“Yenilikler…”
✨
Sabahın ilk ışıkları yüzüme vurduğunda gözlerimi ağır ağır açtım. Bir an nerede olduğumu unuttum. Odanın duvarlarına, tavandaki süslemelere baktım. Hâlâ babaevindeydim… ama çok değil, birkaç gün sonra bu yatakta uyanamayacaktım.
Yatağımdan kalkarken içimde tuhaf bir kıpırtı vardı. Ne heyecan, ne korku… daha çok karışık. Sanki içimde biri susuyor, diğeri bağırıyordu. Aynanın karşısına geçip saçımı toparlarken kendi yüzüme uzun uzun baktım. Göz altlarım uykusuzdu ama bir yorgunluktan öte bir direniş taşıyordu.
Üzerime sade ama zarif bir elbise geçirdim. Bugün önemliydi. Düğün alışverişine çıkılacaktı. Herkes bir telaş içindeydi ama benim içim buz gibi sakindi. Sakinlik bazen kabulleniş değildir… bazen fırtınanın tam ortasıdır. Bunu iyi biliyordum.
Kapıyı açtığımda annem holün sonunda beni bekliyordu. Bu yaz sıcağını aldırmadan süslenmiş bir Karabağ olarak karşımda duruyordu.
“Hazır mısın?” dedi.
Başımı salladım. Çantamın içine telefonumu koyup annemler çıkacakken bir ses daha karıştı sabahın sessizliğine.
“Ben de geliyorum.”
Halamın sesiydi. Her zaman bir bilmişlik, bir hâkimiyet tonuyla konuşan o kadının sesi.
Gözümü devirdim. Annem bile bir an durdu. “Züleyha abla, senin gelmene gerek yok. Biz sadece birkaç şey alıp döneceğiz.”
Halam gözlerini kıstı, omzundaki şalı düzeltti. “Leyla Karabağ, Karahan ailesine gelin gidiyor. Bu sıradan bir çeyiz alışverişi değil. Ailenin büyüğü olarak ben de orada olmalıyım. Neyi alacağına, neyin yakışacağına biri karar verecekse o benim.”
Sabrım o anda taşın kenarına geldi. Dişlerimi sıkarak indim basamaktan. “Ben hâlâ buradayım halacığım. Ne giyeceğime, ne alacağıma ben karar veririm. Büyüklük illa her şeye karışmakla olmuyor.”
Halamın gözleri küçüldü. “Anan seni fazla serbest bıraktı. Bizim zamanımızda böyle miydi? Kız kısmı susar, usul bilir. Herkesin önünde söz söylemezdi.”
“İyi ki o zamanda doğmamışım,” dedim. Sesim net, keskin.
Annem araya girmeye çalıştı.
“Tamam… hadi gidelim. Boşuna gerilmeyelim sabah sabah.” Halam inadını bırakmadı. “Ben geliyorum, konu kapanmıştır.”
Annemle göz göze geldik. İç çekti, başını eğdi. Bense içimden “bugün de sabrımı sınamak zorundasınız demek” diye düşündüm.
“Ben kararımı verdim hala. Bir iki saatlik işimiz var gidip geleceğiz gelmene gerek yok! Daha fazla karışma.” Sesim sandığımdan daha yüksekti.
Halam kollarını göğsünde kavuşturmuş, alnındaki çizgileri sertleştirmiş bana bakıyordu. “Sen mi karar verirsin Leyla? O evde neyle karşılaşacağını bile bilmezken? Biz görmedik mi o ailenin ne olduğunu?”
Derin bir nefes aldım, ama sabrım kırık döküktü zaten. “Ben çocuk değilim. Hem artık o ev benim de evim olacak. Senin gibi iğneleyip duracak değilim.”
“İğnelemek mi?!” Halamın sesi yükseldi. “Ben seni korumaya çalışıyorum. Mehtap’ın oyununa geldiğini görmüyor musun? O kadınlar seni istedikleri gibi evirip çevirecekler, sonra da ortada bırakacaklar!”
O sırada salon kapısı açıldı. Ayakkabıların tok sesi, ardından bir duraksama… Ve sonra o ses: “Kim kimi ortada bırakacakmış Züleyha Hanım?”
Mehtap Hanım içeri adımını attı. Üzerinde şık, sade bir elbisesi, başı hafif örtülü. Ama yüz ifadesi… keskin, kararlı. Halam , irkildi ama toparlamadı. “Ben sadece kız kardeşimin çocuğunu düşünüyorum.”
Mehtap Hanım ağır adımlarla yaklaştı. Gözlerini Leyla’dan alıp doğrudan Züleyha’ya dikti. “Ben de gelinimi düşünüyorum. Onun güçlü bir kadın olarak, dimdik durmasını istiyorum.” Ben donmuş gibiydim. İkisi de karşımdaki iki dağ gibiydi; biri beni eskiye çekiyor, diğeri geleceğe taşıyordu.
Züleyha gözlerini devirdi. “Siz Karahan kadınları çok iyi oynuyorsunuz. Sıcak sözlerle sarıp sarmalayıp sonra—”
“Yeter!” Mehtap Hanım susturdu. “Ben oynamam. Leyla bir seçim yaptı. Ona saygı göstermek bizim görevimiz. Ama eğer bu evde onu yargılamaya, ezmeye kalkarsanız… karşınızda beni bulursunuz.”
Halam sinirle başını çevirdi. “Ben sadece kendi kanımı koruyorum.” Mehtap Hanım, bana döndü. Eliyle koluma nazikçe dokundu. “Leyla zaten yetirince açık ve net korkmanıza gerek yok.”
Sanki biri kalbimi okşamış gibiydi. Omuzlarımdan bir yük kalktı. İlk kez biri benim adımı savunmuştu, annem gibi değil ama bir anne gibi…
Halam daha bir şey söylemeden odadan çıktı. Mehtap Hanım arkasından bakmadı bile. Sadece bana döndü ve gülümsedi.
“Rahat ol Leyla bugün senin günün kimse engel olamaz. Ben bir kızıma bakayım sonra çıksak olur mu?”
Ben lafa girmeden annem hızla böldü beni. “Elifle serhat dışarı çıktı. Kontrole gittiler.”
“Öyle mi? Haberim yoktu o zaman bizde çıkalım. Hızlıca halledelim işlerimizi.” Mehtap hanım koluma girip beni kendine çektiğinde anneme döndü.
“Leyla benimle gelsin. Sizde Züleyha hanımla arkadan gelirisiniz.” Yaptığı ufak emrivaki ile beni de peşine takmıştı. Aslında hoşlanmazdım böyle şeylerden ama halama çok iyi olurdu. Bu yüzden ses etmedim ve takip ettim onu.
Arabaya bindikten sonra konuşmadık bir sessizlik vardı başta. Camdan dışarı bakıyordum. taş yolları izliyordum. Sonra sesi geldi, yumuşak ama keskin. “Kaan’la evlenmek mi yoksa evlilik mi korkutuyor seni?”
Gözlerimi ona çevirmedim. Ama içimi tuttuğumdan bir cümle bile kuramadım. Sessizlik cevap oldu. “Oğlum kolay adam değildir. Öfkelidir, asidi, bazen çekilmezdir. Ama severse de sessiz sever. Dışarıdan bakınca buz gibi sanırsın, ama içi doludur. Kırılır da belli etmez.”
Bunu ondan duymak tuhaftı. Yutkundum. “Beni seveceğinden emin değilim ikimizde oldukça zıtız birbirimize.” dedim. Sesim çıkmaz gibi oldu ama çıktı.
Mehtap Hanım bana döndü. “Emin olma. Zaten aşkta hiç kimse en başta emin olamaz. Ama sana bir şey söyleyeyim mi Leyla?” Göz göze geldik.
“Oğlum başka hiçbir kadın için böyle sessiz bir savaşa girmedi. Senin yanında durmasa da… seni ortada da bırakmadı.”
Gözlerimi kaçırdım. Ellerimi dizlerimde birleştirdim. “Bazen… çok yalnız hissediyorum. Kaan orada, ama uzak gibi. Sanki zorla bir hayatın içine atılmışım da, herkes benden bir şey bekliyor.”
“Çünkü senden beklenen sadece evlilik değil, geçmişin yükünü de taşımak. Ama sen taşımazsın. Taşımamalısın.” Bir an sustu. Sonra ekledi. “Bu evlilik, bir karar gibi görünse de… aslında bir yol. İki kişi yürürse anlamlı. Kaan yürür mü? Onu senin yanında tutacak olan sen olacaksın.”
Kafamı çevirip ona baktım. “Ya tutamazsam yada olmak istemezsem?”
“Tutamazsan… bırak gitsin. Ama denemeden asla bilemezsin.” Derin bir nefes aldım. Kalbim sıkışıyordu. Bir şey… adını koyamadığım bir şey içimde kıvranıyordu.
Sonra bir sessizlik daha. Yollar kayıyor önümüzden. Kalbimse sanki geriye, geçmişe dönüyor. Mehtap Hanım tekrar konuştu.
“Ben seni sevdim Leyla. Aramızda ailelerin sorunu olsa da seni küçüklüğünden bilirim. Ne olursa olsun, sen benim gelinim değil… kızım gibisin artık.”
Sadece gülümseyip önüme döndüm. Zaten o da mahçupluğumu fark edip daha konuşmadı. Ardından geçen ufuk yolculuk sonrası çarşıya gelmiştik.
Alışverişe başladığımızda etraf rengârenkti. Beyazlar, sedef tonları, gümüş işlemeler… Hepsi bir masalın parçası gibiydi ama içimdeki sessizlikle çelişiyordu.
Annem daha çok koltuk kenarında oturdu, gözleriyle beni izledi. Halamsa eleştirel bakışlarını üzerimden eksik etmedi, her beğendiğime bir burun kıvırışı vardı. Ama Mehtap Hanın bambaşkaydı. Zamanla yan yana yürümeye, kumaşlara birlikte dokunmaya başladık. Bir elbiseye baktığımda yüzüme eğildi
“Bu renk sana yakışır. Teninle parlar.”
Başımı çevirip baktım. Gülümsedi. O gülümseme… yıllardır beklediğim, annem gibi hissettiren o sıcaklıktaydı.
“Teşekkür ederim,” dedim. İlk kez içten söyledim. Az sonra görevli bir kız geldi, “Hanımefendi sizi ofise çağırıyor, kataloglara birlikte bakacaktınız.”
Mehtap Hanım başını salladı. Sonra bana dönüp göz kırptı. “Sen git kızım , Züleyha Hanım da burada bize yardım ederler.”
“Hep beraber bakıyoruz.” dedim.
“Hayır hayır, sen gelinliğine bak. Rahat hisset, biraz nefes al,” dedi anlamlı bir ses tonuyla.
Ardından annemle halama döndü. “Leyla biraz yalnız kalsın, kendi kararını kendi versin. Değil mi Züleyha Hanım?” Halam bozulsa da, Mehtap Hanım’a hayır diyemedi.
Kafam karışmış bir şekilde kabinlere doğru yürüdüm. Görevli başka bir yöne yönlendirdi. “Size özel bir alan ayırdık, hanımefendinin talimatıydı,” dedi.
Kapıdan içeri girdiğimde… durdum.
Orada…
Kaan vardı.
Koyu renk bir gömlek giymişti, kol saatini ayarlarken kapının açıldığını duyunca başını çevirdi. Gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi.
Bir anlık sessizlik. Sanki Mehtap Hanım’ın “küçük oyunu” büyük bir planın parçasıymış gibi…
“Senin burada ne işin var?” dedim.
“Annemin oyunu,” dedi dudaklarını sıkarak. “Beni de sizin için alışverişe çağırmış ama nedense ikimizi ayrı ayrı getirmemiş.”
İç çektim. Tam arkamı dönecekken sesi sertleşti.
“Bir dakika. Madem buradayız… şu gelinliği bir dene bakalım. Hangisini istiyorsan… seç.”
“Bu kadar kolay mı sanıyorsun?” dedim. “Bir elbise giymek, bu evliliği kabul etmek demek mi?”
Yaklaştı. Çok değil, ama bir adım bile yetti aramızdaki boşluğu doldurmaya.“Hayır,” dedi yavaşça. “Ama bazen… kabul etmekle başlar değişmek.”
Göz göze geldik. Gerginlik, suskunluk, içinde gizli bir yakınlık taşıyordu. Her şey söyleyemediğimiz cümlelerde saklıydı. Sonra hafifçe yana çekildi. “Hangisini denemek istersen, burada bekleyeceğim. Zorlamayacağım.”
Bir an, içimden geçirdim… Belki de her şey bu kadar gergin olmak zorunda değildi. Belki… biz birbirimizi tanımaya başlıyorduk.
Ve ilk defa bir gelinliğe uzandım.
Gelinlik…
İnsanın hayatında bir kere giyerim dediği o şey. Küçükken hayalini kurarsın, beyaz olsun dersin, uzun duvaklı… belki taşlı, belki sade…
Ama ben bugün elim titreyerek dokundum o kumaşa.
Kaan kabinin dışında bekliyordu. Sessizce. Ne kapıyı aralıyordu, ne konuşuyordu. Sadece… oradaydı. Gelinliği giydiğimde aynaya baktım.İçimdeki karmaşa hâlâ gözlerime vuruyordu. .
Duvak takıldı. Kumaşlar ayaklarıma dolandı.
Aynadan dışarıyı görebiliyordum. Kaan hâlâ ayakta, elleri cebinde, başı hafif eğik…
“Görmek ister mi acaba?” dedim içimden.
Ama bunu sormak bile yersizdi.
Kapı usulca aralandı. Görevli kız “İsterseniz nişanlınız bir bakabilir,” dedi.
Bir an tereddüt ettim. Ama sonra başımı salladım. “Tamam.”
Kapı biraz daha açıldı. Kaan, adım adım yaklaştı. Gözleri… şaşkınlıkla doldu. Ama hayranlığını saklamaya çalıştı. Nefesi hafifçe değişti. “Leyla…” dedi. Sadece adımı.
Kaan.
Yanıma kadar geldi.Bir süre konuşmadı.
Sadece rüzgârla uçuşan saçlarımı izlediğini hissedebiliyordum. Sanki her şey olması gerektiği gibiymiş gibi.
Kafamı çevirdim. Sert, soğuk bir bakışla.
“Evet nasıl olmuşum yakışmış hayalinizde ki gibi miyim?” Kaan’ın çenesi kasıldı ama sesi hâlâ sakindi.
Güldüm. Acı bir gülüştü bu. “Senin gibi dik biri için epey iddialı bir cümle.” Adımlarımı attım, onun yanından geçerken kolumu tuttu.
Sertçe değil. Ama net. Kararlı.
“Leyla,” dedi. “Bu iş, sadece bir mecburiyet değil artık.”
Gözlerimi diktim ona. “O zaman neden en başta suatum? Neden o kararı duyduğunda sesin çıkmadı?”
Bir adım daha attım. Aramızdaki mesafe iyice kapanmıştı. “Senin gözünde ben neydim? Barışı sağlamak için sunulan bir beden mi? Elif’in kefareti mi?”
Kaan’ın gözleri karardı. Ama bu sefer geri çekilmedi. Sadece nefesini tuttu. Sonra bir adım daha yaklaştı. “Sen,” dedi kısık bir sesle, “ilk gördüğümden beri içimi karıştıran tek şeydin.”
Sustum. Ama bakışım değişmedi. Serttim.
Sınır koyuyordum. Yaralıydım ama asla ezik değildim.
“Sana karşı bir zaafım olabilir, Kaan. Ama bu, beni sana ait yapmaz.”Kaan’ın gözleri üzerime kilitlendi. Yutkundu. Elleri iki yana düştü ama parmakları titriyordu. İçindeki baskıyı neredeyse hissedebiliyordum. Yine de bir adım daha attı.
“Ben seni sahiplenmiyorum, Leyla. Ama sana hayran olmayı bırakmam da beklenmesin.”
Damarlarımda bir şey dolaştı. Öfke mi? Tutku mu? Belki de ikisi birden.
“Hayranlıkla hayat kurulmaz,” dedim. “Ben süslü laflarla oyalanacak biri değilim. Gözümün içine baka baka susan bir adama kalbimi emanet etmem.” Tam arkamı dönecekken…
Sert bir şekilde kolumdan tuttu. Yüzüm onun göğsüne çarptı. İkimiz de bir an durduk.
Nefes nefeseydik.
Kaan, gözlerimin içine baktı. Sanki ilk kez maskesizdi. “Ben sana dokunmadan yanındayken bile kendimi zor tutuyorsam, bu… sıradan bir evlilik değil, Leyla.”
Nefesim kesildi. Ama dik durdum. “Tut o zaman kendini. Çünkü ben hâlâ bu evliliği kabul etmiyorum.”
Göz göze geldik. O an bir şey oldu.
Tutku mu? Sınır mı? Kırılma mı? Ama Kaan bir şey demedi. Sadece yüzüme uzun uzun baktı. Sonra usulca kolumu bıraktı.
“İstersen… git,” dedi. “Ama ben… kalacağım.”
Ve döndü, yürüdü gitti. Ben ise o an, içimde oluşan fırtınayı bastırmaya çalışarak, ayakta öylece kaldım. Çünkü ilk kez… gerçekten savaşan bir Kaan görmüştüm. Ve bu savaş, beni düşündüğümden çok daha fazla sarsıyordu.
Gelinliğin son provası bitmişti. Aynada kendime son kez baktım. Beyazın içinde, bir başkası gibiydim. Yabancı. Duru ama içi fırtınalı biri.
Kabin kapısını açtığımda Mehtap Hanım karşıdaydı. Şık, zarif ama gözleri tarayıcı.
Kısa bir bakış attı üzerime. Sonra gülümsedi.
O gülümsemenin altında ne düşündüğünü anlayamadım.
“Leyla… maşallah, çok yakışmış.” İçinde gerçek bir hayranlık vardı ama dozunda.
Sanki beğenmek mecburiyet değilmiş gibi, gerçekten takdir etmişti.
Tam teşekkür edecek gibi olmuştum ki elini koluma attı. “Hadi, çok da oyalanma. Evdeki eşyaların geldi. Yardımcılar yerleştiriyor ama özel eşyalarını senin yerleştirmen daha doğru olur.” Sonra bakışını çevirdi, ses tonunu değiştirdi: “Kaan, sen de git kızcağıza yardım et. Hem senin odada da değişiklik yapıldı, bilgin olsun.”
O an kalakaldım. Kaan mı? Yada Karahanlılar konağı mı?
“Ayrı ayrı da gidebiliriz…” dedim, ama Mehtap Hanım çoktan çantasını omzuna asmış, çıkışa yönelmişti. “Haydi çocuklar, o kadar da naz yapmayın artık,” dedi. “Evleniyorsunuz, hâlâ yabancı gibisiniz.”
Yabancıydık, doğru.
Ama aynı evde olmaya sadece günler kalmıştı.
•••
Arabada sessizlik… Arada camdan dışarı baktım, o ise direksiyonda gözünü bile kırpmadan sürüyordu.
Konağa vardığımızda hizmetliler telaş içindeydi. Paketler, kutular, bavullar…
Yeni gelen eşyalarla eski hayatımın kırıntıları birbirine karışmıştı. Yukarı çıktığımda odanın önünde durdum. Kapı açıktı. İçerisi düzenlenmiş, perdeler yenilenmişti.
Kendi seçtiğim duvar rengi.
Kendi nevresim takımlarım.
Yine de… benim odam gibi değildi.
İçeri girdim, bavulumu açtım. Sessizce çalışmaya başladım. Kaan biraz ötede duruyordu, bana yardım ediyormuş gibi ama elleri hep havada, neye dokunacağını bilemez halde.
Bir çekmeceyi açtım, özel birkaç parçamı yerleştirirken fark ettim ki o hâlâ bana bakıyor.
Aynadan göz göze geldik. “İstersen git,” dedim. “Yardım etmen gerekmiyor.”
Başını hafifçe eğdi. “Biliyorum. Ama kalmak istedim.”
Bir an sustuk. Sonra ben dönüp devam ettim.
Katladığım gömlekleri çekmeceye koyarken sordu. “Burası… sana aitmiş gibi hissettirmiyor, değil mi?”
Cevap vermedim.Ama sessizliğim yeterince açıktı. Arkamdan yaklaştı, ama mesafeyi korudu. Yalnızca sesini duydum.
“Benim odam da uzun süre bana ait hissettirmedi. Ama biri gelir… ve bakarsın, dört duvar ev olur.”
Baktım ona. İçimden geçen “o biri ben değilim” cümlesini yuttum. Ama o duymuş gibi kaşlarını çattı.
O an içeriden bir sesi geldi:
“Leyla hanım, aşağıda Mehtap Hanım sizi bekliyor. Mutfakta bir kahve içecekmişsiniz.”
Kaan arkamdan sanki bir şey söyleyecek gibi yaklaştı.Ama sonra sustu.
Ben de eşyalarımı bırakıp kapıya yöneldim.
Arkamdan gelen bakışı Görmedim. Ama hissettim. Ve içimden bir şey fısıldadı Bu ev hâlâ bana ait değil… ama onun bakışı, biraz olsun yer açıyor.
Kahve kokusu burnuma ilk geldiğinde bir an durdum. Kendi evimizde o koku anneme aitti, sabahları kalkınca içimi ısıtan o koku…
Şimdi bir başkasının mutfağındaydım.
Bir başkasının düzeninde, başka ellerle pişen kahveyle yüz yüzeydim.
Mutfağa girdiğimde Mehtap Hanım, mavi porselen fincanlara kahve dolduruyordu.
Yüzü her zamanki gibi ifadesizdi ama bakışlarında bir ölçü, bir dikkat vardı.
Beni tartıyor gibiydi.
“Buyur kızım. Otur.” Sesi yumuşaktı ama mesafeli. Annelik de vardı o tonda, ev sahibeliği de, sorgulama da.
Kahvenin bulunduğu tezgaha doğru ilerledim.
Ben oturmadan o tepsiyi almıştı bile.
“Sen içeri geç, ben getiririm.”
Ama bir anlık ısrarla elimi uzattım. “Beraber taşıyalım. Dökülmesin.” Göz göze geldik. Hafifçe başını eğdi. Tam fincanları taşırken kapıdan Kaan girdi. Omzunda ceket, kolları sıvalı… Sanki mutfağa girmek için değil, beni bulmak için gelmişti. “Leyla,” dedi, sesi hafif bir gerginlikle doluydu. O sırada ben, elimdeki tepsiyle döndüm.
Ve olan oldu.
Bir fincan kaydı.Parmağım ucundan kaçtı.
Sıcak kahve Kaan’ın gömleğine, tam göğsünün soluna döküldü. O an zaman durdu.
Ben elimle ağzımı kapadım. Mehtap Hanım, hafif bir çığlık attı. “Kaan! Yandı mı oğlum?!”
Kaan’ın yüzünde ani bir irkilme oldu ama ses çıkarmadı. Sadece gözleri kısıldı. Bir elini gömleğine bastırdı.
“Ben… çok özür dilerim!” dedim panikle.
O anda refleksle yaklaştım. Avuç içimle göğsüne bastıracak gibi oldum ama…
Teninin sıcaklığı, gömleğin ıslak dokusu…
Parmaklarım orada öylece kaldı.
“Yanmadım,” dedi, sesi alçaktı. Ama nefesi…
Biraz farklıydı. Bana bir adım daha yaklaştı.İkimizin arasındaki mesafe artık neredeyse yoktu.
Ben geri çekilmek istedim ama mutfak tezgahı arkamdaydı. O an… o bakış… Gözlerimi kaçırdım. Ama elim hâlâ onun gömleğine değiyordu. Mehtap Hanım’ın sesi gerçekliğe geri çekti bizi.
“Üstünü değiştir Kaan. Leyla… sen de buraya gel bakayım. Bu elbisen leke tutmasın.” Kaan gözlerini benden çekmeden bir adım geri attı.
“İyiyim,” dedi sadece. Ve sonra, çıkarken bana bir şey fısıldadı:
“Bu evde ilk defa… sıcak bir şey iyi hissettirdi.”Ardından gözden kayboldu. Ben elimde fincanlarla öylece kaldım. Göğsümde hâlâ onun sıcaklığı… Damarlarımda dolaşan kahve değil, kalp çarpıntısıydı artık.
Bölüm Sonu…