4.BÖLÜM

4224 Kelimeler
Başvurmadığım banka kalmamıştı. Alt tarafı memurdum. Karşılığı olmadan yüksek miktarda para veremiyorlar, verseler de geri ödemeleri benim maaşımı kat kat aşıyordu… “Of baba of!” “Kendi kendine ne söylenip duruyorsun?” “Başım belada Erdem.” Erdem hemen karşımdaki koltuğa oturdu “Anlat,” “Anlatsam da çözüm bulamayacağın bir şey,” Önümdeki dosyaları itince, sayfaları dağılıp yere düştü. “Kahretsin, işler bu kadar ters gider.” Erdem benden evvel eğilip topladığı kâğıtları masaya bıraktı. “Hadi anlat, belki bir çözüm yolu buluruz.” “Kahve ister misin?” Kapalı alanda kalmak istemiyordum, kahveleri doldurup başımla terası işaret ettim. Birazcık esiyor gibiydi. “Babam, evimizi ve arkasındaki araziyi bankaya ipotek ettirip işi için kredi almış, işler yolunda gitmeyince de geri ödeyememiş.” “Of, miktar ne kadar?” “Dört buçuk milyon, yani eski parayla dört buçuk trilyon.” “Aman tanrım, gerçekten derdin büyükmüş, ne yapacaksınız?” “Biraz zaman kazanmak için büyükannem kolyesini satmak istiyor” “Hangi kolye bu kadar eder?” “Büyükannemin mavi elmas kolyesi… Antika bir şey… Ama kime, hangi kuyumcuya güvenebilirim ki yok pahasına almaya çalışırlar.” “Az dur, eşimin babası kuyumculuk yapıyor.” Telefon açtı; kayınpederi,“getirin göreyim” deyince hemen eve gidip kolyeyi aldım. Kuyumcu dükkânında bekleniyordum… Adam tek gözüne büyüteci taktı uzun süre inceledi “Gerçekten çok iyi, mavi elmas nadir bulunur, hele böylesine hiç rastlamadım. İşçilik kusursuz ben bunun değerini hesaplayamam. Yakınlarda müzayede olacak, antika tablolar takılar açık artırmayla satışa çıkarılacak. Bence böyle bir ortamda değerini bulur, isterseniz sizi bu işlerden anlayan bir ekspere yönlendiririm.” dedi. Büyükannemi arayıp, olan biteni anlattım. “Başka çaremiz yok yavrum.” diyerek kabullendi. Gerçekten başka çaremiz kalmamıştı. Erdem’in kayınpederinin yönlendirdiği ekspere gittim yaşlıca bir kadındı. Kolyeyi gösterdiğimde kadının göz bebeklerinin büyüdüğüne yemin edebilirdim, “Mükemmel bir parça en az üç yüz yıllık, nadide mücevherlerden biri… On karat vardır, bir saniye…” diyerek, masasının arkasında boydan boya uzanan kitaplığı karıştırmaya başladı… Bir sürü katalog çıkardı ve hızla sayfalarını çevirmeye başladı. “Biliyordum, işte bu. Üç yüz elli yıl önce yapılmış, Yüreğime Doğ olarak isimlendirilmiş. Hikâyesi de çok ilginç; Katar emirlerinden biri, kendini istemeyen bir kadına âşık olmuş… Ne dediyse ne yaptıysa kadını ikna edememiş aşkını bu kolyeyle ölümsüzleştirmek istemiş. Derdini o zamanın mücevher yapan ustasına anlatmış, yıldız şekli ve mavi elmas birleştirilmiş. Mavi dolunay çok nadir görülür, aşkının nadir olduğunu belirtmek için mavi elmas kullanılmış, sonsuz aşkın sembolü olarak da bilinir… Erişmesi ve koruması zor bir mücevherdir. Sizin elinize nasıl geçti?” “Dedem büyükanneme vermiş.” Kadının sözlerinden aptal gibi olmuştum, dedem büyükanneme bu kolyeyi verirken hikâyesini bilerek mi vermişti? Ya büyükannem ne kadar nadide bir mücevher olduğundan haberdar mıydı? “Açık arttırmaya koymak istiyor musunuz?” “Sizinle yarın görüşsek, birde ne kadara alıcı bulur?” “Gerçek ederini bilemem tahmini bir şeyler söyleyebilirim. İki milyonla açılışı başlatırız” “İki milyon mu?” “Az mı buldunuz? Birkaç koleksiyoncuya haber vermeme izin verin. Elimde böyle nadide antika bir mücevher olduğunu söyleyip araştırma yapayım. Açılış fiyatını birlikte belirleriz müzayede harika geçecek…” İki milyon… Açılışı buysa, bitişi nasıl olurdu? Bir çırpıda borçlardan kurtulur ömrümüz boyunca mutlu mesut yaşardık… “Siz görüşmelerinizi yapın, bana geri dönün, ben de büyükannemle konuşayım.” “Çok bekletmem, bu fiyatı verebilecek kişiler fazla değil.” Kadının yüzünde güller açıyordu; büyükannem kabul ederse, oldukça yüksek komisyon alacağını düşündüğünden, göz bebekleri dolar işareti haline gelmiş gibi görünüyordu. Ve ben bu kadar değerli bir kolyeyi nerdeyse kaybediyordum. Borkan, hayatımızı kurtardığının farkında değildi. Bir an hatırlamaktan nefret ettiğim dakikalar, film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Müziği, öfkesi, hırsla dudaklarımdan öpüşü… Tadı, teninin kokusu… ***** İşe geri döndüm, bir kaç ufak tefek yaralanma, yaralama olayı vardı. Akşamı etmiş, merakla kadından gelecek telefonu bekliyordum. “Simay, arkadaşlarla yemeğe gideceğiz.” Esen poposunu masama dayamış çantasından çıkardığı minik makyaj aynasına bakarak rujunu sürüyordu. “Siz gidin hiç keyfim yok.” Dudak kenarına taşırmış olduğu kırmızı rujunu parmağının ucuyla sildi, daha çok yayılınca çantamdan çıkardığım ıslak mendili uzattım.“Bu günlerde hiç keyfin yok zaten, dağılmış haldesin.” Derdimin hangisini söyleseydim; Sevgisiz ebeveynlerimi mi, borçları mı, hangi birini? “Dağılmaktan hoşlandım.” “Seni toplayacak bir erkeğe ne dersin, bence yalnızlıktan bu haldesin.” “Hah bu sıra tek derdim buydu zaten. Hadi gevezeliği bırak, bak sevgilin gelmiş. Bu sefer kaç gün sürer?” Esen’in erkeklerle hiçbir sorunu yoktu; kısa, uzun, esmer, sarışın yeter ki bir erkek hoşuna gitsin ayaküstü flört eder, tek bir yanlışlarında ayrılırdı. İlginç bir tarzı vardı; tutuculukta birbiriyle yarışan erkek iş arkadaşlarımız bile, Esen’in rahat tavırlarının sadece yüzeysel olduğunu bildiklerinden, her seferinde ilişkisinin kaç gün süreceği hakkında iddiaya girerlerdi. “Ay ne bileyim biraz fazla geveze gibi…” “Anlaşıldı bu gece şutlanacak, sıkılmıyor musun?” “Aksine çok eğlenceli, baştan polis ve siyah kuşak sahibi olduğumu söylüyorum. Dört abimin de bordo bereli olduğunu, babamın ağır ceza hâkimi olduğunu… Sonra tek başıma yaşadığımı söyleyerek sözümü bitiriyorum.” “Bu dediklerinin hepsi yalan.” “Ama onlar bilmiyor değil mi?” “Amacın ne?” “Doğru erkeği bulabilmek, tek başıma yaşadığımı özellikle söylüyorum. Gerçek yüzlerini çok çabuk belli ediyorlar; ilk günden sulananlardan nefret ediyorum, bir yemek ısmarlayarak sanki sahibim olmuş gibi davranmaya başlamaları iğrenç geliyor. Evime gelmek istediklerini söyledikleri anda da bırakıyorum.” “Doğru erkek… Kim bilir, belki bir gün bulursun.” Masaya iki kupa kahve kondu… Fatih tarafından, birimimizin yakışıklılarından kadın avcısı Fatih… Esen, “Aşk olsun Fatih, niye bana kahve yok?” diyerek mızıldandı… “Sevgilin beklediği için sana getirmedim. Birgün sert kayaya toslayacak, gününü göreceksin. Her erkek seninkiler gibi muhallebi çocuğu değil.” Fatih, Esen için iddia başlatan, çıktığı adamlarla dalga geçen biriydi. “Sen kendi sevgililerine bak akıllım, hepsi yosma kılıklı.” Birbirlerine düşman gibi bakıyorlardı, her fırsatta kavga etmeleri, iğneli sözler “Arkadaşlar size bir teklifim var?” İkisinin de başı bana doğru döndü, ayağa kalkıp çalmakta olan telefonumu elime alıp çantamı omzuma astım. “Bence siz birbirinizden hoşlanıyorsunuz başkalarını bir kenara bırakıp, sevgili olmayı denesenize.” “Asla olmaz!” “Bununla mı? Asla!” “Bence deneyin, hadi iyi akşamlar.” Onları baş başa bırakarak çıktım telefonu açtım müzayedeci kadın arıyordu. “Dediğim gibi elinizdeki taş oldukça değerli, birkaç kişiye sordum. İlgili kişilere kolyenin resmini gösterdim. Şimdiden alıcıları çıktı, hemen işleme koyabiliriz.” “Büyükannemle konuşur durumu anlatırım, son karar onun…” “Kendisiyle konuşmak isterim,” “Telefonunuzu veririm.” Bu kadar değerli kolyeyi elden çıkarmak tüm derdimize çare olacaktı. Ya manevi değeri? Büyükbabam bu kolyenin hikâyesini bilerek büyükanneme vermiş olmalıydı. Yıllık izin kullanma vaktim gelmişti, annemin dediğini yapıp kısa süreliğine dedemin yanına gitsem ne kaybederdim. Aslında anneme bakmaları gerekirken hiçbir yardımları olmamıştı. Verecekleri parayla borçlar ödenir hem de kolye satılmamış olurdu. Eve gider gitmez olanları, mavi elmasın hikâyesini ve niyetimi büyükanneme anlattım. Onların yanına gitmeme göz yumacağına, kolyeyi satacağını söyledi. “Büyükanne dedem seni seviyormuş.” “Sevmek mi?” “Yoksa bu kolyeyi sana vermezdi.” “Onların sevgi anlayışıyla benimki birbirine uymuyor.” ***** Müzayede günü gelip çatmış, büyük bir otelin toplantı salonu seçilmişti. Büyükannem her zamanki gibi çok şıktı, yanında torunu gibi değil hizmetçisi gibi duruyordum… “Ben sana söyledim bu gibi yerlere şık gelmek gerek, inadından yine kot penye giydin. Sanki pazara gidiyorsun.” Büyükannem; üzerindeki bej rengi tayyör, ona uygun ayakkabı ve çantayla, ben hanımefendiyim, der gibiydi. Çantasından yelpazesini çıkarıp gözlüklerini taktı… Müzayedenin kalabalık geçmesi bekleniyor olacaktı ki sandalye sayısı çoktu. İnsanlar birer ikişer gelmeye başladılar. Onlar geldikçe ben daha çok utandım, kadını erkeği çok şıktı. Hemen yerime oturup büyükannemi yanıma çektim, ayakta kalıp kıyafetime kınayan gözlerle bakanları görmek istemiyordum… Oturacağımız sandalyelerde, açık artırmaya katılmak için kullanılan, üzerinde numara yazılı kartlar vardı. Elimde çevirmeye başladım. “Bana bak o elindekini sakın durup dururken kaldırmayasın.” “Of büyükanne sen de beni iyice cahil yaptın.” “Giyim kurallarını bilmeyince, bunu da bilmezsin diye düşündüm.” “Vur vur ses gelsin. Ne var yani üzerimdekiler en rahat kıyafetler, buradan işe gideceğimi unutma.” Tüm sandalyeler doldu, hatta ayakta duranlarla salon iyice kalabalıklaştı. Hazırlanmış yüksekçe kürsüye yine şık giyinmiş bir adam çıktı, elindeki tokmağı kürsüye vurunca salonun uğultusu birden bıçak gibi kesildi… “Beyefendiler, hanımefendiler müzayedemize hoş geldiniz. İlk olarak Çin hanedanlığı zamanından kalma bu gördüğünüz eşsiz işlemeleri olan vazoyla açılış yapıyorum. Tamamen el işidir, üzerindeki manzara resmi eşsizdir, renklerinde her hangi bir değişim olmadan zamanımıza kadar ulaşmış kusursuz eserlerdendir. Açılış beş yüz binden başlayacak, yüz yüz artacaktır siz de ben de gerçek değeri olmadığının farkındayız. On numara, altı yüz bin. Altmış numara, yedi yüz bin…“ Fiyat gittikçe yükseliyordu, alt tarafı vazoydu işte. İster Çin’den ister Japonya’dan kalsın sadece vazoydu. Bir anda düşüp kırılsa bunca para havaya gidecekti. “Yetmiş üç numara sekiz yüz bin verdi yok mu arttıran, satıyorum, satıyorum… Sattım. İkinci eserimiz bu güzel tablo. Gördüğünüz gibi renklerin uyumu muhteşem, fırça darbeleri inanılmaz.” Ay fırça darbeleri muhteşem, renkler inanılmazmış. Karman çorman minicik bir tabloydu yolda görsem almazdım… Arttırma başladı, millet söylenen rakamlar çekirdek parasıymış gibi fiyatı yükseltiyordu. Uğultudan, rutin seslerden uykum gelmeye başlamıştı… Birden büyükannemin sesiyle irkilerek kendime geldim. Ayaktaydı, satmaktan vazgeçtim, diye bağırıyordu… Anlaşılan içim geçmişti. Bizim kolyenin satışa çıktığını bile duymamıştım. “Ne oldu?” “Ne mi oldu kolyeye en fazla parayı veren bir Arap oldu… Nasıl eşlikçisin sen anlamıyorum, bir horlamadığın kaldı.” “Sabaha kadar sen de suçlu peşinde koştursaydın, benim gibi olurdun. Kim en yüksek fiyatı veren?” “İşte şuradaki adam...” Kısa boylu, oldukça göbekli, beyaz uzun elbise giyinmiş adam, büyükanneme kötü kötü bakıyordu. Yanında oturan yarı yaşından küçük görünen mini etek giymiş kadın adamın simsiyah kıllar fışkıran kolunu okşuyor sakinleştirmeye çalışıyordu. “İyi yapmışsın, hadi gidelim, içim daraldı bunca israftan. Fakir bir çocuğa ver hayatı kurtulsun desen vermezler, saçma sapan şeylere, antika diye eski püskü elalemin kullandığı eşyalara para yağdırıyorlar. Bir köşeye koyup arada bir bakacakları, sosyete arkadaşlarına, aaa bunu şu kadar paraya aldım sahip olmak müthiş, diye saçmalayacakları; övünecekleri… ” “Orada dur bakalım küçük hanım bir antika sever olarak dediklerini kabul etmiyorum, belki çok paralar dönüyor olabilir ama bu gördüklerinin hepsi yüzlerce yıl öncesinin hikâyesini anlatıyor. Korunması gereken değerler.” “Antikaları evlerde bir köşede değil müzelerde görmeyi yeğlerim.” Konuşarak müzayede ile ilgilenen görevlinin yanına doğru yürürken, gözüme çarpan adam hiç yabancı değildi. Borkan da beni görmüştü şöyle bir bakıp, başını yanındaki koca memeli sarışına çevirdi. Kadın oldukça kaliteli görünüyordu üzerindeki elbise kesin saf ipekti. İlk kez kıyafetimden utandım; niye utanıyordum ki? Penyemi düzelttim, kotumun belini daha yukarı çektim, ben halktım ve bu para babaları umurumda değildi. Müzayede görevlisi büyükannemi kararından vazgeçmesi için ikna etmeye çalışsa da kendisi oldukça kararlıydı. Bir Arap’a kolyesini satmayacağını ısrarla belirtti. O adamdan yüksek veren olmadığından görevli biraz daha beklememizi önerdi. Salona geri döndük yerimize oturanlar olmuştu. Büyükannemi oturtacak sandalye zar zor buldum, sırtımı duvara dayayarak bilmem ne hanedanlığı sırasında yapılmış olan tabağın satışını izlemeye başladım. Yok, ben bu antika işini anlamıyordum. Binlerce liraya alıcı buldu, hatta iki kadın tabağın sahibi olabilmek için saçma sapan bir artırma işine girdiler ellerindeki etiketi bir o bir bu kaldırıp durdu. Sonra çıkan gerdanlık ilgimi çekmişti. Yakut olduğu söylendi, tarihçesi anlatıldı, Çin soylularından birinin çok sevdiği metresi için yaptırdığı gerdanlık… Hah metres bolluğu yaşayan Borkan ikide bir alıcı oluyor fiyat gittikçe yükseliyordu. İki Arap kıyasıya rekabete girmişler kolye rekor fiyata yükselmişti… Daha yakut kolyenin kimde kalacağı kesinleşmemişti ki bir görevli büyükannemin kulağına eğildi. “Cavidan Hanım kolyenize alıcı çıktı.” Büyükannem hemen yerinden kalktı “Kimmiş?” “Uydu yoluyla bağlanan İngiliz bir bayan, ismini gizli tutmak istiyor. Fiyat aynı herhangi bir değişim yok onaylıyor musunuz?” Nihayet işlem bitmişti, müzayede salonundan elimizde bol sıfırlı bir çekle çıktık. Borkan kolyeyi alabilmiş miydi acaba? “Aman bana ne…” “Ne sana ne kızım?” Yine yüksek sesle konuşmuş olmalıydım, bu huyumdan vazgeçsem iyi olacaktı. “Eve mi, bankaya mı Büyükanne?” “Bankaya,” Bankadan çıktığımız da ikimizde mutsuzduk, evin satışını şimdilik durdurmuş olsak da geri kalan borcu nasıl ödeyeceğimizi bilemez haldeydik. “Ufak bir arsam var onu da emlakçıya vermeli.” “Büyükanne, elinde hiçbir şey kalmıyor, babamların hatasını sen çekemezsin.” “Başka ne yapabilirim Simay?” Haklıydı düşüncesiz ebeveynlerimin yerine ben utanmıştım. Hele eve yolculuğumuz sırasında büyükannemin sessizce akan gözyaşlarını gördüğümde kahroldum. ***** Annemle babamı; sanki hiçbir şey olmamış, olmuyormuş gibi gülüşürlerken görünce tepem iyice attı… “Büyükannemin demediğini ben size söyleyeyim, ikinize de yazıklar olsun. Sizin gibi anne babanın evladı olmaktan utanıyorum.” Babam, sanki çok haklıymış gibi öfkelendi. “Saygısızlık etme cüretini nereden buluyorsun?” “Nereden mi buluyorum?” Elimle kapının önüne konmuş bavullarını gösterdim “Bunlardan buluyorum. Koskoca kadını üzdüğünüz, ağlattığınız yetmiyormuş gibi, şu zor zamanda yine tatile mi çıkıyorsunuz?” Annem hemen bavulunu eline aldı “Ne varmış canım sanki burada kalsak borcu ödeyebileceğiz, arkadaşlarımız Bodruma davet ettiler.” diyerek, büyükanneme baktı. “Bana laf söylemeye hakkın yok, manevi borçlarını sakın unutma Simay’ın anneannesi…” Elindeki bavulu aldım, fırlattım “Hiçbir anımda yanımda olmadın bari seni doğuran annenin yanında ol, üzüntüsünü paylaş.” “O, beni ayrıcalıklarımdan koparırken düşünmedi, ben hiç düşünemem.” Babam attığım bavulu yerden aldı “Yürü Bennu, taksi gelmeseydi sana gününü gösterdim, gelince görüşeceğiz Simay. Bu saygısızlığın hesabını vereceksin.” “Benden hesap sormayı düşüneceğinize, hesabınızı büyükanneme verin. Bir de haklıymış gibi davranıyor kendinizi gözümde daha çok küçültüyorsunuz.” Anne demeye utandığım kadın kocasının peşinden koştururken arkasına bile bakmadı. “Bu kızı yatılı okula verelim demiştim… Polis olunca da iyice edepsiz oldu hep annemin suçu şımarttıkça şımarttı…” Annem taksinin kapısını çekmeden evin kapısını hızla yüzlerine kapattım… Hırsım dinmemişti. Her çocuk doğuran anne değil, doğmasına sebep olanda baba değildi. Bu söze uyan kişilerin önünde benim ailem lider olurlardı. Büyükannem üzüntüsünden oturduğu koltuğun üzerinde küçücük kalmış gibiydi. Yanına gidip sıkıca sarıldım saçlarımı okşadı. “Hayatımdaki en güzel şeysin Simayım.” “Sen de benim her şeyimsin büyükannem.” Gece su içmek için kalktığımda büyükannemin balkonda karanlıkta oturduğunu gördüm, yanına gidecekken ağladığını duydum. Bazı gözyaşları yalnızken akıtılmalıydı. İçindeki zehri boşaltmasına izin vermeliydim. Ses çıkarmadan odama geri döndüm… Üzülmesine dayanamıyordum. Karar verme ve bu kararı uygulama zamanım gelmişti… ***** Aşırı sıcak, Kuveyt havalimanının kızgın betonuna adım attığım anda beni boğdu… Güneş, tüm hırsını Araplardan çıkarıyormuş gibi parlıyor ışığına bakmak mümkün olmuyordu. Sağımdan solumdan geçen insanlar, sanki bu öldürücü sıcağı hissetmiyor gibi rahatlıkla yürüyordu… Aşırı yüksek sesli konuşmalarından çok rahatsız olmuştum, her nedense birbirlerini bastırmak ister gibi bağırıyorlardı. Tüm Arapların kulaklarında sorun var gibiydi. Önüme gelen ilk taksiye bindim, yer ayırttığım otelin ismini verdim, arkama yaslandım. Arabanın camından çevremi seyretmeye başladım. Geniş caddeleri, yüksek modern binalarıyla bir Avrupa şehrinden farkı yoktu. Her yerden zenginlik akıyordu, yanımızdan geçen arabalar son modeldi. Basra körfezi tüm güzelliğiyle kıyı şeridini oluşturuyor komşu ülkelere kıyasla daha küçük yüzölçümüne sahip Kuveyt’i gerdanlık gibi süslüyordu. Küçük bir ülke olsa da; petrolün verdiği zenginlikle, aşırı rahat hayatın verdiği görsellik tam anlamıyla binalarına arabalarına şu anda geçtiğim yollarına yansımıştı. Gelmeye karar vermeden önce yaptığım araştırmada öğrendiğim kadarıyla; yabancılara kıyafet yönünde karışmıyorlar, hırsızlık olmuyor, Kuveyt halkı masa başı çalışırken diğer işlerini yakın ülkelerden gelenlere yaptırıyorlardı. Asla dilenci yoktu. Gözünü sevdiğimin petrolü birazında bizim topraklarımızda olsaydı ne olurdu… Safir otel oldukça lükstü, zaten burada ihtişamlı olmayan ne vardı ki? Taksi, sağlı sollu palmiye ağaçlarının süslediği yoldan geçerek, geniş bir alana yayılmış, altın sarısına boyanmış otelin önünde durdu. İşlemlerimi onaylatıp odama çıktım, Mobilyalarda, perdelerde, örtülerde sarı, bej ve kahverengi kullanılmıştı şık bir odaydı. İlk işim banyoya bakmak oldu. Mini buzdolabından soğuk içeceklerden birini aldım, soyunurken küveti doldurdum. Ayakucuna konan iki mumu yaktım, kenarda duran şişeleri tek tek açıp kokladım, çiçek kokularından birini suya boşalttım çıkan buharla banyo mis gibi kokmuştu. İki saniyede suyun içindeydim vücudum kısa sürede gevşemiş, stresten oluşan gerginlik uçup gitmişti… Başımı kenara yasladım doğru karar vermiştim, büyükannemin daha fazla üzülmesine izin vermeyecektim. Madem beni görmek, parayı vermeleri için tek şartlarıydı, varsın görsünlerdi. Uzun süre para bulmak için uğraştım, bulamadım. Büyükannem gün geçtikçe içine kapanmaya başlamıştı, evin içinde hayalet gibi dolaşıyor, sıkça ağlıyordu. Onu bu halde görmek beni de mahvediyordu. Asıl suçlular, bizim bu hale düşmemize sebep olanlar, hâlâ sefa sürüyorlar, ne oldu diye aramaya bile zahmet etmiyorlardı. Tek bir çıkış yolum kalmıştı Aziz Al Harafi. Büyükannemin kocası; hiç görmediğim dedem. Vücudum, uzun süre suda kaldığı için, neredeyse buruşma noktasına gelmişti. Hemen küvetin yanında duran duş kabinine girerek sabundan arındım. Otel bornozları yumuşacıktı, saçlarımı havluya sarıp yatağa uzandım. Beklememin bir anlamı var mıydı? Zar zor bulduğum telefon numarasını çevirdim. “Aziz Al Harafi ile görüşmek istiyorum.” “Şu anda müsait değil.” “Ne zaman müsait olur?” “Beyefendi çok meşgul, kimsiniz ve ne için aradığınızı öğrenebilir miyim?” “Adım Simay Kaya. Torunuyum. Safir otelde kalıyorum. Hemen geri dönülmezse ülkeme döneceğimi iletebilirsiniz!” diyerek telefonu kapattım… Henüz içim geçmişti ki telefonum çaldı, tok bir erkek sesi “Hoş geldin Şeminur” dedi… İlk adımı nasıl biliyordu? Tabi annem söylemiş olmalıydı “Simay sadece Simay, Aziz bey?” “Lokanta kısmındayım, özel odada seni bekliyorum. İsmimi verirsen yönlendirirler Simay” Jet hızıyla gelmiş olmalıydı, ben de aksine kağnı hızında hazırlanmaya başladım. Yarı kurumuş saçlarımı biraz daha kuruttum. Hafif bir makyaj yaptım olmazsa olmazım kot pantolonlarımdan birini seçtim, üzerine işlemeli bir bluz giydim. Yüksek ökçeli ayakkabılarımla şık olmuştum. Yırtık kotumu mu giyseydim? Neyse yaşlı başlı adamı şimdiden deli etmemin bir mantığı yoktu. Lobiye inip, Aziz Al Harafi ismini söylediğim anda, görevlilerin bir takla atmadığı kaldı. Bir değil iki görevli eşliğinde yürümeye başladım. Özel oda dedikleri yere gelmiş olmalıydık kapısında iriyarı iki adam bekliyordu. İfadesiz gözlerle ileri bakıyorlardı, yanımda gelen görevlilerden biri,“izin verin, beklenen misafir geldi” dediğinde yana doğru açıldılar. Kapı tıklatıldı ismim içeri söylendi… “Gelsin, bizi yalnız bırakın.” Telefondaki sesti. Niye bu kadar duygusuzdum? Öz dedemle değil, herhangi bir adamla karşılaşacak gibiydim. İçeri girdim ortalama bir oda, yemek odası olarak düzenlenmişti. Sanki bir evin yemek odası görünüşündeydi, tabi bizim yemek odası gibi değil çok aşırı zenginlerin şatafatlı mobilyalarıyla tablolarıyla döşenmiş bir odaydı. Yerdeki halı o kadar güzel görünüyordu ki bir an basmaya kıyamadım, ayakkabılarımı çıkarıp öyle dolaşmak istedim. Takım elbiseli ince uzun bir adam beş altı adım ilerimde dikilmiş bana dikkatlice bakıyordu. Büyükannemin nefret ettiği adam, annemin babası hiç hayal ettiğim gibi değildi. Siyahla beyazın karışımı kırçıl saçları, kısa kesimli sakalıyla; yaşına rağmen oldukça iyi durumda ve yakışıklıydı. “Ne çok Cavidan’a benziyorsun, saçların siyah olmasa seni o zannederdim. Hoş geldin kızım” Oldukça aksanlı bir Türkçe konuşuyordu,“Niye şimdi?” dedim… “İlk önce otur yemek yiyelim, sonra konuşalım.” “Cevaplar istiyorum, yemek bekleyebilir.” Sorularımı cevaplamadan oturmaya hiç niyetim yoktu. Vereceği cevaplara göre kalıp kalmayacağıma karar verecektim. Bir süre beni süzdü, pes edip oturacağımı sanıyordu herhalde. Yanlış bir düşünce olurdu, inatla bekledim… “Soruların ne?” “Büyükannemi niye bu kadar üzdünüz? Annemi şimdiye kadar niye yalnız bıraktınız, ilgilenmediniz? İhtiyacı olan parayı vermek için niye benim gelmemi şart koştunuz? Benden beklentiniz ne?” “Arapçayı güzel öğrenmişsin.” “Lisan öğrenmeyi seviyorum, lütfen sorularıma cevap verin.” “Cavidan kadar ben de üzüldüm, sevdiğim ilk kadındı, hâlâ da öyle.” “Bunu nasıl söylersiniz, insan sevdiği kadını bu kadar üzer mi? “İkimizde çocuktuk, ülkemin şartlarını düşünmekten acizdim. O kadar çok sevdim ki hiçbir şeyi gözüm görmedi. Alışır sandım, alışamadı. Her gün döktüğü gözyaşı içimi yaktı kavurdu, sonunda dayanamayıp onu serbest bıraktım. Bennu’ya gelince, Cavidan koyduğum şartların karşılığında benden tek bir şey istedi kızımdan uzak durup onun hayatına müdahale etmeyecektim. İlk çocuğum olmasına rağmen, ondan uzak durmak zorundaydım.” “Doğru, büyükanneme koyduğunuz şartlar o kadar ağırdı ki, karşılığında kızınızdan uzak kalmanız çok da zor olmamıştır.” “Maddi, manevi ondan uzak durmamı istedi. Oturduğunuz evi zorla kabul ettirebildim… Birçok kereler geldim, Bennu evlendiğinde uzaktan da olsa kızımın yanındaydım.” Evimizi büyükannemin ailesinden kalmış sanıyordum, bilmediğim bir konuydu. “Ve seni yakından tanımak istedim.” “Siz gelebilirdiniz.” “Ben senin, aileni tanımanı istiyorum.” “Siz istiyorsunuz, benim ne istediğim önemli değil mi?” “Huyunda Cavidan’a benziyor.” “Büyükanneme benzemekten gurur duyuyorum.” “Duymalısın. Karakterli bir kadındır, ufacıkken bile kişiliğinden asla ödün vermedi.” “Konuştuğumuza göre, şimdi anneme verdiğiniz sözü tutmanızı talep ediyorum. Bunu kendim ya da annem için değil çok üzülen büyükannem için istiyorum.” “Seni beş dakika görmek isteseydim gelirdim. Benimle, bizimle yaşamanı bizleri tanımanı istiyorum.” “Asla olmaz, sorumlu olduğum bir işim var, polis olduğumu biliyorsunuzdur.” “Evet, biliyorum, yıllık izne çıktığını da öğrendim. Bir ay burada kal.” Ne kaybederdim, sıkıldığım anda gitmekte özgürdüm. “Parayı yatıracak mısınız?” “Bir ayın sonunda tüm borçlar silinecek.” “Neden şimdi değil?” “Parayı verdiğim anda buradan gidersin.” “Söz versem yeterli değil mi?” “Cavidan’ın buraya geldiğinden haberi yok değil mi?” “Nasıl anladınız?” “Haberi olsaydı ölse seni göndermezdi, parayı yatırdığım anda nereden, nasıl geldiğini anlar, terör estirir.” Masanın kenarına dirseğimi yaslayıp elimle çenemi tuttum, “Büyükannemden korkuyorsunuz?” Gülmemek için kendimi zor tutuyordum… “Tutma kendini gül, hatta kahkaha at, çekinme.” diyerek kocaman gülümsedi. Gülümsemesi gözlerine ulaşan nadir insanlardan biriydi. Sesindeki neşe gözlerine yansımıştı. İlk kez dedeme sempati duydum. “Cavidan’dan korkmuyorum küçük hanım, onu çok fazla sevdim.” “Bu sözlerle gönlümü kazandınız. Bir ay kalacağım ama şimdiden bilin diye söylüyorum; büyükannemden çok daha beterim, gelenek görenek baskısına gelemem. Özgür yetiştim, özgür olarak kalmaya niyetliyim.” Sözlerim karşısında yüzündeki ifade biraz değişse de tepkisiz kaldı. Eliyle masayı gösterip “Şimdi yemeğimizi yiyelim, midenin alışık olmadığını düşünerek az yağlı yemekler sipariş vermiştim. Sonrada evimize gidelim, annem babam seni bekliyorlar.” dedi. “Büyükannemin çok sevdiği kaynanası…” “Bilmez miyim; etle tırnak gibi ayrılmaz ikiliydiler.” Muzip bir şekilde gülümsedi bu kez. Gülüşünde tanıdık bir şeyler vardı ve önyargılarımı bir kenara bırakıp kalkanlarımı indirdim. Büyükannemi gerçekten sevdiğine inandığım bu adamı sevebilirdim. İlk yemeğimiz geldiğinde “dede torun” karşılıklı gülüşüyorduk. Sohbetimiz oldukça neşeli geçerken, kapı aniden ardına kadar açılınca polis sezgilerim devreye girdi… Korumalardan biriydi elindeki silahı görünce hislerimde yanılmadığımı anladım “Beyim hemen gitmeliyiz Affan Al Fayed adamlarıyla birlikte otele girdi.” Dedem hemen ayağa kalkmıştı “Yürü Simay, hemen gitmeliyiz.” Fayed mi? Fayed mi demişti o adam. Omar Borkan Al Fayed gibi mi yani? ***** Odadan çıkar çıkmaz oldukça kalabalık bir grupla karşılaştık. Korumalar silahlarını aceleyle kaldırdılar. Karşımızda en az on tane, entarili adam duruyordu. Dedem birinin önünde saygıyla eğildi; “Kral’ım” “Yan oteldeydik burada olduğunu duyunca gelelim seni görelim dedik.” “Zahmet buyurmasaydınız haber verseydiniz ben gelirdim.” “Çıktığımızda haberimiz oldu.” Adamı bir yerlerden tanıyordum ama nereden! Hatırlamıştım, Türkiye’ye geldiğinde tüm polisler alarma geçirilmişti. Kuveyt kralı Şeyh Sabah El Ahmed falan filan. İsminin devamı vardı ama şu an anımsamıyordum. Adamların gözleri benim üzerimdeydi, bazısı açıkça bakıyor bazısı göz ucuyla süzüyordu. Birinin bakışları düşmancaydı, Kralın yanında olmasına rağmen, eli belindeki kuşağın içinden kabzası görünen hançerin sapını tutmuştu. Adama dikkatlice baktım direk bakışlarımı görünce sinirlendi. “Kadınına sahip çık Aziz Al Harafi, erkeklerin gözlerine bakılmayacağını bilmeli. Yoksa fahişene mi demeliydim?” Beni düşündükleri konum iğrençti, içlerinden gülenler oldu. “Bana baksana sen” dedim öne doğru bir adım atınca, dedem kolumdan çekti… “Ağzından çıkanı kulağın duysun Affan Al Fayed, Kral’ım olmasaydı bu sözlerinin karşılığında kan çıkardı” Kral kahkahayla gülünce bu sefer ona baktım “Bu kadının bakışları çok dik, kim?” “Torunum” “Torunun mu? Adetlerimizi nasıl bilmez?” “Arap değil Türk’üm.” Kral yine güldü, “Anlaşıldı” derken, birden yüzü buz gibi oldu” Aziz ve Affan bir kez daha huzurumda saçmalarsanız cezasını çekeceksiniz resmi görüşme olmadığı için saygısızlığınızı görmezden geleceğim. Bu düşmanlığınız son bulmalı.” Dedem dâhil adamların hepsi başlarını öne eğdiler. Tabi ben hariç, bana ne, benim Kral’ım değildi ya. “Gel bakalım; Arap olmayıp Arap Aziz’in torunu olan dik bakışlı kız, seninle biraz muhabbet edelim. Türkiye’den ne haberler var.” Ne olsun be kral bildiğin gibi işte ortalık karmakarışık bir el atsan da ekonomimiz düzelse, mesela bol bulduğun petrolü bedava verebilirsin, dememi mi bekliyordu? Ana salon açıldı, garsonlar hemen içecek servisi yapmaya başladılar. Kral en başa oturdu yanındaki sandalyeyi gösterdi. Dedeme baktım, başıyla onayladı “Anlat bakalım dik bakışlı…” “Anlatacak bir şey yok, siz ülkemi çok daha iyi takip ediyorsunuzdur” Dedeme baktı “Niye bu torununu tanımıyoruz?” “Türkiye’de doğdu büyüdü, İlk eşim Cavidan’dan olma kızım Bennu’nun kızı.” “O Cavidan; hikâyenizi duymuştum, her neyse ülkene hoş geldin.” “Kusura bakmayın, benim ülkem Türkiye, Kuveyt değil.” “Hımm Arap olmayı kabullenmiyorsun demek ki?” “Babam Türk, Türk olmakla gurur duyuyorum.” “Araplardan nefret mi ediyorsun?” Ah bu krala, evet, demeyi çok istesem de bunca Arap adamın içinde söyleyemez, söylediğimde kesin dedemi zor duruma sokardım. “Etmiyorum da ama Türk’üm.” “Anlaşıldı Türk kızı, Arap torunu… İsmin ne?” Ben konuşamadan dedem “Şeminur Kral’ım” dedi, dedeme ters ters baktım. “Dedem ısrarla Şeminur dese de, ismim Simay.” “Buna da itiraz ha, beni güldürdün Şeminur Simay… Eee Affan, senin oğlun nerede uzunca süredir ortalara da görünmüyor.” “İş için Türkiye de Kral’ım.” “Onun evlenme zamanı geldi de geçiyor, bekâr dolaştığı yeter.” “Anneleri uygun eş bakıyorlar Kral’ım.” “İyi, başı bağlanmalı. Yarın yoğunum kalkalım… Dik bakışlı Simay, yakında doğum günüm için sarayda eğlence olacak mutlaka gel; eşimle, çocuklarımla, ülkemizin insanlarıyla tanışırsın.” Kral kalkınca bütün masa ayaklandı, en nihayet rahatlayabilecektim. Önümüzden hızlı adımlarla geçerken tüm adamlar ellerini önlerinde kavuşturup yine başlarını eğdiler. Kral onlara değil, bana bakıyordu başımı eğmediğimi görünce gülümsedi diğerleri peşinden koşturarak yürüdüler. Affan Al Fayed kapıdan çıkarken döndü bize baktı, bakışlarla bir insan öldürülebilseydi şu an ölmüş olurduk. “Bu adamın derdi ne?” “Gidelim, uzun hikâye sonra anlatırım” ****
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE