5.BÖLÜM

4337 Kelimeler
Eşyalarımı toparlamak için odama çıktım, fazla yayılmadığımdan toplanmak kolay oldu. Yanımda gelen korumalardan biri, kapıdan çıkar çıkmaz bavulumu elimden almaya çalıştı. Biraz çekişme yaşadık. “Beyimin emri, ben taşırım hanımım” deyince bırakmak zorunda kaldım. Bakalım dede evinde nelerle karşılaşacaktım. Lobiye indiğimde dedemin yanında iki adam vardı; nedensiz yere birden tüylerim ürperdi. Siyah uzun elbiseler giymiş, başlarına siyah örtüler takmış iki tekinsiz adam. Dedem bize baktı, hemen başını çevirdi, yanına gitmek için yürüdüm “Durun hanımım.” “Neden?” “Khalifa aşireti, tehlikelidirler.” Adamlardan biri dedeme iyice yaklaştı kulağına bir şeyler söylüyor gibiydi. Kendimi huzursuz hissediyordum “Diğer koruma nerede?” Sözümü bitirdiğim anda, korumayı gördüm yanında iki adamla birlikte duruyordu, kollarından tutmuşlardı. Diğer adamlarla ilgileri olduğu belliydi aynı şekilde siyahlar giyinmişlerdi. Birden bizimde çevremiz sarıldı. Dedemin yanındaki adamlardan biri bize doğru baktı, grup yürüyünce biz de yürümek zorunda kaldık. Adamlardan biri “Kadın kim?” diye sordu; dedem “Misafirim” diye cevap verdi… Adam kahkaha attı “Genç kadın iyidir, ağzının tadını biliyormuşsun Aziz Al Harafi” Kan beynime sıçradı “Sizin derdiniz ne be…” Adamın kalın kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı, yüzünün ifadesini tam göremiyordum, kıl yumağı gibiydi, yüzü oldukça gür uzun sakallarla çevriliydi.“Kadının dili uzun.” “Saygı gösterin kendisi torunumdur.” Adamlardan biri buz gibi gözlerle beni süzdü, gençti, diğerlerinden daha seçkin bir görüntüsü vardı. Hâlâ bana bakıyordu; aynı şekilde ben de ona baktım ne bela milletti bunlar. Büyükannemin söylediği kadar vardı, geldiğime çoktan pişman olmuştum. Ah anne sana ne desem az. “Sus Abdullah… Babamın selamı var Aziz Al Harafi, dediklerimizi kabul edersen aramızda hiç sorun olmaz.” “Babana teklifini reddettiğimi söylemiştim Calut oğlu Kaid” Dedem de adamın tavırlarına karşılık buz gibi bir ses tonuyla karşılık vermişti… “Ailene dikkat et Aziz Al Harafi” “Sen beni tehdit mi ediyorsun?” “Sadece bir uyarı; olur a bir kaza gelir başlarına, sonra üzülürüz.” Adam açık açık dedemi tehdit ediyordu. Olayları bilmiyordum, adamları tanımıyordum ama belalı oldukları çok belliydi. Lobinin bir köşesine toplanmış olan çalışanlar korkuyla bekleşiyorlardı. Otelin kapısından giren adam, koşarak Kaid denen adamın yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldadı. Adam, bir el hareketiyle etrafındakileri topladı, hızlıca otelin arka kısmına doğru yürüdüler. “Düşmanın olmayan birileri var mı dede?” Dedem öfkeliydi “Hadi gidelim” diyerek, yürümeye başladı. Yok, bu ülke bana göre değildi. Anladığım kadarıyla kelle koltukta yaşıyorlar huzurları olmuyordu. Aceleyle siyah bir Rolls Royce’a yönlendirildim, daha farklı bir marka beklemiyordum zaten. Açık garaj, son model arabalarla doluydu. Korumalardan biri, kapıyı açarak oturmamı sağladı. Aracın içi de çok lükstü, koltuklar yatak gibi yumuşacıktı. “Affan Al Fayed’in derdi ne, bunlar senden ne istiyor?” Dedem başını koltuğa yasladı derin bir nefes aldı “Kadın kısmının bu işlere aklı ermez.” Aradaki kapalı panele vurdum. “Arabayı havaalanına çekin.” “Ne yapıyorsun sen?” “Ne mi yapıyorum evime gitmek için emir veriyorum.” “Kalacaktın.” “Kadınlara saygı duymayan kişilerle işim olmaz, bu dedem olsa bile.” “Özür dilerim, alışkanlık.” “İşte bu alışkanlıklarınız yüzünden büyükannem sizlerden nefret etmiş. Ben polisim akademiyi dereceyle bitirdim. Senelerdir suçlularla uğraşıyorum ve sen bana sırf kadın olduğum için işe yaramaz muamelesi yapıyorsun.” “Haklısın, değişmek kolay değil. Affan Al Fayed’le topraklarımız sınır, aramızda kalan arazide ikimizde hak iddia ediyoruz. Düşmanlığımız, büyük büyük dedelerimizin zamanından beri süregeliyor. Canlar alınmış canlar verilmiş. Khalifa aşiretinin başı Calut, biraz önce gördüğün de oğlu Kaid, acımasızlardır. Affan’ın düşmanlığını onlara yeğlerim. Sadece bizim belalılarımız değil onlarında başına bela olmuşlardır.” “İstedikleri ne?” “Topraklarımızdan çıkan petrolden pay...” “Kısaca Kuveyt’in mafya takımı, Kral ne diyor bu duruma?” “Şimdilik hiçbir şey, Saddam ülkemizi işgal ettiğinde çok işe yaradılar çünkü.” “Çıkar ilişkisi.” “Aynen dediğin gibi ama gittikçe kuvvetleniyorlar, birlik olunmazsa başımıza bela olmaları yakındır.” “Fayed’lerin iki oğlunun öldürüldüğünü duydum kim yaptı? Bunlar mı?” “Öldürenler belli değil, Fayed’ler ilk bizi suçladılar ama ben bunlardan şüphe ediyorum.” “Bunca para, petrol… Ve çok bela var.” “Nerede yok ki? Geldik.” Hava kararmış olmasına rağmen, evin her yerinde yanan ışıklarla, gündüz gibi görünüyordu. Üç katlı yapı, yayvan ve çok büyüktü. Muhteşemdi. Anneme ilk kez birazcık da olsa hak verdim, zenginlik bunların paçasından akıyordu… Geniş, kocaman kapıdan içeri girdik. Bizi karşılayan adam dedemi görünce iki büklüm oldu. Allah’ım bu ne gösteriş bu ne şatafattı. Büyük sehpalar, kocaman vazolar… Bordo ve altın renkleri bol miktarda kullanılmıştı. Dedem hızlıca yürüyünce peşinden gittim, girdiğimiz oda salon olmalıydı. Bu odanın da girişten bir farkı yoktu; oymalı kakmalı kocaman koltuklar, bol miktarda taş ve püsküllerle süslenmiş, gösterişin dibine vurulmuştu. Bizdeki saray işi koltuklara benziyorlardı. Tablolar ve kocaman işlemeli ayna duvarları süslüyor, ağır bordo renkli kadife perdeler pencereleri örtüyordu. Oldukça büyük avize dikkatimi çekince yukarı baktım, tavan tablo gibiydi bol miktarda rengârenk çiçek resimleriyle süslenmişti. Avizenin taşları parlıyor, ışığın vurduğu taşlardan gökkuşağı renkleri duvarlara yansıyordu. Kesin bunlar cam değil kristal olmalıydı. Kendimi geçmiş zamanda hissettim. Sanki sarayda gibiydim, birazdan biri çıkıp, neden harem yerine burada olduğumu soracak gibiydi. Dedem hâlâ iki büklüm duran uşağa “Anneme torununun geldiğini haber verin,” dedi koltuklardan birine oturdu. “Otur Simay, ayakta durma.” Kesin koltuk kuştüyünden yapılmıştı yumuşacıktı, ucuna iliştim. Yaşına rağmen oldukça dinç görünen bir kadın salona girdi. Dedemin annesi olmayacak kadar gençti; parlak, narçiçeği renginde kumaştan, üzeri sarı işlemelerle dolu uzun elbisesi, başında aynı desenden şalı vardı. Kolları, boynu, parmakları altın bilezikler kolyeler yüzüklerle doluydu. Yürüyen kuyumcu dükkânı gibi görünüyordu… Kısa boyu oldukça şişman vücuduyla nasıl böyle bir kıyafet seçimi yaptığına şaşırmıştım. Bu Araplar safi gösterişten ibaretti sadeliğin çok daha hoş duracağından bihaber olmalıydılar. Kadın “Hoş geldiniz beyim,” diyerek dedemin yanına gitti… Dedem “Nadine” diye tanıştırdı, karılarından biri olmalıydı. Kadın dedeme hiç uygun değildi. Hele Büyükannemin Grace Kelly’e benzeyen fiziği ve güzelliğinin yanında bu kadın çok kaba kalıyordu… Kadın bana baktı şöyle bir süzdü ilgilenmiyormuş gibi tekrar dedeme baktı. “Büyükhanım birazdan inecek, geç kaldığınız için kızdı.” “Torunum Simay’ı selamlamayı unuttun Nadine.” “Büyük olan benim, içeri girdiğimde yerinden bile kalkmadı. Kıyafeti ne bunun erkek çocuğu gibi büyük hanım görünce iyice köpürecek. Kadınların pantolon giymesinden nefret eder bilirsin.” Kadının itici tavrı sinirimi bozmuştu, bunların hepsi böyleyse halim haraptı “Bizde önce gelen misafire hoş geldin denir, sonra saygı beklenir.” “Dilimizi biliyorsun, adetlerimizi de öğrenmeliydin.” Dedem “Nadine, sözlerine dikkat et” diye uyardı… Ayağa kalktım yanına gittim. Boyum aşırı uzun olmamasına rağmen yanında dev gibi kalmıştım… Kadın tedirgin oldu, örtüsünü düzelterek bir adım geriye çekildiği an Anneannemin kayınvalidesi olduğunu düşündüğüm kadın içeri girdi, beni süzdü, bakışları kınar gibiydi, belli ki beğenmemişti. “Tabi, Cavidan kendi gibi birini yetiştirmiş, hiç şaşırmadım.” dedi. Baştan aşağı siyahlar giyinmiş otoriter görünümlü yaşlı bir kadındı. Elbisesinde ve başörtüsünde altın rengi sırma işlemeler vardı. “Büyükannem buraya geldiğimi bilseydi, dilinden düşürmediği, çok sevdiği kayınvalidesine eminim sevgilerini yollardı.” “Bilmez miyim beni çok severdi, ben de onu çok severdim.” “Sevginiz karşılıklı bundan emin olun, hayatı büyükannem için fazlasıyla kolaylaştırmışınız.” “Tıpkı ona çekmişsin.” “Beni büyükannem büyüttü.” “Belli belli…” “Buraya dedemin daveti üzerine geldim, yoksa otelimde kalır çok daha rahat ederdim. Kalacağım birkaç günü böyle atışarak geçireceksek geri dönebilirim. Büyükannem için imalı sözler söylemeye devam edecek olursanız Kuveyt de bile kalacağımı sanmıyorum.” Üstü kapalı birbirimizi iğnelememiz dedemin hoşuna gitmiş olacak kahkaha attı. Annesi ters bakınca sustu. Ayağa kalktı yanımıza geldi, “Anne ilk kez söyleyecek söz bulamadın.” “Bir insan bu kadar büyükannesine benzer, sanki Cavidan’ın kızı, onun gibi saygısız.” Yaşlı kadının yüzünde oluşan nefret ifadesinden, tüylerim ürperdi. Ben onlardan bağımsızken bu kadar irkilebiliyorsam büyükannem gencecik yaşında kim bilir bu baykuş gözlü kadından neler çekmişti. Çok fazla itici biriydi. “İstenmediğim yerde kalmayı düşünmüyorum, otelime geri dönmek istiyorum.” Kesin kararımı vermiştim, dedem her hangi bir söz söylemeyince arkamı dönüp kapıya doğru yürümeye başladım. “Bu saatte kadın kısmının dışarıda işi ne?” Hah, bir yaşlı adam eksikti, bastonuna dayanmış oldukça şişman bir adam… “Benimle tanışmadan mı gidiyorsun torun?” dedi, duraksadım. Dedemin babası olmalıydı. Bembeyaz saçları, uzun beyaz sakallarıyla, Noel babanın Kuveyt şubesi gibiydi. “Sen bu kadına bakma, yaşlandıkça aksiliği arttı. Yumuşak başlı karılarım ne yazık ki bir bir öldüler bu huysuz, hayatıma kazık kaktı.” Elimde olmadan kıkırdadım, göz ucuyla kadına baktım, resmen morarmıştı. Nadine denen kadın koltuğa yayılmış cadının bileklerini ovuyordu… “Odanı göstersinler yarın konuşalım, birazda kadın gibi giyin ne bu halin?” Allah’ım bu evde durulmazdı; daha ilk günden baskıya başlarlarsa, kaldığım süre zehir olurdu. “Sizlere iyi geceler, taksi çağırın veya otelime bırakın.” “Yeter artık; Simay benim torunum, benim misafirim, hiç kimse karışmasın. Gel Simay çalışma odama geçelim.” “Büyükannem çok haklıymış, evinde kalmak istemiyorum dede. Ya beni otele geri götürün ya da kendim gitmenin bir yolunu bulurum.” Dedem kararlı olduğumu görmüş olmalıydı benimle birlikte ana kapıya yürümeye başladı. Korumalar efendilerini görünce hemen hazır ola geçtiler. “Arabayı hazırlayın.” Yine yoldaydık eve fazla uzak olmayan bir otelin önünde arabayı durdurdu… “Simay korumalar seninle birlikte kalacaklar” “Neden?” “Bugün olanları sen de gördün… Khalifa aşireti senden haberdar oldu korunman gerek.” Bıkmıştım, gerçekten bu kadarcık zamanda bıkmıştım. “Evime, ülkeme dönmem en güzeli, bir şekilde kalan borçlarımızı ödemenin yolunu bulacağım.” “Para önemli değil, gerçi haklısın tehlikede olmanın gereği yok. Birkaç gün daha kalsan olmaz mı? Bak kralımızın doğum günü yaklaşıyor, büyük bir parti olacak, hem seni de davet etti. Lütfen kal Simay, kötü insanlar değiliz. Sadece yaşam şartlarımız değişik.” Koskoca adamın beklentiyle yüzüme bakmasından etkilenmiştim. Usulca başımı salladım gözleri parladı “Bir şey daha istesem yapar mısın?” “Şartları zorlamasanız dede…” “Otelde kalacağına evlerimden birinde kalsan, hem çok göz önünde olmadan rahatça görüşürüz. Korunman da kolay olur.” “İşte bu teklif uygun, o kadını görünce büyükanneme ihanet ediyormuşum gibi hissettim.” Tekrar yola çıkmıştık, dedem suskundu “Keşke şartlar farklı olsaydı Simay, Cavidan benden nefret ederek gitti buradan.” “Haksız değil, ben de sizin şartlarınızda evlilik yapsaydım üzerime eşler alan kocayı öldürüp katil olurdum. Büyükannem çok iyi dayanmış.” “Yetiştiriliş tarzımız böyle ama şimdiki aklım olsaydı Cavidan’ı üzecek hiçbir şey yapmaz, aileme boyun eğmez, onunla Türkiye’de yaşardım. Tek özrüm yaşımın küçük olması...” “Yaşınız küçük olmasına rağmen büyükanneme o kolyeyi evi nasıl alabildiniz?” “Ev, annem sayesinde alındı. Cavidan’ın gitmesi için, sevinerek ödediği küçük bir bedel, kolye benim mirasımdı, sevdiğimden başka bir kadına yakışmazdı.” “O da borç yüzünden satıldı, çok üzgünüm.” “Bu zamana kadar saklamış olması bile beni mutlu etti” Ev dediği kocaman bir binanın en üst katındaki daireydi. Malikânelerine göre çok daha modern tarzda döşenmişti. “Çoğu zaman burada kalırım… Şimdi dinlen yarın sabah gelirim.” dedi ve gitti. Deneme yanılma yoluyla yatak odalarından birini buldum. Mutfakta tüm modern aletler vardı, buzdolabı ağzına kadar doluydu. Salata yapıp, üzerine ton balığı koydum. İçeceğimi de alarak, tavandan yere kadar olan pencerenin önüne gittim… Kuveyt’in gece manzarası çok güzeldi, ışıl ışıldı. ***** Sabah dedemin telefonuyla uyandım, binanın önünde olduğunu söyleyince aceleyle duş aldım, bu güzel banyonun keyfini daha sonra çıkarabilirdim. Saçlarımı kurutup, dudaklarıma yüzüme koruyucu güneş kremimi sürdüm. Aşırı güneşin cildimi mahvetmesini istemiyordum. Yine kot pantolonlarımdan birini giydim. Üzerine spor gömlekle rahat olurdu. İlk gittiğimiz yer çok şık bir restorandı. Geleceğimiz önceden bildirilmiş olacak ki masamız donatılmıştı. Bildiğim bilmediğim her türlü hamur çeşitleri masanın ana menüsünü oluşturuyordu bu ülkede biraz fazla kalsam şişmanlamamam olanaksızdı. Sağımızda solumuzda oturanların, elleriyle yemek yemesine şaşkınlıkla baktım. Hamurları kocaman koparıyorlar, yağları parmaklarına ağızlarına bulaşarak yiyorlardı. Bir an midem kalkar gibi oldu. Çok azı çatal bıçak kullanıyordu. Sözde bunlar, böyle bir yerde yemek yiyecek durumda insanlardı, görgü parayla olmuyordu demek ki. Dün gece geç vakit yediğim ton balıklı salatadan sonra fazla iştahlı değildim. Peynirlerden hamurlardan birkaç çeşit alıp, ağır yemeyi tercih ettim. “Görmek istediğin özel bir yer var mı?” “Çocuklarınız var mı dede?” “İki oğlum oldu, yetişkinlik çağlarına gelmeden öldüler. Bennu’yla birlikte dört kızım var. Hepsi evli.” “Ya eşleriniz?” dedim, dedemin yüzü asıldı “Eşim yok.” “Ya evde gördüğüm kim?” “Annemin amcasının kızı… Cavidan’dan başka hiçbir kadını sevmedim, tüm çocuklarımın annelerini on altıyla yirmi yaşım arasında annem seçti. Sonrasında hepsini boşadım.” “Ne acımasızlık.” “Buranın kızları çok eşliliğe alışıktır. Öyle yetiştirilirler, erkek ve ailesi çok zenginse kadınlar için büyük nimettir. Gelecekleri kurtulmuştur, boşandıktan sonra hiçbir zorluk çekmemeleri için her tür olanak sağlanır.” Ne tarafından bakarsam bakayım bu ilişkiler büyükannem gibi bana da uymuyordu. Kahvaltımız bitmişti, tekrar arabaya bindik, kısa süre sonra durduk. Korumalar arkamızdaki araçtan inerek kapımızı açtılar. Binayı hiçbir şeye benzetememiştim, dedem yürüyünce ben de yürümeye başladım. Tuhaf ama geldiğimiz yer bir moda eviydi. “Niye buraya geldik?” “Kralımızın doğum gününde giyeceğin kıyafeti seçmen için.” “Gelmeyi düşünmüyordum.” “Gelmelisin kızım bana eşlik edersin.” Burada hangi kıyafet bana uyardı ki? İçeriden koşar adımlarla gelen bir kadın, dedemin önünde eğildi, “Aziz bey sizi burada görmek büyük mutluluk.” “Torunumla Kral’ımızın doğum gününe katılacağım, ona göre bir kıyafet verin.” “Herkes hazırlık içinde elbise yetiştirmekte zorlanıyorum, tabi sizin için akan sular durur.” Orta yaşlardaki kadın dedeme resmen asılıyordu. “Bir gösterseniz elbiseleri” diyerek araya girdim… Kadın peş peşe elbise çıkarmaya başladı ama hiçbiri tarzım değildi. Aşırı taşlı, süslü, işlemeli giysileri asla giyemezdim. “Hem hafif hem de gösterişli bir kıyafet yok mudur?” “İpek kumaşa ne dersiniz?” “Olabilir, bakayım.” “Bu kumaş çok özeldir, çift yönlü dokunmuştur, yeni tasarımcımızın ilk çizimidir.” Elbise pek bir şeye benzemiyordu, kadın yüzümün ifadesinden ne düşündüğümü sezmiş olacak, “Üzerinize bir giyin şaşıracaksınız, örnek model olarak çalışıldığından eşini bulmak imkânsız. İşlemeleri özel olarak yaptırıldı” Kadının elbiseyi aşırı övmesi, kabine girmeme neden oldu. Beyaz ipekten dikilmiş kıyafetin yakası ne açık ne kapalıydı, gizli kuşağı belimi sarmış inceliğini ortaya çıkarmıştı. Kolları yarasa koldu, üst kısım bedenime oturmuş kalçama doğru hafif bolluk hem hatlarımı gizliyor hem de çok şık duruyordu. Hem açık hem de kapalı görünüşü çok hoşuma gitmişti. “Size söyledim mükemmel bir tasarım sanki sizin üzerinize dikilmiş gibi… Boynunuza gösterişli altın bir kolye takıp, saçlarınızı ister topuz ister gevşek şekilde örgü yaparsanız muhteşem olur.” Kabinden dışarı çıktım, dedem gülümsedi “Elbisen çok yakışmış, dediğiniz şekilde takıyı nereden bulabiliriz?” “Biraz bekleyin imitasyon mu olsun gerçek altın mı?” “Soruyor musunuz?” “Özür dilerim…” Modacı kadın telefonla konuşarak istediği kolyeyi tarif etti, beklerken kahvelerimizin yanında buz gibi sularımız ikram edildi. Elbiseye uygun ayakkabı ve minik gece çantası getirtildi… Yarım saat geçmeden gelen adamın çantasından çıkan kolyeyi görünce nefesimi tuttum, bu çok gösterişli kolye, aşırı pahalı olmalıydı. Dedem, tüm aksesuarlarıyla birlikte elbiseyi tekrar giymemi istedi. Tamamlanınca, kıyafet çok daha şık olmuştu. Benim tarzıma göre çok süslüydü ama Arap modasına göre çok sade olduğundan adım gibi emindim… Ben kabinde üzerimi çıkarıp tekrar kendi kıyafetlerimi giyene kadar ödeme yapılmış olmalıydı ki dedem kapıya doğru yürüyordu. “Dede çok masraf ettiniz,” “Lafını bile etme. Yirmi beş sene boyunca doğum günlerini, mezuniyetlerini kaçırdım. Bunlar az bile.” ***** Arkamızda koruma ordusuyla dolaşsak da rahatsız olmuyordum, dedemle geçirdiğim üç gün dolu doluydu. Birçok yere gittik. Bunlardan biri olan Mirror House ( ayna evi) fantastik bir yapıydı. Tamamen ayna ve vitraylardan oluşan süslemeleri vardı. Bir sonraki durağımız eski Kuveyt yaşamının canlandırıldığı bir köy oldu. Büyük çadırlar ve minderlerle çöl yaşamı tasvir ediliyordu. “İşte en merak ettiğim yaşam tarzınız bu.” “Çoğu insan, hâlâ çöllerde çadırlarda yaşadığımızı düşünüyor.” “Çok ilginç.” “Belki bir gün tekrar ziyaretime gelirsen seni çöle götürürüm. Gündüzü ayrı, gecesi ayrı güzeldir.” “Bir daha buraya gelebileceğimi sanmıyorum, belki siz gelir misafirim olursunuz. Hem büyükannemi hiç özlemediniz mi?” “Ne o küçük hanım, çöpçatanlık mı yapmaya çalışıyorsun?” “O bekâr siz bekâr, niye tekrar denemeyesiniz?” “Cavidan da ben de bekâr değiliz. Ben Cavidan’ı hiç boşamadım.” ******* Kral’ın doğum günü partisinin yapılacağı gün, yine dedem sayesinde, güzellik salonuna yönlendirildim. Banyolar, tepeden tırnağa masajlar, cilt bakımı, neler neler olmuyordu ki. Ah annem bunları görse, kesin dedemin kapısında çadır kurar yaşardı. Böylesi lükse alışmamalıydım, ufacık memur maaşımla rüyamda bile zor göreceğim şeylerdi. Vücudum, sürülen kremlerden, yapılan masajlardan hamur gibi olmuştu… Mis gibi çiçek kokuları içindeydim… Saçımı değişik şekilde enseme doğru ördüler, makyajı aşırıya kaçmadan yapmaları için ısrar ettim yoksa palyaçoya benzemem işten bile değildi. Renkleri çok seviyorlar, aşırı koyu tonlarda sürüp sürüştürüyorlardı. Kapıda bekleyen korumanın kullandığı araçla eve gittim, giyindim. Aynada gördüğüm kadın hem bendim hem değildim, hayatım boyunca bu kadar süslü olduğumu hatırlamıyordum. Dedem dediği saatte geldi, geleneksel beyaz uzun elbiselerden giymişti. O beyaz, ben beyaz güzel ikili olmuştuk. Arabamız bu sefer limuzindi “Bu kadar gösterişe ne gerek var?” “Gerekli, saraya gelecek olan misafirlerin hiçbiri daha aşağı model araca binmez.” Saraya giden yol, araçlardan tıkanmış haldeydi. Dedem çok haklıydı limuzinlerin her rengi her boyu mevcuttu. Çok az küçük araç vardı onlarda aşırı lüks araçlardı. Dünyanın dört bir yanında açlık ve sefalet içinde yaşayan insanları düşündüm. Ne adaletsiz dünyaydı… Saray ve çevresi ışıklandırılmıştı sanki peri masalı yaşıyor gibiydim. Beyaz mermerden sütunları ve geniş merdivenleriyle devasa görünüyordu. Kadınlı erkekli misafirler merdivenlerden çıkıyor, birbirlerini tanıyanlar selamlaşıyorlardı. Erkeklerin hepsi dedem gibi giyinmişlerdi; kadınlar rengârenk kelebekler gibiydiler başı kapalıların yanında, bone takanlar ve benim gibi saçları açık olanlarda vardı. Kadınların çok renkli kıyafetlerinin yanında ben çok sade kalmıştım. Nihayet ana kapıdan girdik, partinin yapılacağı salona yönlendirildik ne ihtişamdı Allah’ım, Tavanı süsleyen kristal avizelerin büyüklüğü şaşırtıcıydı. Her yer altın renkli oymalarla, resimlerle süslenmişti. Duvarların büyük bölümü; bordo kadife, kenarı yine altın renkli işlemelerle saçaklarla kombine edilmiş perdelerle kaplıydı ve göz kamaştırıyordu. Dört bir yanda koşturan hizmetliler, ellerinde tepsilerle içecek servisi yapıyorlardı. Dedem, tanıdıkları tarafından durdurulunca duvar dibine geçtim. Etraf o kadar kalabalıktı ki nefes alamayacak hale gelmiştim… Dilim damağım kurumuştu yanımdan geçmekte olan görevlinin elindeki tepsiden içecek almak için uzandım… Aynı anda, aynı bardağı bir el daha tuttu… “Sen?” “Sen?”dedim, ateşe değmiş gibi çektim elimi. Niye çekiyordum ki, bardağa ilk ben uzanmıştım. “Yinemi karşıma çıktın Omar Borkan Al Fayed.” “Burası benim ülkem; karşıma çıkan sensin Simay Kaya.” “Bardağa ilk ben uzandım…” “Bunu alabilirsiniz Simay,” Şimdi bu kimdi? Burnumun ucuna uzatılmış bardağı tutan elin sahibine baktım, hiç yabancı gelmiyordu; Kaid, Khalifa aşiretinden Kaid, dedemi tehdit eden adamdı… “Senin ne işin var burada Kaid” “Senin gibi, Kralın misafiriyim Omar Borkan” Birbirlerine yırtıcı atmaca gibi bakan iki adamı niye dinliyordum ki? Borkan’ın elindeki meyve suyunu aldım, bir dikişte içtim, bardağı tekrar eline tutuşturdum. Bana değil, kararmış surat ve çatılmış kaşlarla Kaid’e bakıyordu; Kaid de Borkan’dan farklı değildi. İki Arap birbirlerini yok edebilirlerdi… Peki, bu benim derdim miydi? Hayır. Seri adımlarla dedemin yanına yürürken, “Kralımız ve Kraliçemiz teşrif ediyorlar” diyen sesle adımlarımı hızlandırdım. Dedem beni görünce sevinmişti… “Neredeydin kızım? Kalabalıktan göremedim.” “Borkan Fayed ve Kaid Khalifa ile içecek savaşı yapıyordum.” “Ne dedin sen, ne dedin?” Kral ve kraliçe içeri girince, dedemin sorusu arada kaynadı. Tüm misafirler eğildi, şöyle bir çevreme baktım Borkan da iki büklüm olmuştu. Krala baktım o da bana bakıyordu tabi görülmeyecek gibi değildim herkes iki büklümken ben dimdik duruyordum. Kral kocaman gülümseyerek Kraliçe’ye bir şeyler söyledi. Kraliçede beni görmüştü, şöyle bir süzdü. Çok güzel kadındı modern denecek şekilde giyinmişti. Gülümseyince ben de gülümsedim el salladım… Kral sesli kahkaha atınca, salondaki herkes ne olduğunu merak edip kafalarını kaldırdı. İlk kaldıranlardan biri de Borkan’dı. Bir bana bir kralına baktı. Yine kaşlarını çattı, öfke duygusu birleştiğimiz tek noktaydı. Yemek salonuna davet edildik, baştaki ters U şeklinde uzun masanın önünde daha küçük masalar vardı. Mihmandalar misafirleri masalarına yönlendirdiler. Kral ve Kraliçe büyük masanın tam ortasına oturmuşlardı bizimle ilgilenen görevli Kral’ın masasında yer gösterince, dedemin yüzündeki gurur ifadesini görmemek imkânsızdı. Kralın yanındaki koltuklara oturtulduk. Bana “Hoş geldin dik bakışlı.” diyerek eşine döndü. “İşte bahsettiğim Arap olmayan, Arap torunu kız buydu.” “Eşimi çok güldürmüşsünüz.” “Ne mutlu bana, özel bir şeyde yapmadım ama kralın gülesi gelmiş herhalde.” dedim kral yine kahkaha attı. Yakında beni yanına soytarı olarak işe almak isterse hiç şaşırmayacaktım. Kraliçede kıkırdadı. Tam karşımıza baba oğul Fayed’ler oturmuştu. Aman Allah’ım bacaklarını ovmamı emreden kadında yanlarındaydı ve kısılmış gözlerle bana bakıyordu. Borkan’ın kulağına bir şeyler söyledi; kesin beni nereden tanıdığını soruyordu. Borkan cevabını vermiş olmalı ki kadın bana bakmaktan vazgeçti. Kralın masasının konumu tüm salona hâkim yerde olunca diğer masaları görmemek imkânsızdı… Ortam çok renkliydi erkeklerin tümü beyaz giyinince kadınların renkli kıyafetleri çok daha fazla göze batıyordu. Çok az masada takım elbise giymiş erkekler vardı onlarda yabancı olmalıydılar. Kral misafirlerine hoş geldiniz konuşması yaptıktan sonra yemek başladı. Uzun şamdanlarla, çiçeklerle süslenmiş masada bir kuş sütü eksikti. Üzerinde, içinde değişik mezelerin salataların olduğu tabaklardan altındaki örtü gözükmüyordu. Bardaklar kristal, kaşık çatallar saf gümüş olmalıydı. Etlerin birçok çeşidi servis yapılmaya başlandı, salonda hafif uğultu dışında tek ses kaşık çatal sesleriydi. Kocaman sinilerde pirinç pilavı gelince rahat ettim bildiğim lezzetti. Başka bir tepside minik kızarmış etler gördüm görevli tabağıma eti bıraktı nar gibi kızarmış olan et güzel görünüyordu. Tavuk olamayacak şekilde küçüktü “Dede bu et nedir?” “Güvercin” Güvercini yiyemeyecektim keşke ne olduğunu sormasaydım… Tanıdığımı sandığım birkaç mezeden aldım… Tanımıyormuşum. Aşırı baharatlıydı, yemeye gönlüm olmayınca etrafımı seyretmeye başladım… Gözüm ister istemez Borkan’a kayıyordu, yemeğini yerken arada bir kralla sohbet ediyordu. Ne konuştuklarını duymak isterdim. Ana masaya fazla uzak olmayan masalarda oturanlardan biride Kaid’di, göz göze geldik elindeki bardağı beni selamlar gibi kaldırdı. Bu kendini ne sanıyordu hemen başımı çevirdim. Borkan bir ona birde bana baktı yine kaşları çatıldı. Doymadığım ziyafet bir süre sonra bitince rahatladım. Tekrar ilk girdiğimiz salona alındık adamlarda bol miktarda salon mevcut olmalıydı. Bu sefer müzik vardı, iki ayrı yerde kemancılar ve alaturka müzik yapan müzisyenler sırayla çalıyorlar batı ve doğu enstrümanlarından çıkan notaların güzel sesleri salona yayılıyordu. Dedemin yanında dikilmekten sağı solu incelemekten başka yaptığım bir şey yoktu. Yemek boyunca içtiğim meyve suları şimdi etkisini gösteriyordu. “Dede lavaboya gidiyorum” diye fısıldadım. Tabi sarayda lavaboyu gösteren tabela mevcut değildi, görevlilerden birine yerini sorup, yönlendirmesiyle yürümeye başladım. Uzun koridorlar, yine uzun koridorlar… Neredeydi? Sıkışmış, hele karnı burulmuş bir insanı düşünemiyordum, tuvaleti bulana kadar kesin altına yapardı. Bir köşe daha dönünce kadınların bolluğundan aradığım yeri bulduğumu da anlamış oldum. Aceleyle içeri girdim her yer gibi burası da şatafatlıydı. Oymalar kakmalar, süslü fayanslar kesin altın olan çeşmeler. Uzun elbiselerle bu iş de zor oluyordu, ellerimi yıkarken yüzümü inceledim makyajım bozulmamıştı. Tekrar salona gitme vaktim gelmişti, aslında hiç içeri girmek istemiyordum, sıkılmıştım. Koridora çıktım gelen esinti beni rahatlattı buralarda ya cam açıktı ya da dışarı çıkabileceğim bir kapı vardı. Tam tahmin ettiğim gibiydi, bahçeye açılan bir kapı. Hemen dışarı çıktım temiz hava iyi gelmişti. ***** Hava güzeldi, gökteki dolunay elimi uzatsam dokunabileceğim kadar büyük ve yakındı. Borkan’ı gördüğümde şaşırmıştım. Aslında şaşırmamalıydım, kralının partisine geleceğini tahmin etmem gerekirdi. Yine de onu burnumun ucunda görmek hoş olmamıştı. Birçok defalar ırkına karşı olan hoşnutsuzluğumu belli edecek hareketler yaptıktan, sözler söyledikten sonra ülkesinde bulunmam, hem de Arap Aziz’in torunu olarak bulunmam kötü olmuştu. Şimdiye kadar kim olduğumu bir şekilde öğrenmiş olmalıydı. Halime güldüğünden çok emindim… “Senin burada ne işin var? Aziz Al Harafi’yi nereden tanıyorsun?” Belalım beni bulmuştu “Sana ne, desem yeterli mi?” “Bir kerede doğru dürüst cevap ver.” “Sana açıklama yapmaya hiçbir mecburiyetim yok ama senden bir alacağım var,”diyerek sıkılı yumruğumu çenesinde patlattım. Şaşkınlıkla geri gitti elini çenesinde gezdirdi “Bu neydi şimdi” diyerek, bileğimi tuttu… “Dudaklarımı morartmanın karşılığı… Dua et hızlı vurmadım. Şimdi çekil önümden.” “Simay, bana cevap ver!” “Mecbur değilim, çok merak ediyorsan kendin bulur öğrenirsin. Bileğimi bırak öyle bir arbede çıkarırım ki herkese, özellikle Kralına rezil olursun.” “Ne yazık ki böyle bir durumda rezil olduğunla kalırsın. Bizim değişik bir adalet anlayışımız var, yabancılar karşısında daima haklı çıkarız.” “Eh ben de Aziz Al Harafi’nin torunu olduğuma göre, pek yabancı sayılmam…” dedim. Borkan’ın güldüğünü ilk kez duydum, adam resmen kahkaha atıyordu. “Neden gülüyorsun?” “Ah Simay, Türk Simay, nefret ettiği Arap kanı damarlarında dolaşan Simay…” “Seni güldürebildiğime sevindim çirkin yüzün bir şeye benzedi bari çekil içeri gireceğim.” Borkan birden ciddileşti, “Kaid’i nereden tanıyorsun?” “Soru cevap mı oynuyoruz?” “Simay’ın yerine ben cevap vereyim Affan oğlu Borkan.” Hah bir bu adam eksikti… “Sana sormadım Calud oğlu Kaid.” “Ne oluyor burada?” Şimdi tamam olmuştu; Kral, Kraliçe, Dedem, Borkan’ın babası ve kalabalık bir misafir gurubu bizi izliyordu. Minik bir iç savaş çıkacak gibiydi .“Yolumu kaybettim, benim gibi yabancılara sarayın haritasını vermelisiniz.” Tanrım, Kral yine gülüyordu, soytarılık işini garantilemiştim. Kral “hadi bize katılın” deyince rahatladım, hemen dedemin yanına gittim. “Ne işin var senin bunların yanında?” “Onlar benim yanıma geldiler ben çağırmadım.” “Kızım, bizim şartlarımıza göre daha rahat yetiştiğini biliyorum ama genç bir kadın, aslında tüm kadınlar, yanlarında akrabalarından birileri olmadan yabancı erkeklerle bir arada olamazlar.” “Biraz nefes almak istedim sadece.” “Borkan’la nereden tanışıyorsun?” “Türkiye’de birkaç kez yollarımız kesişti. Kaid’i soracaksan, senin sayende tanıdım. Sıkıldım dede, bu ülke bana göre değil.” “İkisi de bizim ailemiz için tehlikeliler, hele Kaid ve ailesi en kötüsü, uzak dur.” “Ailenin kadınlarına sahip çıkamıyorsun ha Aziz?” Dedem birden kaskatı oldu “Ne demek istiyorsun Affan?” “İlk karın çekti gitti, torunum dediğin kadın genç erkeklerle tek başına konuşuyor, otorite boşluğun var.” Borkan “Sus baba, Simay Türkiye’de doğmuş büyümüş, bizlere ters gelen bazı kurallar onlar için gayet doğal ve Simay polis olarak çalışıyor. Her gün onlarca erkeğin içinde.” dediğinde dedem rahatladı… Borkan’ın, babasına karşı beni savunmasına şaşırmıştım. “Oğlunu duydun Affan,” dedi, yine de iki adam birbirlerini öldüreceklermiş gibi bakıyorlardı. Kral “Affan ve Aziz ikinizi de yarın huzuruma bekliyorum. Şimdi içeri girelim, diğer misafirler bekler” dedi, hızla içeri yürümeye başlayınca peşinden yürüdük. Arkama baktım… Kaid sütunlardan birine yaslanmış arkamızdan bakıyordu. “Önüne bak,” diye, dişlerinin arasından konuşan Borkan’ın nefesini ensemde hissettim, tüylerim ürpermişti… Başımı çevirmeden aynı ses tonuyla, “Sana ne!” dedim, Kraliçe kıkırdadı… Bizi mi dinliyordu bu kadın? *****
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE