Saraya çok uzak olmayan malikânelerden birine geldik, yollarda karşılandık… Çalgıcı kadınlar etrafımızda dönüyor neşeyle dans ediyorlardı.
Girdiğimiz salonda sırf kadınlar vardı. Sanki eski zamanlarda gibiydim. Alkışlarla içeri buyur edildik, Kraliçe yüksek sedirin üzerine oturdu. Kadınların hepsi geleneksel kıyafetlerin içindelerdi, rengârenktiler. İçlerinde siyah giden yalnızca büyük cadıydı. Girdiğimiz an duran canlı müzik tekrar başladı. Salon modern değil tam şark usulü dediğimiz şekilde dekore edilmişti. Saray hareminde çekilen bir filmin ortasında gibiydim. Kadınlardan biri yerime bile oturmadan beni ortaya oyuna çekti…
Kırmızı giyinmiş birkaç kadın çevremde oynuyorlar, diğerleri alkışla tempo tutuyordu. Oryantal sırf Araplara özgü değildi, marifetlerimi döktürmemin hiçbir mahsuru yoktu. Çok eğleniyordum, bu ülkeye geldiğimden beri en mutlu olduğum gün bu gündü. Bir an bile yerime oturmama izin verilmiyordu, kendimi gecenin dansözü gibi hissetmeye başlamıştım. Nihayet biraz ara verildi…
Buz gibi şerbetler, çerezler dağıtıldı… Hurmaların gümüş sinilerin içinde servisleri, meyvelerin buzlar içinde getirilip dağıtılması çok güzeldi. Eğlenceye başka misafirler de geldi. İki tanesini yakından tanıdığımı anlayınca keyfim kaçtı. Fayed’lerin kadınları, annelerinden biri olan Aişe ve ablası Zühre. İstanbul’da korumalığını yaptığım kişiler. Kraliçenin yanına gelip saygılarını belirttikten sonra salonun bir köşesine oturdular. Büyük cadı onlara hiç bakmıyor, kadınlar da onu görmezden geliyorlardı. Sırf erkekler değil kadınlar da birbirlerine düşmandı. Kerima Borkan’la evlenebilirse geleceği vahimdi…
*****
Gelen hizmetçi, dedemin yan odada beklediğini söyleyince hemen arkasından takip ettim.
“Mutlu görünüyorsun kızım.”
“Geldiğimden beri en mutlu olduğum gün diyebilirim.”
“Sevindim, güzel bir anı verebildim sana.”
“Suratın niye asık dede, yangın sönmedi mi?”
“Henüz değil kızım, Simay umarım bir gün beni affedersin.”
“Seni ben değil anneannemin affetmesi gerek.”
“Gel sana bir sarılayım, kuyulara gitmem gerekebilir gidişini göremeyebilirim. Maddi olarak bundan sonra hiçbir sıkıntınız olmayacak. Cavidan’ın üzülmesine, benim yüzümden zarar görmesine bir daha asla izin vermeyeceğim.”
Anneannemi hâlâ çok sevdiği o kadar çok belliydi ki… Dedem sarılınca ben de ona sarıldım. Sıcacıktı, şefkatle yüzümü okşayıp elini cebine soktu, “Bu kolye benim sana hediyem.”
Hayretler içinde dedemin elindeki kolyeye bakakaldım. “Ama bu anneannemin kolyesi, nasıl alabildiniz…”
“Aracı kullandım, bundan sonra bu kolye senindir. Kolyeyi takan kadınların hepsi erkekleri tarafından çok fazla sevilmişler. Dilerim senin sevgin karşılıklı olur.”
“Dede sen ne demeye çalışıyorsun?”
“Hiç, hiçbir şey demeye çalışmıyorum, hadi git eğlen.”
****
Salona geri döndüm, eğlence tüm hızıyla devam ediyordu… Yorulmuştum, dedemin mutsuz hali eğlenceyi ikinci planda bırakmıştı. Kraliçenin yanındaki sedire oturdum…
“Eğlencemizi beğendin mi Simay?”
“Çok güzel ama çok fazla yoruldum.”
Kraliçe ellerini çırptı “Simay’a özel şerbetimizden getirin, sizlerde için.”
Hizmetli kadınlardan biri altın olması muhtemel kupanın içinde kırmızı renkte bir şerbet getirdi, bir yudum aldım, buz gibiydi. “Hadi iç Simay, çok mutlu olmanı dilerim.”
Niye bu kadın bana durup dururken mutluluk dilemişti ki… Kupayı son yudumuna kadar içtim… Diğer kadınlar gülüyorlar, oynuyorlar neşeyle ellerini çırpıyorlardı…
Yorulmuştum, çok fazla yorulmuştum birazcık gözlerimi kapatsam… “Uykun gelmiş, kızlar seni yatak odasına götürsün.”
“Birden uyku bastırdı, geçer herhalde, yabancı bir yerde uyumak olmaz.”
“Merak etme canım, burası da kraliyet evlerinden biri. Çekinecek bir durum yok.”
Zar zor ayağa kalktım. Kadınlar gülüşüyor, mutluluklar diliyorlardı. Bu kadınlar kime mutluluk diliyorlardı? Büyük cadı birdenbire “Asla kabul etmiyorum,” diye bağırdı, Kerima’nın yere yığıldığını gördüm. Ona doğru uzanmak istesem de çok halsizdim…
Kraliçe hemen koluma girdi, bir anda ortalık sessizleşti…
“Bundan sonrası bana ait çekilebilirsiniz.”
Hayal meyal duyduğum erkek sesi kimindi, kuvvetli kollar tarafından kucaklandım. Neler oluyordu?
“Beni bırakın” söylediğim son söz oldu, uykunun karanlığına geçiverdim.
****
Yattığım yer yumuşacıktı, keyifle gerindim. Hayatımda uyuduğum en güzel uykuydu, bana sarılan kolların kuvvetini hâlâ vücudumda hissediyordum. Rüyalarımda böyle şeyler görmeyi bırakmalıydım. Borkan’ı gördüğümden beri, erotik imgeler rüyalarımdan eksik olmuyordu.
Yatağın içinde yuvarlandım, mis gibi çiçek kokan çarşafların içinde neredeyse kaydım; kesin ipek olmalıydı… Gözlerimi zorla açtım. Bu nasıl bir uykuydu, hâlâ uyumak istiyordum. Hızla doğruldum, başım dönünce geri yattım.
Normal değildim, dün gece ne olmuştu. Saray, saraydan sonra gittiğimiz eğlence ve son içtiğim nar şerbeti. Uyuşturulmuş gibiydim. Yoksa gerçekten uyuşturulmuş muydum? İyi ama neden?
Başımı tutarak yataktan doğruldum, oda yabancıydı… Çekinerek vücuduma baktım kıyafetlerim çok şükür üzerimdeydi. Bana oyun mu oynanmıştı? Hem de kraliçe tarafından… Sersem gibi olsam da kalkmalı, nerede olduğumu ve neden bu hale getirildiğimi öğrenmeliydim. Doğruldum, yerde gördüğüm ayakkabıları giydim, bir süre ayağa kalkmakta zorlandım.
Yatak, futbol sahası gibi kocamandı. İlk işim kapıya gitmek… Gitmek mi? Kapı neredeydi? Yatağın görüntüsünü gizlemek için olsa gerek kocaman bir paravan vardı. Arkasına geçtim, gördüğüm iki kapıdan birinin kolunu zorladım, tahmin ettiğim gibi kilitliydi. İkinci kapı banyoya açılıyordu, sersemliğimin geçmesi için içeri girip zaruri ihtiyaçlarımı aceleyle giderip yüzümü bol suyla yıkadım. Susuzluktan dilim damağım birbirine yapışmıştı. Midem ağrıyana kadar su içtim, olduğu gibi geri çıkardım işte şimdi kendime gelmiştim. Birkaç kez kapıya vurdum ses yoktu, açmak mümkün değildi. Elbet bu odada cam vardı. Duvarların çoğunu kaplayan ağır perdeleri yoklayarak cama ulaştım. Elektronik kilit kullanılmıştı, kumandası olmadan açmak mümkün değildi. Odadaki her yeri kurcalamaya başladım. Kendimi koruyacak her hangi bir şey bulmalıydım. Büyük bir dolap vardı… Orada bir şeyler bulabilirdim ama tamamen erkek kıyafetleriyle doluydu. Kimdi bu adam, bu odanın sahibi kimdi?
Dedem olsa niye kapı kilitliydi? Odadaki pencerelerin panjurları sıkıca kapalı olduğundan gündüz mü, gece mi ayırt edemiyordum… İşte aradığımı bulmuştum minik de olsa ucu kıvrık olan hançer, öldürmese de en azından yaralardı. Doğru yerlerde ölümcül bile olabilirdi. Şah damarı gibi… Muhafazasından çıkardım, çok keskin görünmese de kan çıkarırdı. Giysimin katları arasına sakladım, elbet biri gelecek bu yaptıklarının hesabını verecekti.
Bir süre dolaştım, defalarca kapıya vurdum, bir ara sinirden bildiğim tüm dillerde küfür bile ettim. Ne gelen ne giden vardı… Sıkılmıştım tekrar yatağa uzandım, içim geçmiş olmalıydı. Gözlerimi açtığımda, oda yeni doğan gün ışığıyla parlıyordu. Birileri ben uyurken içeri girmiş panjurları açmıştı. Ne aptaldım, nasıl uyumuştum…
“Günaydın” diyen sesi duyduğumda resmen yatakta zıpladım. “Borkan?” Hemen yataktan kalktım. “Burada ne işin var?”
“Burası benim odam.”
“O zaman benim burada ne işim var?”
“Karımsın, başka bir yerde olamazsın.”
“Karın mı? Karın mı? Delirdin mi sen?”
“Dün gece evlendik.”
Yok, dayanamayacaktım kahkahayla gülmeye başladım “Evlendik… Biz… İkimiz… Evlendik? Ben niye yoktum düğünde?”
“Dün geceki eğlence senin yani bizim düğün eğlencemizdi. Şimdi soyun büyükler bekliyorlar, görevimizi yapmalıyız.”
“Sen ciddi misin? Kabul etmediğim bir evlilik, bilmeden eğlendiğim düğün eğlencesine kanıp senin gibi birinin altına mı yatacağım?”
“Fark etmez üstte de olabilirsin.”
Bu adam beni aşağılıyordu; küçümser bakışlarına, kendinden çok emin hareketlerine delirdim… Öfke, damarlarımda çağlamaya başlamıştı.
“Alçaklık etme düzgün konuş.”
“Asıl sen düzgün konuş, erkek gibi değil kadın gibi davran. Hadi görevini yap.”
Bu kadar aşağılanmaya dayanamazdım.
Hançeri her zamankinden daha fazla nefret ettiğim adamın göğsüne dayadım. “Bana parmağının ucunu sürecek olursan saplamakta bir an dahi tereddüt etmem.”
Yüzüme bile bakmadan, küçük bir kasnağın üzerinde duran devasa sinideki üzümlere uzandı, birini koparıp ağzına attı. “Geceyi sonlandırmamızı bekliyorlar.”
Ses tonu hiç değişmemişti. Alaycı ve ukala… Göğsüne dayadığım hançeri görmüyor gibi davranıyordu. Tavrına sinir olmaya başlamıştım, biraz daha ittim. Beyaz gömleğinde kan belirdi. “Umurumda mı sanıyorsun bu belayı başıma açan sensin, temizlemesi de sana düşer.”
Kılı bile kıpırdamamıştı,“Benim suçum olmadığını sen de biliyorsun.” diyerek ikinci üzüm salkımına uzandı. Ayağımla siniyi devirdim. Üzümler yerlere dağıldı, bana değil dağılan üzümlere bakıyordu. “Yazık ettin çok lezzetliydiler.”
“Ben hiçbir şey bilmiyorum. Tek bildiğim, benim yerime öteki kızı seçmen gerektiğiydi. Bilerek beni işaret ettin.”
“Yanlışın var seni önüme atan büyükbabandı, seni seçmem için zorlayan oydu.”
Hançeri göğsüne biraz daha bastırdım, kan lekesi genişlemeye başlamıştı… Taş gibi hareketsizdi tek bir kası bile oynamıyor, karşılık vermiyordu. “Senden nefret ediyorum. Seni öldürmemem için bir sebep söyle.”
“Beni öldürdüğün anda kendini de öldürmüş olursun. Tabi bunu başarabilirsen...” Birden, ne olduğumu anlamadan, bileğimden tuttuğu gibi çevirdi. “Kesici aletlerle oynamamalısın, bir yerini kesersin sonra, canın yanar.”
Alaycı sesi, yüzündeki küçümseyen ifadeye eşlik ediyordu. Bileğime o kadar çok baskı yapıyordu ki, parmaklarım kendiliğinden açılınca hayretle çığlık attım. “Bu çok iyi, dışarıdakiler görevimi tamamladığımı düşünecekler.”
Yüzündeki iğrenç sırıtıştan nefret ediyordum“Pislik herif!”
Hançeri ayağıyla uzağa itti, kapmak için hamle yaptığımda bedenini üzerime iyice bastırdı. “Bir kadın kocasına saygılı olmalı.”
“Sen benim kocam değilsin, asla olmayacaksın.”
Saçlarımı sıkıca bileğine dolayıp başımı geri çekti. “Sebep sorumuştun ya Simay, sen sebebini çok iyi biliyorsun.”
“Senden nefret ettiğimden başka bir şey bildiğim yok.” diyerek dizimi kasıklarına geçirdim, öfkeyle homurdanarak iki büklüm oldu. Umduğum kadar sert vuramadığımı, kolumdan tutulup yerde yapılmış olan zifaf yatağının üzerine savrulunca anlamış oldum. Hızla doğruldum. Üzerime giydirdikleri saçma sapan ipek giysiler hareketlerimi engelliyordu. Eteğin ucundan tutup yırtınca rahatlamıştım, ters dönüp bacağımı yukarı kaldırarak yüzüne savurdum.
“Bacakların çok güzelmiş.”
Ayak bileğimden yakaladı, tekrar yatağın üzerine düşürdü. Hızlı tekmeme hazır değildi, karnına tüm gücümle vurdum. Ne yazık ki ayağımdaki ipek, patiksi ayakkabıların tabanları sert değildi. Bir an duraksayarak üzerime oturdu, tırnaklarımla yüzüne saldırmaya çalıştım, bileklerimi bir araya getirip yatağın yanındaki kordona doladı. “Ne o beceremeyeceğini anladın, bağlayarak mı emeline kavuşacaksın. Sen erkek misin ha erkek misin?” Altından kurtulmak için kıvranıyor ağır vücuduyla baş edemiyordum. Verdikleri ilaç ne zıkkımsa vücudum hâlâ uyuşuktu, gücümü tam anlamıyla toplayamıyordum. Bir eliyle çenemi tuttu, sıktı.
“Bana alışmak zorundasın.”
“Asla, senden tiksiniyorum.”
“Ben de senden.”
“İyi o zaman boşa beni, bırak gideyim.”
“Bu şimdilik imkânsız...”
Üzerimden kalkarak duvara yaslandı elini göğsüne götürdü, parmağına bulaşan kana baktı.
“Niye saplamadın?”
“Kendi ülkemde olsaydım, seni çoktan öldürmüştüm.”
Birden ayağa kalktı, gömleğini çıkardı… “Sakın prens bozması, sakın aklına geleni yapma, yemin olsun ilk fırsatta hayalarını keserim. Ölmeyi bile umursamam.”
Yatağın yanına geldi, hızla altımdaki çarşafı çekip göğsüne bastırdı. Köşede duran dolabın yanına gidip yeni bir gömlek alarak üzerine geçirdi.
“Ne yapmaya çalışıyorsun sen?” Sanki beni duymuyordu. “Borkan, ne yapıyorsun dedim.”
“Kapa çeneni, yoksa ağzını da bağlayacağım.”
Kapıya gitti biraz araladı, elindeki çarşafı dışarı uzattı.
“Hanımınızın dedesine götürün. Artık karımdır, bu da kanıtı…”
“Yalancı, yalan söylüyor.” diye avazım çıktığı kadar bağırdım, Borkan yine tepemdeydi “Çeneni kapatmazsan ağzını bağlayacağım hakkında uyarmıştım.”
Başımı sağa sola çevirsem de bağlanmaktan kurtulamadım… En nihayet üzerimden kalkıp kenara oturdu…
“Anlaman gerek beni iyi dinle… Düşmanlığın bitip aşirete karşı kuvvetlenmemiz için kralın emriyle ben de senin kadar bu evliliğe zorlandım. Seni değil öteki kızı… Adı neydi Kerima onu da seçebilirdim. Sadece bizde değil tüm dünya ülkelerinde anlaşmalı evlilikler yapılabilir, bunu sen de ben de biliyoruz.”
Dinliyordum çünkü mecbur bırakılmıştım, ellerim açıldığı anda bu adamı boğazlayacaktım.
“Ama deden ısrarla seni seçmemi istedi… Neden? Çünkü gelir gelmez ülkenin en belalı adamlarından birini buldun.”
Hırsla hareket ettim, ah biraz daha yakın olsaydı bağlı olmayan bacaklarımla tekme vurmak canını yakmak çok hoşuma gidecekti. Sanki lanet herifleri ben bulmuşum gibi küçümseyerek konuşuyordu…
“Ha bu kadar çırpındığına göre, sen bulmadın o seni buldu. Doğru anladım mı?”
Şiddetle başımı evet gibilerinden salladım… “Fark etmiyor, onlar seni bulmuş. Kaçırabilirlerdi, gözlerini devirme, inan ne olduğunu anlamazdın… Kaid seni kendine eş olarak istemiş. Dedenin kabullenmemesi onurlarına dokundu… Tekliflerini yenilediklerini biliyor musun? Eğer kabul edilmezlerse, zorla olacağını söylemişler. İşte bu bağlamda deden ve Kral’ımın aklına gelen düşünceyle, şu an karım olarak yatağımda bulunuyorsun. Bir taşla iki kuş; iki ailenin birleşerek kuvvetlenmesi ve benimle evliliğin sonucu karım olacağından Kaid’in evlilik niyetinden vazgeçmesi. Bana minnettar olmalısın, Kerima’yı değil seni seçerek çok büyük bir sorumluluğun altına girdim.”
Delirecektim, elim boş olsaydı orta parmağımı hareket olarak göstermek tam yerinde olacaktı. Ağzımı bağladığı bez parçasının altından küfür etmeye başladım. Çok nadir olarak ettiğim küfürler, bu ülkeye geldiğimden beri ağzımdan düşmez olmuştu.
“Ne dedin Simay, bana teşekkür mü ediyorsun, kesin düşündüğüm gibidir. Kibar bir kadınsın zira hele bana karşı çok kibar olduğunu biliyorum.”
Serseri, benimle açıkça alay ediyordu… Yataktan kalktı, yere eğildi ne yapıyordu bu, doğrulduğunda elinde üzüm salkımı gördüm banyoya girdi herhalde yıkamıştı; tekrar yatağa geldi. Baş tarafıma yanaşarak ağzımı bağladığı bezi kaldırıp bir şey söylememe zaman bırakmadan üzüm tanelerinden birini ağzıma tıkıp tekrar bezi yerine çekti. Üzümü ağzımdan çıkartmak istedim ama ne mümkün çiğnemekten başka çarem yoktu. “Cici kız, işte böyle zifaf gecemizde karısını açlıktan öldürdü dedirtmem. Homurdanıp durma.”
Birkaç üzüm tanesi daha verdi, ah şu parmaklarını biraz daha yakınlaştırsaydı; ısırıp kan çıkarmaz mıydım? Akıllı adamdı ne yapacağımı anlamış gibi parmak uçlarıyla üzümü ağzıma bırakıp elini hemen geri çekiyordu.
Gözlerimle, ağzımdaki bağı işaret edip durdum, sanki anlamıyormuş gibi bakıyordu. Yüksek sesle homurdandım. “Ağzını açacağım, her hangi ters sözünde veya hareketinde bu sefer çok daha sıkı bağlayacağım. Hatta oda hapsi bile olabilir. Durumun çok ciddi Simay, fevri davranmanın hiç anlamı yok.”
Tekrar gözlerimle bağı gösterdim nihayet ağzım açılmıştı. Derin bir nefes aldım, “Ellerimi de çözmeni istiyorum.”
“Henüz o kadar güvenimi kazanmadın.”
“Uyuştular, lütfen çöz. Konuşmalı bir an önce nasıl kurtulacağımız hakkında plan yapmalıyız. Söz veriyorum ters bir hareket yapmayacağım.”
Çözdü; hemen bileklerimi ovuşturdum, kızarmışlardı… “Eğlencenin olduğu evde miyiz?”
“Hayır, benim evimdesin.”
“Nasıl getirildim?”
“İçeceğine uyku ilacı katıldı.”
“Onu anladım. Resmen uyuşturuldum, dedem başta olmak üzere Kraliçe’ni, Kral’ını ve seni ömrüm oldukça affetmeyeceğim. Hatta ilk işim dava açmak olacak, tüm yasal yolları deneyeceğim, olmazsa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar yolu var.”
“Durumun ne kadar ciddi olduğunu hâlâ idrak edemediğin belli…”
“Nasıl getirildim?”
“Karar verilmişti zaman belirlendi ve uygulandı. Kapının önünde bekliyordum, seni aldım arabaya taşıdım. Evime geldik yatağa yatırdım ve uyanmanı bekledim.”
“Çoktan uyanmıştım.”
“Seni bıraktıktan sonra saraya geri döndüm; uyandığın haber verildi, kapıda bekleyen koruma hayatında duymadığı kadar küfür işittiğini söyledi, tekrar geldim. Uyumuştun, uyanmanı bekledim.”
Uyurken beni seyretmesi, her neyse bunu sonra düşünürdüm. “Dedem nerede, görüşmek istiyorum. Sorularım var.”
“Şu an için imkânsız.”
“Bana cevap verecek birine ihtiyacım var.”
“Ne sormak istiyorsun, ben cevaplarım.”
“Hiçbir şekilde evliliğe evet demeden nasıl evlendirildim?”
“Kraliçe şahitliğinde.”
“Kraliçe neye nasıl şahit olmuş?”
“Bana rıza gösterdiğine.”
“Asla rıza gösterdiğim hakkında bir söz söylemedim.”
“Evet, Borkan çok yakışıklı, kadın olarak beğenmemek mümkün değil… Bu sözler senin kraliçeye söylediğin sözler.”
Beynimi biraz zorladım, Borkan’ın yüzündeki kendini beğenmiş ifadeyi silebilmeyi isterdim. “Kerima senden bahsedip duruyordu, büyük cadı beni tersleyip durunca inadına bu kelimeleri kullandım. Yoksa seni beğeniyor falan değilim.” Eh, yüz ifadesi sözlerim karşısında biraz normale dönmüştü. “İmza atmadan evlilik nasıl olur?”
“Büyükler karar verir, senin namına evet derler. Hocada onaylar.”
“Borkan, gel şunda anlaşalım, böyle bir nikâh türü bana uymaz. Bizlerde de hoca nikâhı olur ama resmi olan geçerlidir. Birçok kişi sadece hoca nikâhı ile evlilik yapmayı meşru saysa da benim için bu tür evlilikler yasal değil. Metres olmayla eş değer buluyorum. Bu yüzden ben seninle evli değilim.”
“Bizde yasaldır seninle evliyiz, Khalifa aşiretini engelleyecektir önemli olanda bu.”
“Hiçbir şekilde anlaşamıyoruz. Ülkeme dönmek istiyorum.” Yataktan kalktım, bacaklarım uyuşmaya başlamıştı… Kapıya ulaşabilsem kaçıp gidebilir miydim? Aklıma gelen fikri şimdilik es geçmeliydim. Borkan, şahin gözleriyle beni takip ediyordu… Takip ediyordu, ediyordu da nasıl ediyordu. Yürüdükçe, neredeyse kalçama kadar yırttığım elbiseden, bacağım tümden ortaya çıkıyordu. Göğsü oldukça açık olan kıyafet, tepişirken iyice açılmıştı. Bir elimi göğsüme bir elimi bacağıma götürerek kapatmaya çalıştım.
“Kıyafetlerimi istiyorum.”
“Henüz getirmediler. Böyle dolaşmanda bir mahsur yok, karı kocayız çekinmen gereksiz.”
“Borkan, lütfen; bak seni anlıyorum hiç iyi bir başlangıç yapmadık. Benim kadar seninde bu evlilik oyununda zorlandığının farkındayım. Giyebileceğim herhangi bir kıyafet verebilirsen daha ciddi olarak konuşup, bitirmek için ne yapabileceğimizi planlayabiliriz.”
Yarı uzanmış şekilde yattığı yatağın üzerinden kalktı. Siyah kot pantolon, beyaz renkte safari gömlek giymişti. Bu adam bir yerlere kapatılmalıydı, ondan hoşlanmıyordum ama tüm dürtülerimi harekete geçiriyor, ufak bir bakışı bile yüreğimin hoplamasına neden oluyordu. Gardırobuna yöneldi, gömleklerinden birini alıp uzattı. Hemen banyoya geçtim; bir duş, kısacık bir duş yapabilir miydim, kendimi yapış yapış hissediyordum… Mümkün olduğu kadar temizlenmeye çalıştım. Gömleği üzerime geçirdim kalçalarımın hemen altındaydı. Asla bu şekilde dışarı çıkamazdım, banyonun kapısını araladım. “Altıma da giyecek bir şey versen.”
“Senin gibi kendine güvenli bir kadının bu kadar utangaç olması şaşırtıcı… Seni daha kısa kıyafetler içinde gördüğümü hatırlıyorum. Minicik, hatta bir karış, varla yok arası…”
Bar… Bardaki halimi söylüyordu, beni tanımıştı…
“Görevim icabı giydiğim kıyafetlerdi, her an öyle dolaşmıyorum.”
“Amirin o tür kıyafetler giydiğini biliyor mu?”
“Özel bir görevdi ve sana ne?” Bu adam söz dinlemeyecekti, ayaklarımı kaplayan yumuşacık tüylü halının üzerinde yürüyerek dolabın önüne geldim. Beni seyrediyordu, gözlerine baktım yangın yeri gibiydi. Mideme alev yürüdü. Aramızdaki bu şey her neyse çok yakıcıydı. Sevmeden karşı cinse yakıcı ihtiras duymak mümkündü elbette. Birçok arkadaşımda bu tür ilişkiler görmüştüm, bedenlerin arzusu dinince saman alevi gibi sönmüşlerdi. Dolaptan ilk elime gelen eşofman altını aldım, artık saklanmaya gerek yoktu hemen giyindim paçaları uzun, beli bol gelmişti. Belini ipleriyle sıkıştırdım. Paçalar için yapabileceğim çok bir şey yoktu. İki üç kez kıvırdım yine düştü… Halı yıkayacak veya temizlik yapacak kadınlara benzemiştim. Yatağın üzerine oturarak aynı işlemi tekrarladım; dolaşmazsam sakınca yoktu.
“Şimdi ciddi olarak konuşabiliriz, ben bu evliliği evlilikten saymıyorum. Kurtulmak için ne yapabiliriz?”
“Şu an için hiçbir şey. Beklemeliyiz. Khalifa aşiretinin olayı hazmetmesini sağlamaktan başka bir şansımız yok. Karnın aç mı?”
“Biraz,” Meyve ve birkaç hurma dışında hiçbir şey yememiştim. İçtiğim şerbetleri ve suyu çıkarmış olduğumdan kazınan midem, yemek sözü geçince, anlamış gibi guruldadı. Tabi biraz önce sarf ettiğim eforu hiç saymıyordum. Telefon ederek yiyecek göndermelerini söyledi.
“Sizin baharatlı yemeklerinizi sevmiyorum.”
“Neyimizi seviyorsun ki zaten.”
“Bak Borkan baştan anlaşalım, her ne konuda olursa olsun bana sormalısın. Senin doğruların benim doğrularım olmayabilir.”
“Alt tarafı yemek…”
“Yiyemedikten sonra altı üstü fark etmez.”
“Çok geçimsiz bir kadınsın, her zamanki huyun mu, yoksa sırf bana karşı mı böylesin?”
Karşımda durmuş ciddi bir ifadeyle bakıyordu. Geçimsiz miydim? Tüm arkadaşlarım, uyum sağladığımı söyler, davranışlarımdan şikâyet etmezlerdi. Bu adam sinirlerime şok tesiri yapıyordu.
“Evet, hep böyleyim, geçinmesi çok zor biriyimdir eski sevgililerimin çoğundan bu yüzden ayrıldım.”
“Sevgililerin mi?”
“Bir anda üç dört kadını yatağına alan birisin, sevgililerim olmasına niye şaşırdın anlamadım?” Yalandan kim ölmüş… Yüzündeki şaşkın ifade hoşuma gitmişti, bu adamın damarına basmaya bayılıyordum. Topu topu iki flörtüm olmuştu, onlarla da el ele tutuşup birkaç öpüşmeden ileri gitmemiştim… İş saatlerimin dengesizliği, polis olmam, baskın karakterim, erkeksi davranışlarım, bu sebepler yüzünden kendilerini zayıf hissetmeleri gibi bir sürü neden yüzünden başlamadan bitmişti onlar da. Hiçbir erkek için değişemezdim ben buydum, ya beni böyle kabul edecek birini bulacak ya da ömrümü yalnız geçirecektim.
Şaşkınlığı hemen geçti… Kapı çalındı, yemek gelmiş olmalıydı. “Yatağın içine gir.”
“Neden ki?”
“Evliliğimizin ilk saatleri, gelenler hizmetkârlar olsa da gerçeği bilmemeliler. Dedikodu çabuk yayılır.”
Haklıydı, hemen yatağın içine girip, çarşafı çeneme kadar çektim. Yanıma uzandı ‘Girin’ diye seslendi; eliyle yüzümü saçlarımı okşamaya başladı. “Ne yapıyorsun sen?”
“Zifaf gününün sabahında bir erkeğin karısına yapacağı şeyi…”
İçeri giren üç kadına yan gözle baktım, bize bakmıyorlardı. Hemen yer sofrasını kurdular, Borkan yüzümü zorla kendisine çevirdi, çenemi sıkıca tuttu. “Rahatla karıcığım.”
Neyin rahatlamasından bahsediyordu bu; diye düşünürken belimden sıkıca kavradı resmen vücudum vücuduna yapıştı. “Nefes alamıyorum bırak.”
“Nefes almana gerek yok aşkım ben sana nefesimi vereceğim.” dedi, dudaklarım kavruldu. Allah var adam güzel öpüşüyordu, biraz kendimi bıraksam ne olurdu ki… Elimi ensesine doğru yükselttim, saçlarının arasına parmaklarımı geçirdim. Öpüşü daha şiddetlendi, öpmüyor sanki yiyip bitiriyordu. Ben ne zaman gözlerimi kapatmıştım, bu büyüden hemen kurtulmalıydım. Yoksa benim yalancı koca; gerçek koca olmak üzereydi. Teni mis gibi kokuyordu, tadını çok sevmiştim… Parmaklarıyla kavradığım saçları gürdü, eli belimden okşayarak göğsümün altına geldi, ince pike koruma için yeterli değildi sonraki hedefinin neresi olduğu çoktan belliydi. Durum vahimdi saçlarını kavradığım gibi başını geri çektim. Yeşil gözleri ihtirastan kararmışken acı eklendi. Hâlâ saçlarını bırakmamıştım “Kocacığım, dinlenmeme izin vermek zorundasın, mahvettin beni.”
Kadınların kıkırdadığını duydum, hemen odadan çıktılar… “Ben bildiğin kadınlara benzemem, bir öpücüğünde bacaklarımı açacak değilim. Bir daha bana dokunma, bu kadar gösteri yeter.” Aslında hiç mi hiç yetmemişti, her bir hücrem yanıyordu… Ben ateştim o su, serinlemeye ihtiyacım vardı. Ne yazık ateşle su bir araya geldiğinde ya su ateşi söndürürdü ya da ateş suyu buhar haline getirir yok olmasına neden olurdu. Biz imkânsızdık…
Hâlâ vücutlarımız ayrılmamıştı, birbirimizin gözlerinde kaybolmuş gibiydik. “Sen ilk gördüğüm günden beri ilgimi çektin.”
Sözleri hoşuma gitmiş, kalbim sıcacık olmuştu… Ama bir iltifatla gevşememeliydim.“Onca kadın yeterli gelmiyor muydu?”
“Cadılığın, aksiliğin, ilgimi çeken özelliklerindi, yoksa kadın olarak değil.”
Soğuk duş diye buna denirdi… Bu adamı öldürsem; Kuveyt kanunlarına göre ne kadar ceza alırdım, ilk işim öğrenmek olacaktı. “Şimdi öpen kimdi acaba?”
“Sadece gösteri, yoksa seni öpmeye hiç niyetim yok.”
“Bir yerlerin hiç öyle demiyor, oldukça büyük şekilde heyecanlanmış.”
“Başına buyruk takılıyor sen ona bakma.”
İki elimi göğsüne dayadım, taş gibiydi bu adam. Aman canım ben akademide ne taşlar görmüştüm. İttim, üzerimden benim itmemle değil kendi isteğiyle kalktı. Hiç bana bakmadan camın kenarında hazırlanan yer sofrasının başına geçti. Ellerini yan tarafta duran tasın içine soktu yıkadı minik havlulara kuruladı. Banyoya geçtim ellerimi yıkayıp masaya doğru yürüdüm uzun paçama takılınca eşofman olduğu gibi aşağı indi. Ellerimle gömleğin etek kısmını önüme bastırdım. Marilyn Monroe’nin havalanan elbisesinin gömlekli görünümü gibi olmuştum. Borkan ilgisizce bakıp başını çevirdi tabağını tepeleme pilavla doldurup didiklenmiş eti üzerine koydu.
Aksiliğim ve şirretliğimin ilgisini çektiği herhalde doğruydu. Kadın olarak gerçekten ilgisini çekmiyordum. Eşofmanı tekrar topladım, ipi içine kaçmıştı. Dolaba yürüdüm çekmecelerden biri iç çamaşırı doluydu. Siyah olanı seçtim bari şort gibiydi daha rahat ederdim. Aniden başımı çevirdim bakmıyordu.
Karşısına oturdum… Pilav yine bir değişikti, tatmadan sordum “İçinde ne var?”
“İsmi Mutabbak, tam bilmiyorum Tavuk, kakule, tarçın, üzüm gibi baharat çeşitleri.”
“Bu kadar çok baharat kullanmak zorundalar mı?”
“Zorundalar ki kullanılıyor, enfes bir tat.” Ağzı kapalı kâseyi açtı. “İşte sosu, Dukkous al- tamat bu olmazsa Mutabbak’ın lezzeti olmaz.
“Belli, neredeyse parmaklarını da birlikte yiyeceksin,” Yine aç kalmıştım, salata tek seçeneğimdi üzerine pilavın içinden seçtiğim birkaç lokma tavuğu ekledim. Birden ağzımın önüne Borkan’ın eli uzandı, parmak uçlarında bir parça tavukla pilav vardı. Gözlerim şaşı bakakaldım. “Ne yapmamı bekliyorsun?”
“Yemeni, bir kez tat hoşlanacaksın.”
“Elinden hatta parmaklarından, hadi ya iğrenç… Pilavı ellerinle yedin.”
“Ne fark eder demin öpüşmedik mi?”
“Ya Borkan elle yemek hangi devirde kaldı.”
“Önceden çatal kaşık mı vardı, bir dene çok zevkli oluyor.”
“Yıllarca yurt dışında yaşamışın hiç medeniyet görmemiş gibisin.”
“Medeniyet çatal kaşıkla mı oluyor, aç ağzını.”
“Israr etme kendi parmaklarımı kullanmayı tercih ederim.” Denesem ne çıkardı, parmak uçlarımla pilavı tavuğu sıkıştırdım dökmeden ağzıma götürdüm. Hemen yuttum…
“Fark etmedi, hâlâ çok fazla baharatlı, köfteye benzeyen kızartmadan aldım hiç fena değildi. Bunun ismi nedir?”
”Felafel, nohut köftesidir.”
Evet, bu yemeği beğenmiştim, lezzeti güzeldi. Tekrar kapı çalındı kadınlar içeri tepsi içinde cezvelerle girdiler. Biri mangal taşıyordu, bize bakmadan aceleyle masayı toplayıp. Çeşitli renklerde lokumlarla dolu tabağı bırakıp, her yeri incilerle kaplı fincanları yanına koyarak hemen çıktılar.
Borkan köpüren kahveyi fincana döktü. Yeşildi “Yine mi? Düzgün kahveniz yok mu sizin”
“İç işte.”
“Kaid de ısrar etti içmedim, Türk kahvesi istiyorum.”
Borkan bir anda elinde ki fincanı masaya vurdu. “Yeter be kadın, onu yemem bunu içmem. Elimde olsa şu an boşamıştım seni. Kaid’i nerede gördün de kahve için fikrini beyan ettin.”
Sanki çok umurumdaydı “Yemeye mecbur değilim, alışık olmadığım yemeklerle midemi bozmaya niyetim yok.”
“Şirret,” dedi… Kalktı telefonunu aldı, “Hanımıza Türk kahvesi getirin, YOKSA DA BULUN HEMEN…”
“Vay, çok sertiz.”
Kendine yeşil kahveden koydu, bu sefer karşıma değil yanıma oturdu.“Simay, bu kadar yeterli, şimdi ne yapacağımızı konuşalım. Bir süre eşim gibi hareket edeceksin. Khalifa aşiretini gözleyeceğiz. Evden dışarı asla adımını atmayacaksın. Benden izinsiz yabancı insanlarla konuşmayacak, evliliğimiz hakkında bilgi vermeyeceksin. Bu sözlerime ailem de dâhildir.”
“Baban ve annelerin sinirden ölmüşlerdir.” Bu adamın yakınlığı beni geriyordu, yanından kalkıp karşısına oturdum.
“Aynen dediğin gibi, babam kuzenini seçmemi istedi” dedi kahvesinden kocaman bir yudum aldı.
“Açıkla bana, niye başını derde sokmayı tercih ettin. Benim ne olacağımdan sana neydi ki…”
“İlk önce Hasret’in yakın arkadaşısın, Kerem’le anlaşmalarımız devam ediyor… Kısa zamanda olsa seni tanıyorum, madem zoraki bir evlilik yapmam gerekiyordu tanımadığım bir kadınla evlenmektense seninle evlenmeyi tercih ettim.”
Kapı tekrar tıklatıldı içeri elinde cezveyle giren kız hemen sıcak kahveyi fincana dökerek dışarı çıktı. İşte buydu özlediğim mis gibi Türk kahvesi… İlk yudumumu aldım ağzımdaki kahvenin tadı muhteşemdi gözlerimi kapadım, Emirgan da denize karşı içtiğim anlar gözümün önüne geldi. Ah ne güzeldi…
“Bundan sonra kahven her an hazır olacak, bu kadar zevk alarak içeceğini bilseydim…”
Gözlerimi açtım, Borkan dudaklarıma bakıyordu. “Kahve içerken böyle sesler çıkartıyorsan…”
Sözünün devamının ne olacağını anlamak için falcı olmaya gerek yoktu“Hiçbir zaman öğrenemeyeceksin,” dedim, gözlerini kıstı. “Meydan mı okuyorsun?”
“Açık konuşalım, çok tecrübeli bir erkek olduğunu biliyorum.” Yatağı işaret ettim, dudaklarında çapkınca bir tebessüm oluştu. “Çok genç yaştan beri epey pratik şansın olmuştur. Bu seni bana karşı tecrübeli yapar, benimle uğraşabilirsin ama bu sadece boşa kaybettiğin zaman olur. Bu saçma evliliği de, bu ülkeyi de kabul etmiyorum.” Her nedense seni kabul etmiyorum diyememiştim, ona karşı zayıftım, bu duyguyu hissetmekten bir an önce vazgeçmeliydim.
Birden oturduğu yerden kalktı “Anlaşılmıştır, elli kez istemediğini söyledin. Ben de sana bayılmadığımı söyledim. Kısa bir süre evcilik oynayacağız o kadar.”
“Ben hiç bu tür bir evcilik oynamadım, daha çok silahlarla polisçilik oynardım.”
“Her şeyin bir ilki olur.”
Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm, nerede olduğumu bilmek istiyordum. Sıkıca kapanmış kepenkler iyi ki açılmışlardı. Göz alabildiğince yeşillikler, envai çeşitte çiçekler ve ağaçlarla süslü bir bahçeyi görmek güzeldi. Zenginlikleri bahçenin büyük ve bakımlı olmasından bile belli oluyordu.
“Bahçede dolaşmak ister misin?” dedi.
“Evet, lütfen, nefes almaya ihtiyacım var. Düşüncelerimi toparlamalıyım, kıyafetlerim gerek.”
Borkan yanımdan ayrıldı, nereye gittiğine bakmadım. Kapı sesini duyunca gözlerimi bahçeden ayırıp odaya baktım, hizmetlilerden biri bavulumla çantamı yatağın kenarına bıraktı. Eğildi bavulu açmaya çalışıyordu.
“Açma.”
“Kıyafetlerinizi dolaba yerleştireceğim hanımım.”
Hanım. İstemeden, rıza göstermeden, bir erkeğin bir evin çalışanlarının hanımı olmuştum. “Gerek yok, birkaç kıyafet zaten, ben yerleştiririm.”
“Olmaz hanımım bu benim görevim.”
“İsmin ne?”
“Abşar, hanımım”
“Kıyafetlerimi ben yerleştiririm lütfen dışarı çık Abşar, gerek olursa çağırırım.” Kız dışarı çıkar çıkmaz bavulumu, çantamı alarak banyoya geçtim. Kapısını kilitledim, el çantamın içindekiler tamamdı. Pasaportum, kimliğim, telefonum, param…
Ne yapacaktım nasıl hareket etmeliydim. Telefon açıp büyükanneme durumu anlatsam kadın kesin üzüntüsünden ölürdü. Danışacağım bir kişi vardı “Polat müsait misin?”
“Senin için her zaman müsaidim.”
Dosttu, hem de dostların şahıydı. “Kuveyt Khalifa aşireti hakkında bilgi istiyorum, bulabileceğin ne varsa.”
“Yine ne yaptın, nasıl bir belaya bulaştın sen?”
“Ya Polat bir kez olsun sorgulamadan dediğimi yapsan ne olur?”
“Aşiret diyorsun? Aşiretlerle ne işin var ve Kuveyt ne alaka?”
“Of Polat of”
“Tamam tamam kızma, bir bildiğin vardır cadı. Hemen bilgisayardan bakıyorum.”
“Pes Polat sanki ben bakmayı bilmiyorum, derin araştırma gerek. Siyasi, politik, polisiye… Kimler? Ne tür işler yapıyorlar? Elleri kolları nerelere uzanıyor?”
“Biraz beklemen gerek, bu istediğin bilgileri sana hemen veremem.”
“Tamam o zaman, daha sonra arayacağım. Sen sakın arama.”
“Yine başını derde soktun değil mi?”
“Yok ya ne derdi sadece bilgilenmek istiyorum.” Vedalaşıp telefonumu kapayarak, doğru dürüst bir banyo yapmak için duşun altına girdim. Ah Polat ah başıma ne dertler açtığımı bilseydin, halime güleceğinden ya da tam tersi bağırıp çağıracağından emindim. Bela mıknatısı gibiydim… Gerçi dertleri ben açmamıştım kendiliğinden açılıvermişlerdi. Bana da çekmek ya da nasıl düzelteceğimi bulmak kalıyordu.
Duşumu bitirip saçlarımı kuruttum. Her zaman rahat ettiğim kot, tişört ve spor ayakkabılarımı giyince sanki vücudum sevindi. Banyodan dışarı çıktım, Borkan gelmişti. Şöyle bir süzdü “Başka giyecek bir şeyin yok mu?”
“Var, olmaz mı? Kot pantolonun tüm renkleri ve modelleri mevcut, yırtığı, koyusu, açığı, incesi, kalını ama yanımda değiller.” Neydi bu Arap erkeklerin pantolon düşmanlığı?
“Benim için sorun değil, güzel vücutta kot birçok elbiseden daha güzel duruyor ama yeni gelin olarak ipekli elbiseler giymelisin.”
“Yeni gelin olmadığımı sen de ben de çok iyi biliyoruz. Bu nikâh benim için geçerli değil, kocam değilsin, karın değilim sadece gereksiz bir aşiretin gereksizce yaptığı hareketlerin mağdurlarıyız.”
Kapıya yürüyüp araladığımda sanki hapishaneden çıkıyormuş gibi hissettim. Kapalı kalmak en büyük fobilerimden biriydi.
Gördüğüm Arap evlerinin şatafatlı eşyaları bu evde de mevcuttu, “Eşyalarınız neden bu kadar oymalı kakmalı, renkli…”
“Modern eşyalar eski evlere uğramaz, eskiler görkemli eşyaları severler.”
“Ya sen, sen seviyor musun?”
“Antikaları severim, geçmişi olan eşyalar hoşuma gider.”
Konuşurken bahçeye çıkmıştık, yürüdüğümüz hol boyunca kimseyi görmemiştim. İyi de olmuştu ev ahalisiyle karşılaşmak için hiç hazır değildim.
“Seni müzayedede gördüm, kolyeyi alabildin mi?” diye bilmezden gelip sorarken gözlerim çevreyi tarıyordu.
“Son anda vazgeçtim.”
“Aaa niye çok kararlı gibi duruyordun, yanındaki kadın üzülmüş olmalı,”dedim. Tepki vermesini bekliyordum hiç sesini çıkarmadı. Üstelemedim…
Bahçe çok fazla büyüktü, duvar çevresi sık ağaçlarla dikenli tellerle çevrelenmişti. Elimle duvarı gösterdim, “Açık hava hapishanesi gibi, neden? Ülkende hırsızlık olmadığını okumuştum.”
“Hırsızlık olmasa da düşmanlar var.”
“Zenginlik başa bela desene...” Borkan yanımda rahat adımlarla yürüyordu. Hoştu, yakışıklıydı kalbimi değişik çarptırıyor, vücuduma ateşler salıyordu. Ne yazık ki bana uygun değildi, benim ona uygun olmadığım gibi.
******