm yetmezdi. Sırf bu yüzden bu kadar aptal olduğun için teşekkür ederim…”
Bu iki cümleyi Damla’nın sesi ile okumuştum. Bu ses ise kulaklarımda çınlıyordu, çınlıyordu ve çınlıyordu… Beynimin içinde bu iki cümle dolaşıyor ve etime bir kene gibi yapışıyordu. Etimi bir kene gibi bırakmaya hiç ama hiç bırakmaya niyeti yok gibi gözüküyordu. Bu iki cümle sanki bir soğuk duş etkisi yaratmış gibiydi. Neye uğradığımı şaşırmıştım, okuduklarımı anlamlandırmak için bir süre kendimle savaştım. Fakat anlamamak için direniyor, bunu kabullenemiyordum. Bu iki cümle sevdiğin bir insandan sert bir tokat yemişsin de ona karşı güvenin kırılmış ve sevginin azalmış olduğunu hissettirdi. Bu tokatçı Çakır’dı, ona karşı güvenini ve sevgisini kaybeden kişi ise bendim. Dayanmak en zor eylem bunu son günlerde yaşadığım ve sınandığım sınavla anlıyordum. Bu yaşananlara dayanmak bana artık zulüm gibi geliyordu, dayanamıyordum. Duymak fayda etmiyordu sağır olan kişiye. Bağırsam çığlıklarım, yardım isteklerim duyulacak mıydı? Hiç ama hiç zannetmiyordum. Beni kimse dinlemek istemiyordu, duymaya kimsenin niyeti yoktu. Ben bir şey anlatmak istesem bana karşı sağır oluyorlardı. Ben bu güne kadar Çakır’a ne söylüyordum? Sakin bir hayat yaşamak istiyordum, huzurlu bir aile hayatı, güzel bir dostluk ve birazcık da mutluluk… Çok bir şey mi? Fakat Çakır’ın bana karşı sağır olduğu o kadar belli oluyordu ki artık. Artık tahammülüm ayaklar altındaydı ve minik karıncalar bunu izliyordu. Tahammül dediğimiz şey, sevdiğimiz ve değer verdiğimiz insanlar için ayrılan güzel bir maneviyat içeren bir duygudur. Fakat gün geçtikçe benim Çakır’a karşı mevcut olan tahammülüm azalıyordu. Bu son yaşanan mektup olayıyla da bitme noktasına kadar geldi. “Emin ol oradan kaçmaya tek başıma gücüm yetmezdi…” Bu cümle Çakır’ın hayatımdaki yerini kaybettirmesine neden olan söz olabilirdi. Damla’nın kaçmasında demek Çakır’ın da net bir payı vardı. Bu mektubu okumadan önce Çakır’ın böyle bir şey yapma ihtimalinin var olduğunu kendim ile tartışmıştım ve değerlendirmiştim. Ancak düşmanımın dilinden ve elinden bunu net bir şekilde duyunca insan kendisine yediremiyordu. Tüm bu olanlar yetmezmiş gibi bir de Damla’dan aptal damgası yemiştim. Resmen benim ile dalga geçiyordu. Çakır ile sonumuzun böyle olması beni gerçekten çok ama çok üzüyordu, ben onun ile farklı bir bağ farklı bir ilişki hayal ederken geldiğimiz nokta… Bunu bana kendisine hatta ve hatta bize yaptığı için acaba kendisini nasıl hissediyordu? Mutlu muydu yoksa içinde belirli belirsiz bir huzursuzluk kendisini gösteriyor muydu? Kendisine kendisinden çok güvenen bir insanı sırtından bıçaklamak nasıl bir duygu bırakır ki bu insanın içinde? İnsanın dönüp aynaya bakması lazım. Kendisine sorması lazım ya bunlar benim başıma gelseydi? Benim hal ve hareketim ya da karşıdaki kişiye tavrım ne olurdu? Bu soruların cevabını eğer içini rahatlatacak şekilde verebiliyorsa, sözün bittiği yere geldik demek oluyor bu. Şimdi gitsem bu mektubu Çakır’a okutsam ne diyecekti bana? Tepkisi ne olacaktı? İnkâr mı edecekti yoksa paşa paşa kabul mü edecekti? Kabul edeceğini hiç ama hiç zannetmiyorum. Bugüne kadar bunu yapması için Çakır’ı birçok kez zorladım fakat ondan hiçbir zaman olumlu bir dönüt alamadım. Ruhu bozuk insanlar. Ruhu bozuk. Ruhunu tadilata sokup tamir ettirmek gerek böyle insanların. Hatta bu insanların bir ruhu bile yok, ruhu olan bir insan böyle bir şey yapabilir mi? Gönlü el verir mi?
Geçen gün düşündüğüm düşüncelerim gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçmişti. Beni anlamak ve yapacaklarımı, hissedeceklerimi önceden Damla’nın tahmin edebileceği bir şey değildi. Bunun için Damla’ya yardım edecek birisi gerekti. O kişiyi enine boyuna düşündüğümde bir sonuca varamamıştım. Çakır’ı da ihtimaller dâhilinde tutmuştum fakat yine vicdanım bunu yapmama engel olmuştu. Ne geldiyse başıma bu vicdanım yüzünden geldi. Bu vicdanım benim duygularımı pare pare yapmaktan başka bir işe yaramıyordu. Vicdanım yüzünden Çakır’ı bu kişilerin dışında tutmuştum ve onu değerlendirme altına almamıştım. Fakat kendimce haklıydım, haksız değildim. Ancak artık umudumun üstüne basıp geçmem gerekiyordu. Çakır’a karşı bir umudum kalmamıştı. Onun içinde var olduğuna inandığım iyi insan umudunu kaybetmiştim. Tüm bunları düşününce Damla’nın beni bu kadar iyi tanımasının, yaptıklarımı ve yapacaklarımı nasıl bu kadar iyi tanıyordu ve anlıyordu işte şimdi anladım. Taşlar yerine oturuyordu ve oturmasıyla kalbime bir hançer saplanıyordu. Hançerleri kalbimden sökmek gerçekten zor olacaktı. Bu güne kadar güvendiğim dağlara kar yağmasına alışmıştım fakat artık dudaklarım kitliydi bugün. Bir küçük çocuğun sevdiği oyuncağını kaybetmesi gibi bir ruh hali içindeydim. Artık tüm yapraklar ölmüştü ve yağmur gözyaşını aldı. Rüzgâr oldu ruhlar, estiler yavaşça. Artık kaybedeceğim hiçbir şey yoktu. Çakır’ı da kaybettiğime göre savaş başlayabilir miydi?