Eliyle şöyle bir duvarları işaret etti“Bu gördüğün duvarların dışına çıkmayacaksın.”
Hareketi, oteldeki kadınları kovalamak için yaptığından pek farklı değildi, sinir uçlarım karıncalandı sanki. Borkan bey beni henüz tanımıyordu, “Tabi kocacığım, ne demek? Sen ne istersen o olur. Havla dersen havlarım, zıpla dersen zıplarım. Hatta mama verirsen yerde yuvarlanır kuyruğumu bile sallarım.”
“Simay…”
“Ne Simay ne? Borkan ben sizin kadınlarınızdan değilim niye bunu idrak edemiyorsun. Sınırlar, baskılar beni boğar.”
Bu ev hapsinden, bu ülkeden en kısa sürede kurtulmalıydım. Ah dede başıma açtığın işlere bak.
“Başımıza, özellikle senin başına açılan dertten kurtulana kadar mecbursun.”
“Neden mecburmuşum, bana seçenek tanımadınız. Durumu bana anlatmadan saçma sapan evlilik oyununa girdiniz. Ben aciz zayıf bir kadın değilim, gerekirse Kaid’le yüz yüze konuşur durumu düzeltmeye çalışırdım.”
“Bu ülkede işler senin istediğin gibi yürümez.”
“Doğru, işte bu yüzden ülkenizden nefret ediyorum, kadının adı yok.”
“Bizleri ne kadar yanlış tanıyorsun, kadınlarımıza değer verir el üzerinde tutarız.”
“Ha ha ha… Güldürme beni, sizler mi değer veriyorsunuz. Özgürlük nerede? Siz erkekler istediğinizi yaparken kadınlarınızı duvarların içine hapsediyorsunuz. Sizinkilere ipekler, altınlar yeterli gelebilir ama benim özgürlüğüm tüm ülkenize hatta dünyanın tüm ülkelerine bedel.”
“Diğer Arap ülkeleriyle benim ülkemi bir tutma. Senin ülken de özgürlükleri elinden alınmış kadınlarla dolu.”
Yeni evli çiftlerin, senin ailem benim ailem diye kavga ettiklerini duymuştum. Biz de, senin ülken benim ülkem, diyerek ilk kavgamızı yapıyorduk.
Biraz uzağımızdaki ağacın altında iki kadın vardı, birinin ağladığına yüzde yüz emindim. Ellerini yüzüne koymuş omuzları sarsılıyordu. Karşısındaki kadın azarlıyor muydu? Tesellimi ediyordu belli değildi. Borkan’ın yüzüne baktım, gözlerini kısmış yüzü asılmıştı.
“Kim bunlar?”
“Teyzem Edviye ve kızı Henna,”
Kadınlar bizi henüz fark etmemişlerdi. “Beceriksiz, sen ne işe yaradın ki zaten. Elini çabuk tut dedim dinlemedin,”
“Teyze,” Borkan’ın sesini duyan kadın şaşırmış gibiydi. Kızını arkasına aldı, duymayacağımız şekilde bir şeyler söyledi. Tahminim gözyaşlarını silmesi yönündeydi, kız iki eliyle yüzünü sıvazladı. Bize baktığında, güzelliğinden, kadın olarak ben bile çarpıldım. Yürek biçimli enfes bir yüzü, bal renkli kocaman gözleri vardı. Az önce ağlamış gibi değil yüzüne su serpilmiş bir peri kızı gibi görünüyordu.
“Bu ne güzellik!”
“Kim güzel?”
Borkan, ifadesiz bir yüzle bakıyordu. “Gözlerinde sorunu olmayan tüm insanların güzel olarak kabul edeceği bir kız.”
“Henna, evet güzeldir.”
Edviye, bize doğru birkaç adım attı, kaşları çatık yüzü asıktı. Beni baştan ayağa süzdü. “Evleneceğin haber bile verilmedi çok kırıldım.”
“Ani oldu teyze,”
Kadının yüzünde küçümser bir ifade oluştu , “Yoksa yeni gelin karnında bebeğiyle mi ailemize katıldı?”
Tanrım, bu Arap kadınlarının benimle ne alıp veremedikleri vardı anlayamıyordum. “Hamile değilim olsam bile sizi ilgilendireceğini hiç sanmıyorum. Benim hakkımda ileri geri fikir yürütme hakkını nereden bulduğunuzu da anlamış değilim. Beni tanımıyorsunuz bile…”
“Yeni gelin büyüklerle nasıl konuşulacağını bilmiyor.”
“Siz biliyor musunuz?”
“Teyze bir daha Simay hakkında ileri geri konuşmanı istemiyorum. Sözlerin çok çirkindi, teyzem olman istediğin gibi konuşma hakkını vermez.”
Kadın bozulmuştu, Borkan elimi tutunca şaşırdım kendine doğru çekti elimi bırakıp belime sarıldı. “Eşimle birlikte yürüyüş yapıyorduk, sizlere iyi günler.”
Hızlı adımlarla yürüyordu, ona ayak uydurmaktan başka çarem olmadığını belimi sıkan elinden anladım. Biraz uzaklaşınca kolundan kurtuldum, yüzünü görmek istiyordum önüne geçtim. Suratı asıktı…
“Yalancı evlilikten bir an önce kurtulmalıyız, gitmeliyim Borkan. Yakında işe başlamam gerek, büyükannem bekliyor. Durumumu öğrendiği anda delirecektir.”
“İş mi? İstifa etmelisin.”
“Asla!”
Ne kadar kolaydı, istifa et demek. Ne için istifa edecektim, kimin için. Hayallerimin mesleğini saçma sapan korkular yüzünden bırakacak mıydım? Beni tanımıyorlardı…
Borkan’ın telefonu çalınca açtı. Öfkeyle bağırıyordu, “Yeter artık, bu pisliklere fazla yüz veriliyor. Hadlerini bildirmenin zamanı geldi de geçiyor bile…”
Telefonu kapattı, “Gitmeliyim Simay, aşiret iyice azmış durumda yine saldırıda bulunmuşlar, bu sefer yaralılar da varmış.”
“Yardım edebileceğim bir şey var mı? Ben de geleyim.”
“Gideceğim yerde kadınların işi olmaz.”
“Keşke buraya hiç gelmeseydim.”
Yüzü asıldı, iyice yanıma yanaştı, eğildi neredeyse burun buruna gelmiştik gözleri buz parçası gibiydi,“Keşke gelmeseydin Simay” dedi. Sesinin tonu da bakışlarından farklı değildi. Bu sıcak havada içimin buz kestiğini hissettim. Borkan hızlı adımlarla yürürken, yerimden bile kıpırdamadım.
Son anda geri döndü… “Sakın dışarı çıkma, evden ayrılma, bahçe içinde dolaşabilirsin.”
İlk defa sesimi çıkarmadım, değmezdi… Benim hatam olmayan durumlar yüzünden, suçlanıp ceza çekiyor gibiydim.
Uzun süre bahçede dolaştım, birkaç hizmetli dışında kimseyi görmedim. Bahçe kapısına yürüdüm, silahlı korumalar vardı… Çıkmak için ısrarcı olmadım, izin verilmeyeceğini biliyordum. Deneyebilirdim ama kazanamazdım, bire karşı on kişi olmazdı.
Evde insanlar olmalıydı, hiç kimse yanıma gelmiyordu beni dışladıkları belliydi. Sanki çok umurumdaydı. Benim olmayan yatak odasına geçtim yine masa hazırlanmıştı. Canım yemek istemiyordu. Havaalanını aradım, uçuşlar başlamıştı.
Kol çantamı hazırladım, bavulumu alamayacaktım, kalsa da olurdu. Çantamı çapraz olarak asıp, ince hırkalarımdan birini giydim. Çantanın görülmesi dikkat çekerdi… Dedemin hediyesi olan kolyeyi komodinin üzerine bıraktım, çekmeceyi açtım içinde kâğıt kalem vardı.
“Kolyeyi dedeme iade edersen sevinirim, bu saçma evcilik oyunu bitmeli. Hoşça kal…”
Notu yazdığım kâğıdı kolyenin yanına bırakıp, hazırlanmış olan yer sofrasından meyve suyunu alarak tekrar bahçeye çıktım. Ağaçlar yüksekti, birinin üzerine tırmanabilirsem diğer tarafa atlayabilirdim. Sanki tekrar yürüyüşe çıkmış gibi ağır adımlar atıyor sık sık durarak çevremi seyreder pozisyonunda kalıyordum. Ev gözden kaybolduğunda, hızlı hareket etmeye başladım. Duvarlar çok yüksekti, akşam karanlığı çökerken, bahçe ışıkları birer ikişer yanmaya başlıyordu. Duvarın üzerindeki tellerde elektrik olmaması için dua ettim. Tabi öteki tarafa atlarken bacağımı kırmamak içinde… Gözüme kestirdiğim dallı budaklı koca ağacın yanına gelince en kolay nasıl çıkabileceğimi düşünmeye başladım.
“Kaçmak mı istiyorsun?”
Korkuyla çığlık atmamak için ağzımı kapadım. Borkan’ın kuzeni Henna, şaşkın gözlerle bana bakıyordu.
Gizlemenin mantığı yoktu , “Bu evden ayrılmak istiyorum.”
“Kocan çok kızar.”
“Borkan benim kocam değil, evet demediğim, imzamın olmadığı bir evlilik geçerli değildir.”
“Ama bizdeki evlilikler böyle olur.”
“Benim için bir anlamı yok. Gitmeliyim Henna. Kimseye bir şey söylemezsen sevinirim.”
“Ağaca tırmanmana gerek yok, gel…”
Bu kızı hiç tanımıyordum, yine bir oyunun içine düşmek istemiyordum. “Atlayabilirim.”
“Çok zor, dilenli teller elektrik yüklü, çarpılırsın. Acele etmemiz gerek, gece devriyeleri başlamak üzere.”
Ağaçların arasına girdi, sarmaşıkları elleriyle araladı, “İşte kapı, hadi gidelim.”
“Gidelim mi?” Bu kız ne diyordu?
“Ben de evden kaçıyorum”
Al bir bela daha…
“Niye? Sen kimden kaçıyorsun?”
“Annemden.”
Henna küçük değildi, benim kadar olmasa da, bana yakın yaşlardaydı. Rüştünü ispat etmişti. Ama bu ülkede düşündüklerim geçerli miydi bilmiyordum.
“Annem, kocanla…” derken, birden sustu… “Devam et” diyerek cesaretlendirdim.
“Annem, kocanla evlenmemi istiyor. Olmaz diyorum, anlatamıyorum. Borkan’ın evlendiğini duyunca çok sinirlendi. Beni suçladı.”
Bu adamın da ne çok talibi vardı. Gerçi pek şaşırmamıştım. Kızın sesi o kadar hafif, yüzü o kadar üzüntü doluydu ki annesinin yapmaya zorladıklarından nefret ettiği belliydi. Bir an Henna için üzüldüm…
“Hadi çabuk çıkalım.”
Henna, beni beklemeden kapıyı açtı sarmaşıklar bu tarafta daha sıktı, aralamasına yardım ettim. Nihayet hapishane kılıklı yerden çıkmıştım. Aniden karşımda beliren kişi için hiç hazırlıklı değildim…
Henna, telaşla gerisin geriye girmeye çalıştı… Edviye hanım, öfkeyle kızının kolundan tuttu “Biliyordum bir haltlar karıştıracağını… Hemen eve git beni bekle, her hangi biri yaptığın terbiyesizliği öğrenecek olursa seni çöle sürdürürüm.”
Henna, ağlamaya başlayarak içeri girdi. Kadın biraz daha yüksek sesle konuşursa korumalara yakalanacaktım.
“Seni yakalatabilirim.”
“Yakalatırsanız, Borkan’ı damadınız yapamazsınız.” Restine rest… Bunlar beni ne sanıyordu? Kadının ip gibi kaşları yukarı kalktı. “Kızım fazla konuşmuş.”
“Beni engellemezseniz amacınıza ulaşabilirsiniz.” Kadın akıllıydı yüzüme bir daha bakmadan küçük kapıdan girip, sıkıca kapadı… Nihayet özgürdüm. Özgürdüm de, neredeydim? Koşmaya başladım, elbet bir çıkış yolu bulacaktım. Evden iyice uzaklaştığımı düşününce nefeslenmek için durdum. Telefonumun navigasyonu sayesinde nerede olduğumu kestirebilirdim. Caddeye çok uzak değildim, yine koşmaya başladım. Havalimanına telefon ederek biletimi ayırttım, sorun çıkmamıştı. Yine de uçağa binene kadar içim rahat etmeyecekti.
Ağaçlık yol bittiğinde daha küçük evlerin, binaların arasında biraz yavaşladım. Kendilerine pek benzemeyen bir kadının deli gibi koşuyor olması civardakilerin dikkatini çekerdi. Aslında çok güzel ülkeydi, bu olaylar başıma gelmeseydi doyasıya gezer keyfini sürerdim. Diğer Arap ülkeleri gibi katı kuralları olmaması en hoşuma giden yönüydü. Tabi benim memleketimle kıyaslanamazdı.
Hızlıca yürüdüm en sonunda ana caddeye geldim. “Hey taksi”, işte bu! Taksinin arka koltuğuna oturduğumda derin bir nefes aldım. “Havalimanına lütfen.”
Adam kötü kötü baktı, “Kadın kısmı bu saatte dışarıda olur mu?”
Sana ne, diyesim geldi. Her ülkenin kendine has kuralları vardı, uyum sağlamalıydım. “Ben Arapça az bilmek, ben turist, anne baba koca bekliyor havalimanı”
“Tamam, şimdi oldu.”
Adam hâlâ şüpheli bakıyordu, telefonumu çıkardım, açar gibi yapıp gidene kadar yalandan kocamla muhabbet ettim. Güldüm, söylendim bazen fıkra anlattım, kavga bile ettim. Ben taksiden inerken adam, iyi ki böyle geveze karım yok, diye söyleniyordu.
Alana varmam uçuş saatiyle tam denk gelmişti. Hemen uçağa bindim, fazla beklemeden havalandık. Hava iyice kararmıştı Kuveyt’in gece ışıkları hayal gibi görünüyordu. Hoşça kal Borkan, hoşça kal dede, hoşça kalın numaracı Kral ve Kraliçe… Ben yoluma sizler yolunuza.
******
Uçuş üç buçuk saat, havaalanından eve varmak iki saat sürmüştü. Ülkem, ülkem güzel ülkem... Her sıkıntısına rağmen taşını toprağını bile özlemiştim.
Ev kapkaranlıktı, tabi bu geç saatte ışık olmasını bekleyemezdim. Anahtarımla içeri girdim sessizce anneannemin odasına yürüdüm. Aceleyle üstümü çıkarıp koynuna girdim ‘Ay’ diye çığlık attı, sıkıca sarıldım “Ben geldim büyükannem, seni çok özledim.”
Hemen başucundaki lambayı yakarak, loş ışıkta yüzüme baktı. “Hoş geldin yavrum.”
“Bana sarıl büyükanne sıkıca sarıl.” Sıkıca sarıldı mis kokulu göğsüne yaslandım. Büyükannemin huzur dolu kucağına ihtiyacım vardı. Sert kolların etkisi hâlâ üzerimdeydi. Kokusu, öpüşü, tadı, vücudunun bedenimin üzerindeki ağırlığı, her şeyi tek tek aklımdaydı. Ama unutmalıydım, bitmeliydi. Benim için yanlış adamdı. Onun için yanlış kadın olduğum gibi… Kesin kaçtığımı fark etmişti, tepkisi ne olmuştu acaba? Kurtulduğuna sevinmiş olmalıydı. Kerima’yı veya Henna’yı, ya da ikisini birden alıp keyfine bakardı artık.
Ben hareketsiz durunca büyükannem yavaşça yataktan kalktı, uyanmamam için sessizce hareket ediyordu. “Uyumuyorum büyükanne, yola çıkalım mı?”
“Yoldan yeni geldin.”
“Olsun, arabayla gideriz. Bir süre sen kullanırsan, ben yolda da uyuyabilirim.”
“İyi hadi gidelim.”
Büyükannem giyinirken odama gidip ilk bulduğum çantaya elime ne geçerse doldurdum, aceleyle duş alıp giyindim. Sabahın erken saatlerinde yine yollardaydık. “Nereye gidiyoruz küçük hanım?”
“Nereye istersen büyükannem, yeter ki sessiz sakin fazla insan olmayan bir yer olsun. Dağ başı bile olabilir. Telefonunu bana ver.”
“Niye?”
“Senin telefonunu da kapatacağım. Sadece doğa ile baş başa olacağımız bir tatil olsun. Kimse ulaşamasın bize.”
“Bana uyar senden başka arayanım yok zaten.”
“Annemler gelmediler mi?”
“Hayır, hiçbir haber yok, Simay gözlerin kan çanağı gibi olmuş, uyu, uyandıktan sonra seninle konuşacağım. Gitmek istediğin özel bir yer var mı?”
“Sürpriz olsun” diyerek koltuğumu geriye yatırıp, arka koltuğa bıraktığım polar battaniyeyi alarak, gözlerimi kapattım. Yakıcı sıcaktan sonra burası serin gelmişti, sıkıca örtündüm bedenim ani sıcaklık farkına alışmamıştı. Büyükannem şüphelenmişti, şu an sorularına cevap veremeyeceğimi biliyordu. Kaçışım yoktu bir şekilde gerçekleri anlatacaktım.
Araba motorunun homurtusu ve hafifçe sallanmak iyice uykumu getirdi…
“Uyan artık geldik.”
“Rahat bırak Borkan.”
“Borkan da kim?”
Birden koltukta doğruldum “Ne?”
“Simay, Borkan diye sayıklıyordun”
“Bilmem sana öyle gelmiş olmalı,” derken, dışarıya bakmamla hayretle çığlık atmam bir oldu. “Neredeyiz? Bu ne güzellik?”
“Geyikli’deyiz.”
Hemen arabadan çıktım, masallardan fırlamış gibi duran evi daha yakından görmek istiyordum. Yayvan bir evdi, yemyeşil otların içinde sanki çocukların oynaması için yapılmıştı. Yan cephesinde, yerden duvar boyunca uzanan baca gri taştan örülmüş aralıklı olarak pembeye boyanmıştı. Hemen yanındaki küçük pencerenin tahta kepenkleri, yine pembe boyalıydı. Pencere kenarları mordu, tahta kepenkler kalplerle süslenmişti. Ev; mor, pembe, gri, beyaz, tahta ve ahşapla işlenmiş masalsı görünüme kavuşturulmuştu. Hayranlık içinde bakakalmıştım. Sanki kapısından, pamuk prenses ya da Hansel ve Gretel çıkacakmış gibiydi…
“Anneanne burada mı kalacağız?”
“Evet canım, beğendin mi?”
“Nasıl ayarladın? Ne zaman? Kimin burası?”
“Uzun zamandır davet edildiğim bir yer, bir türlü fırsat olmamıştı. Vakit geçirmek için müzik derslerine gittiğimi biliyorsun, oradan tanıdığım arkadaşlardan birinin evi, yurt dışına gitmeye karar verdiklerinde ille sen git diye ısrar edip elime anahtar tutuşturmuştu… Otel istemeyince burası aklıma geldi.”
“Ben seni de o arkadaşını da yerim, yerim.” Büyükanneme sarıldım tüm yüzünü öpücüklere boğdum.
“Yeter şımarık kız, hadi içeri girelim.”
Evin dışı kadar içi de çok güzeldi. Pembeler morlar, tüller, danteller. Borkan burayı hiç sevmezdi herhalde. Neden onu düşünmeden duramıyordum? Telefonuma baksa mıydım? Kesin aramış olmalıydı. Hoş, zaten arasa da açmayacaktım. Bitmişti…
Kadıncağız saatlerdir araba kullanmıştı, hemen yatırdım üzerini örtüp yanağına bir öpücük daha kondurdum. “Simay, ev aylardır kapalı toz içinde, yiyecek hiçbir şey yok.”
“Sen yatıyorsun, ben hepsini hallediyorum.”
Bir hafta kalacaktık, iki kişiydik, çok savurganlık yapmadan aklıma gelenleri aldım. Sıcacık ekmekleri, yerli sebzeleri görünce dayanamadım. Her şeyi özlemiştim. Arapların o çok yağlı baharatlı yemeklerinden sonra, tüm sebzeleri çiğ bile yiyebilirdim. Market rafında paketler içinde sıra sıra duran pirinçler gözüme ilişti. Pilavı çok severdim ama onlar sayesinde soğumuştum. Öğlen, akşam, her yemekte mutlaka pilav vardı. Borkan’ın elleriyle pilav yiyip bana da yedirmeye çalışması hâlâ gözlerimin önündeydi. Pis adam! Yemeyince, niye tiksiniyorsun ki öpüştük ya, demişti. Sanki ikisi aynı şeylerdi. Pirinç paketini elime almışken bıraktım onu hatırlamak istemiyordum.
Eve gelince aldıklarımı poşetlerin içinde mutfak tezgâhının üzerine bırakarak temizliğe başladım. Sildim, süpürdüm, toz aldım, kısa sürede ev parlamış mis gibi kokmuştu.
Hava güzeldi içeride yemek yemenin anlamı yoktu, ağır yemek hazırlamak istemediğimden kahvaltıda karar kıldım; çayı demlenmeye bırakıp masayı bahçeye hazırladım. Çıkardığım tabak çanağı sudan geçirip, kurulayıp, taşımak vaktimi aldı. Masamız rengârenk olmuştu, tüm yeşillikleri yıkamış, arada bir ağzıma atmıştım. Naneler, taze kekikler, marul, maydanoz mis gibi kokuyorlardı. Haşlamış olduğum yumurtaları soyup dilimledim, sarıları koyuydu, satıcı kadının dediği gibi tavuklarının yapay yemle değil doğal beslendikleri belliydi. İşim tamamen bitene kadar iki üç saat geçti, büyükannemi uyandırsa mıydım acaba? Uyandırdığım anda soruların başlayacağını biliyordum ama kaçacak yerim yoktu.
Bir bardak çay koyup içmeye karar verdiğimde büyükannem uyandı. Beyaz uzun elbisesi, neredeyse beline kadar uzanan nadiren açık gördüğüm sarı saçları ve uykudan pembeleşmiş yüzüyle masal prensesi gibi olmuştu. Dedemin onu niye unutamadığı belliydi. Çok güzel kadındı, henüz yaşlanma çizgileri büyükanneme uğramamıştı. Yaşlandıkça daha da güzelleşen nadir kadınlardandı. Ona benzemek için dua ettim.
Yüzünde güzel bir gülümsemeyle, “Merhaba” dedi. Yola çıktığımızda sorduğu soruları unutmuş olabilir miydi?
Hemen koltuğunu çektim, oturmasını sağlayıp şekersiz ve ince bir dilim limon atılmış çayını önüne koydum. Sesini çıkarmadan; kahvaltılıklardan, yeşilliklerden tabağına azar azar alıp yemeye başladı. Ben de eşlik ediyordum ama sessizliği korkutucu olmaya başlamıştı. Peçetesiyle kibarca ağzını sildi, masanın üzerine getirmiş olduğum çaydanlıktan çayını tazeledi… Gazetesini eline alıp, gözlüklerini taktı. Bir süre daha sessizlik devam etti. Oh rahatlamıştım soru sormayacaktı. Öteki gazeteyi ben aldım, üstünkörü sayfalarını çevirmeye başladım. Büyükannem gözlüklerini burnunun ucuna çekti, elindeki gazeteyi düzgünce katlayıp masanın kenarına bırakarak, çayını eline alıp arkasına yaslandı.
“Evet, küçük hanım neler karıştırdığını anlatmaya ne dersin?”
Tüh, unutmamıştı. “Anlatmasam olmaz mı?”
“Simay, bir kez daha sormayacağım. Anlat…”
“Şey…”Yok, oturamayacaktım, ayağa kalktım. “Senin ağlamana dayanamadığımdan Kuveyt’e gittim. Dedemle konuştum, geri geldim.”
“Tahmin ettiğim gibi… Düzgün anlat, ayrıntıları istiyorum.”
Büyükannemi asla kandıramazdım, “Çok kötüydü, ama dedem hâlâ sana çok âşık…”
“Aşk özveri ister, özen ister, anlayış ister, her ne olursa olsun sevdiğinin yanında olmayı gerektirir. Deden, benim ve annesinin arasında seçim yaptı ve annesi kazandı. Ve aşk bitti.”
“Öyle deme büyükanne, neler çektiğini hizmetçilerin ağzından dinledim. Annesinin zoruyla aldığı eşlerini, boşamış. Yirmi yaşından beri tek başına yaşıyor. Ben sende de kabahat buluyorum, o cadıyla savaşabilir aşkını devam ettirebilirdin. Buraya çağırsan dedem koşarak gelirdi, hem sen de tek başına kalmazdın.”
“Bizden geçti artık seneler aşk ateşini küle döndürdü, kıskançlık rüzgârı külleri dört bir yana savurdu. Bende o kalmadı, onda da ben kalmamışımdır… Aziz, benim için anılarımda kalan biri.”
“Hiç sanmıyorum büyükanne, yüz ifadeni bir görebilsen… Aziz dediğin zaman gözlerin başka bakıyor.”
“Ona bir kez daha kandım, yine ağzımın payını aldım, bir daha asla…”
“Ne zaman? Annemin düğününde geldiğini söyledi.” Büyükannem birden kızardı, kenara koyduğu gazeteyi alıp yüzüne doğru salladı. “Anlaşılan dedenle çok fazla konuşmuşsunuz… Simay, beni olayların içine sokmayı bırak, anlat!”
“Khalifa aşireti bana kafayı taktı, Oğulları Kaid’e istediler.”
Anneannemin gözleri korkuyla açıldı “Aman Allah’ım, belalı insanlardır.”
“Önce ben, sonra dedem reddettik ama anlamadılar. Dedeme yüklendiler, petrol kuyularında yangın çıkardılar. Teklifi yenilediler, yani yenilemişler… Fayed’leri tanıyor musun?”
“Tanımaz mıyım? Geçmişten gelen düşmanlık hâlâ sürüyor olmalı, onların ne alakası var?”
“Fayed ve Harafi ailelerinin aralarındaki düşmanlığı bitirmek ve Khalifa aşiretine karşı kuvvetlenmeleri ayrıca benim Kaid’in teklifinden kurtulabilmem için evlenmeme karar verilmiş. Dedem, Kral ve Kraliçe beni oyuna getirdiler, haberim olmadan kendi düğünümde resmen köçeklik yaptım.”
Büyükannem öfkeyle yerinden kalktı “Asla, duydun mu beni asla, senin o Affan denilen adamın karılarından biri olmana izin vermem. Bu ne yüzsüzlük bu ne alçaklık?”
“Affan değil, oğlu Borkan’la evlendirilmişim.” Büyükannem, bu kez bir şey demeden yerine oturdu… Tekrar kalktı, “Gene de olmaz, bir Arap’la olmaz, benim kaderimi yaşayamazsın. Ailemizde oradaki düzenin acısını çeken bir kadın yeterli...”
“Evet, ben de senin gibi düşünüyorum, saçma sapan bir evlilik. İstiyor muyum diye sorulmadı bile. Kraliçe’nin yanındaydım, bekârdım, bir gözümü açtım ki Borkan’ın yatağındayım ve karısı olduğumu söylüyor. Saçmalık değil de nedir?”
“Büyüklerin isteği doğrultusunda nikâh kıyılmıştır, tabi işin içinde Kral ve Kraliçe varsa bu çok daha kolay olmuştur. Kraliçe senin adına onay vermiştir. ”
“Her şey onun başının altından çıktı zaten, ikide bir Borkan hakkında sorular sorup durdu.”
“Kızardın, kolay kolay kızarmazsın Simay. Bu adama gerçekten ilgin mi var, tanıyor muydun?”
Ellerimle yanaklarımı tuttum gerçekten ısınmışlardı, “Kaş’ta korumalık yaptığım, Polat’ın arkadaşları yüzünden tanıdım. Arap olması ve başka şeyler yüzünden lafımı hiç esirgemedim. Her nedense devamlı karşılaştık. Aramızda düşmanlık oluştu daha çok, benim terslemelerimle sürekli bir didişme haline girdik.”
“Nasıl biri?”
“Yakışıklı, karizmatik, güçlü…”
Anneannem kolunu masaya dayadı elini çenesine koydu, gözlüğünü saçlarının üzerine itti. “Bunları kraliçeye söyledin mi?”
“Cadı kaynanan yüzünden, yani ona inat söylemiş olabilirim, kadın devamlı beni küçümsedi. Diğer torununun Borkan’la evlenmesini istiyordu.”
“Alçak kadın yine bir şekilde hayatıma müdahale etti.”
“Ona kalsa, beni aşirete gelin edecekti.”
Anneannem elini masaya vurdu, acımış olmalı sallayarak geçirmeye çalıştı. “Vicdansız. Peki, sen neden hemen gelmedin?”
Yanına gidip elini avucuma aldım yavaşça ovmaya başladım, “Olaylar o kadar hızlı gelişti ki, ben de ne olduğumu anlamadım. Sen telefon açtığında tam geliyordum, uçuşlar iptal edildi ve bildiğin son…”
“Evlilik gerçekleşti mi Simay, yani o çocukla karı koca oldunuz mu?” dedi, elini çekti yüzüme şüpheyle bakıyordu.
Al işte, yine yüzümü ateşler basmıştı. “Hayır, benim kadar o da bu evlilikten hoşnut değil, hem evlilik bile değil…”
“Yanılıyorsun, bizim kanunlarımıza göre evlilik olmasa da onların kanunlarına göre evlisiniz. Başka karısı var mı?”
“Yok, bol miktarda kadınları var. Yani Türkiye’de olduğunda vardı. Ben, resmi nikâh olmadan dini nikâhı evlilikten saymadığıma göre evli değiliz.”
“Buraya geri dönmene nasıl izin verdi?”
“Kaçtım.”
“Başını çok büyük belaya bulaştırmışsın… Ah Simay, neden bana düşüncelerini söylemedin? Bir şekilde hallederdik.”
Bu sefer ben ayağa kalktım, içim öfkeyle dolmuştu. “Derdi başımıza açanların umurunda değil hâlâ gezme peşindeler. Annemin, bir kez bile beni arayıp sormadığını biliyor musun? Neden anneanne? Neden annem beni hiç sevmiyor, babam neden sevmiyor?”
“Armut dibine düşer diye bir söz vardır. Bennu, gözünün içine bakıp özenle büyüttüğüm kızım, çeke çeke babaannesine çekti. Bencil, düşüncesiz, hırslı ve kıskanç… Seni hep kıskandı…”
“Neden? İnsan kızını kıskanır mı?”
“Gerçekleri bilmenin zamanı geldi de geçiyor, kıskanıyor çünkü…”
Büyükannem çok sıkıntılı görünüyordu, söze nasıl başlayacağını bilemez gibiydi. “Ne gerçeği? Ben çatlamadan anlatsan artık…”
“Bennu, genç yaşta evlenmeye karar verdiğinde karşı çıksam da kabullenmek zorunda kaldım. Hırçındı aksiydi, gezmek dolaşmak istiyordu. Ben o zamanlar çok fazla sıkıydım, nasıl anlatsam, ona bir şey olacak elimden koparıp götüreceklermiş gibi geliyordu. Fazla baskı yaptım. Evlenerek kurtulacağını sandı. Allahtan, Fikret kötü çıkmadı, tencere kapak gibi birbirlerini bulmuşlardı. Aynı huylar aynı zevkler… Neyse Aziz kızının düğünü olduğunu öğrenmiş, uzaktan da olsa kızını gelinlikle gördü. Düğünden sonra…”
Anneannem yüzüme bakamıyordu…
“Sonra? Sonra ne oldu?”
“Bennu kocasıyla birlikte balayına gitti, eve tek başıma döndüm… Of Simay… Kapı çalındı, Aziz karşımdaydı, hiçbir şey söylemeden içeri girdi beni kollarına aldığında düşmanlıklar, korkular, hatalar, çekilenler birden yok oldu. Sabah uyandığımda pişman olmuştum ama çok geçti. Evden kovdum, bir daha asla gelmemesini söyledim, bu olaydan sonra birkaç kez daha geldi kabul etmedim yüzünü bile görmedim. Bir süre sonra ne olduğumu şaşırdım midem bulanıyor başım dönüyordu. İlk önce hasta olduğumu sandım ama tekrar hamile olduğumu anladım. Aldırmak istedim, kıyamadım.”
“Bebeği doğurdun mu? Dayım veya teyzem mi var?”
“Babasız bebeğimi kimselere açıklayamazdım. Aziz’in bir bebeğimiz daha olacağını öğrenmesini istemiyordum. Bu sefer beni mecbur bırakır hatta bebeğimi elimden almaya kadar zorlardı. Bir süre hiç kimseye bir şey söylemedim, karnım hızla büyüyordu bu arada ikizlerim olacağını öğrenmiştim… Bennu ile Fikret’i çağırdım zayıf yönlerini biliyordum. Para. İkizlere hamile olduğumu, bebekleri nüfuslarına geçirmelerini onlara parasal destek sağlayacağımı söyledim. Bennu, kötü kelimelerle beni aşağıladı ama ben onlara mecbur olduğum kadar onlarda bana mecburdu. Fikret işinden atılmış, beş kuruşsuz kalarak üst katıma yerleşmişlerdi. İş arıyorum, diyor ama aramıyordu, göründüğü gibi biri çıkmamıştı tembelin biriydi. Karı koca bir iki gün görünmediler sonra iş kurmaları için para verirsem kabulleneceklerini söylediler. Babamdan kalan birkaç arsayı sattım sermaye olarak ellerine verdim. Bebeklerim doğdu, bir kız bir erkek. Oğlum ölü doğmuştu, yüzünü bile göremedim. Bennu ve Fikret sözlerini tuttular ama parasal anlamda üzerime asalak gibi yapıştılar hep. Ses çıkarmaya hakkım yoktu.”
“Bebeğe ne oldu?”
“O bebek sensin Simay, benim öz kızımsın. Baban Aziz. Bennu annen değil, ablan.”
Kalktığım koltuğa çökercesine oturdum, annem ablam, büyükannem de annem miydi? Sevinmiş miydim, üzülmüş müydüm bilemez haldeydim. Aklım karışmıştı. Anneannem, yok hayır annem, her zaman yanımda olan kadın… Çok utanmış, çok üzgün duruyordu. Gerçek duygularım neydi? Yanına gidip omuzlarına sarıldım “Gerçekten annem olduğuna çok sevindim. Duygularımda değişiklik olamaz çünkü her zaman seni gerçek annemmiş gibi sevdim. Ama ablam olan Bennu’yu annem diye düşünürken beni sevmemesinin acısını hep yüreğimde yaşadım. Hırçın olmam, kavgacı olmam istenmeyen çocuk olduğumu bilmemden olsa gerek. Bu duyguları yaşattığın için kızgınım. Keşke daha önceden söyleseydin, peki neden şimdi bu itirafı yaptın?”
Başını omzuma dayadı “Seni çok seviyorum, benim yavrumsun. Baban Aziz; kızı olduğunu duyarsa sana daha çok yardımcı olur. Korur, kollar.”
“Dedem, yani babam, onun kızı olduğumu bilmiyor mu?”
“Sakladım.”
“Bunca seneden sonra nasıl söylemeyi düşünüyorsun?”
“Babanla aramızdaki ilişki çok değişik, başından beri öyle oldu. Annesinin bizi ayırmak için yaptıklarından benim çektiğim eziyetlerden sonra bunu söylememe çok tepki vermeyecektir.”
Yalnız kalmalıydım; bu olanları, sürpriz açıklamayı, aynı rahmi paylaştığım doğumda ölen ikiz erkek kardeşim olduğunu, annem sandığım kadının aslında ablam olduğunu düşünmeye ihtiyacım vardı. Odama gittim annem peşimden gelmemişti biraz zamana ihtiyacım olduğunu o da biliyordu.
Polat neler öğrenmişti acaba, benim için tehlike var mıydı? Telefonumu açtığımda mesaj kutusunun dolu olduğunu gördüm. Şaşırmamıştım. Hepsi Borkan’dan gelmişti. Telefon çalınca resmen yatakta zıpladım. Çok sevgili annem arıyordu, “Simay anneannene ulaşamıyorum telefonu kapalı.”
Sesini duyunca hiçbir şey hissetmemiştim, “Söyle o kadına telefonunu açsın, bana para gerek.” deyince. Birden tepem attı “Havada bulut sen parayı unut.”
“Ne biçim konuşuyorsun sen benimle, çabuk annemi ver.”
“Yeter artık sevgili ablacığım, annemi benim yüzümden sömüremeyeceksin artık, bir kuruş bile alamayacaksın tüm gerçekleri öğrendim.” Bir anda eskiler gözümün önüne geldi, babam sandığım Fikret’in ikide bir bana vurması, canımı acıtması. Top oynadığım için saatlerce karanlık dolaba kapatması, bütün yaptıkları gözümün önüne geliyordu. Gerçek annem beni bulana kadar korkudan ölecek gibi olmuş dolaptan çıkarıldığım anda bayılmıştım.“Söyle o kocan olacak herife taktığı borçlar için çalışma zamanı geldi de geçiyor bile.”
Telefon birden kapanmıştı, etekleri tutuşmuş olmalıydı. Para çeşmesi kesilivermişti. Bundan sonra, ne annemi ne beni ezip kullanamayacaklardı.
Polat’ın numarasını çevirdim, “Neredesin be kızım kaç kez aradım.”
“Telefonum kapalıydı, neler öğrendin?”
“Çok belalı herifler, başları olan Calut tam bir psikopat. Türkiye’de her hangi bir girişimleri yok. Ama kendi ülkeleri ve yakın ülkelerde terör estiriyorlar. Bulaşmaya gelmeyecek kadar kötüler.”
“Bilgi için sağ ol Polat, gelince görüşürüz.”
“Neredesin ki sen?”
“Tatildeyim, büyükannemle birlikte keyif yapıyorum.” Dostum olsa da karmakarışık gerçekleri söylemeye hazır değildim…
“İyi tatiller, benim ensemde boza pişiyor koşturmaktan.”
“Eh kolay gelsin.” Bu adamı seviyordum, candı can, karşılıklı gülüşerek telefonu kapattık. Şimdi ne yapacaktım, dedemin beni oyuna getirmesine katlanamıyordum, nasıl ağzım alışmıştı, babamın oyununa katlanamıyordum. O kır saçlı yakışıklı adamı gördüğümde içimde oluşan sıcaklık, kolayca affetmem, baba sıcaklığı duymamdan olsa gerekti. Öz babam bildiğim adamdan asla yakınlık görmemişken onun bana sarılması, parmak uçlarıyla yanağımı okşaması çok özeldi.
Ama yok, bu kadar çabuk kabullenemezdim. Korumak için bile olsa benden habersiz karar verilmemeliydi. Her ne kadar anlayışlı görünse de Arap kültürünün katı kurallarını uygulamaya devam ediyordu. Kadına fikrini sormadan hareket etmek onu mecbur bırakmak… Asla, ben bu kalıbın içinde değildim, asla da giremezdim.
******