“Kabulleniş…”
✨
Elif ve abimin nikahından sonra günler geçmişti. Kendimi odamda yapyalnız bırakmıştım. Annemler her gün gelip düğün için şunu yapmamız gerek, şunları alalım diyordu. Onlar benden çok alışmıştı bu duruma. Ya işlerine mi gelmişti kabullenmek bilmiyordum.
Ama tek bildiğim bu yıllardır süren anlaşmazlığa iki kişiyi daha kurban etmişlerdir.
Elifin eşyaları gelmiş abimle odası bile hazırlanmış yaşamaya başlamışlardı. O günden sonra ikisini de görmek istememiştim. Abimle geldiler kapıma ama kapıyı ne açtım ne de tek bir kelime edip söylediklerine karşılık verdim.
Babamla da konuşmamıştım. Daha doğrusu ne o kalkıp gelmişti yanıma ne de ben. Ama günlerdir dört duvar arasında kaldığım için artık bunalmıştım.
İpek bu yaşananları atlatmak için Fırat’la gitmişti. Aslında balayı yapmaları gerekiyordu. Fakat bu zorlama olmuştu onlar için. İpek gitmek istememişti. Beni tek bırakmak istemiyordu. Ama bir yandan da artık evlenmiş ve bir eş olmuştu. Fırat’la konuşup onu zor bela bir süre de olsa buradan götürmesini istedim.
Yataktan kalkıp bir silkelendim. Önce odanın camını açtım. İçeri giren hafif serin hava beni rahatlatmıştı. Ama yetmezdi bu yüzden bir kaç parça kıyafet ayarlayıp hemen duşa attım kendimi. Ilık suyu ike yıkanıp rahatladım.
Duştan çıkmış havluyu vücuduma sardığım sırada odanın kapısı çaldı. “Leyla hanımım müsait misiniz?”
Gelen Serpil ablaydı. Günlerdir aşağıya inmediğim için her gün kahvaltı getiriyordu bana fakat dokunmadığım için geri gidiyordu.
Banyomdan çıkıp kapıyı açtım.
“Gel Serpil abla.”
İçeri girip yatağın önünde ki şifonyere bıraktı tepsiyi. “Bir şeyler getirdim yersin diye.” Bir ümitle konuştuğunda gülümsedim.
“Sağ ol Serpil abla.”
Kaşları şaşkınlıkla kalktı. Çünkü her geldiğinde gerek yok, yemek istemiyorum derdim böyle demem onu şaşırtmıştı.
“Yiyecek misiniz?”
“Evet, yemeyeyim mi?”
“Ondan değil ben bir an siz öyle-" ellerimi omzunda çıkarıp gülümsedim.
“Daha iyiyim biraz toparlanmam gerekiyordu ama artık yemeklerinden mahrum kalamam.” Diye gülerek konuştum.
“Oh oh ye kızım sen günlerdir anneler de perişan sen böyle olunca onlar da bir lokma koymadı ağızlarına.”
Dediklerini duymazdan gelip ayarladığım kıyafetleri aldım yataktan. “Ben üzerimi giyiniyorum.” Az önde çıktığım banyoya girip üzerimi değiştirdim. Saçlarımı taradım.
Odaya döndüğüm de ise Serpil abla her yeri toplamıştı iki dakikada. Getirdiklerinden hala sıcak olan kahveyi içerken ağzıma da bir kaç şey attım. Canım hâlâ bir şey istemiyordu. Sadece kahveyi içip bitirdim.
Merdivenlerden inerken konağın alt katından sesler gelmeye başladı. Yavaşladım. Seslerin sahipleri tanıdıktı. Annemle halam… yine tartışıyorlardı. Hem de benle ilgili.
“Sen olsan vermez miydin kızını?!” dedi halam, sesi sertti.
“Benim kızım, kimsenin davasına kurban edilmeyecek kadar kıymetli!” annemin sesi titriyordu ama kararlıydı.
“Herkesin bir bedeli var Reyhan! Bu aile bir barış için kan dökmedi diye dua edeceğine, hâlâ kızını pamuklara mı sarıyorsun? Adımlarımı yavaşlattım. Merdivenin son basamağında kaldım. Gözüm, salonun köşesinden onları izliyordu.
“Ben kızımı büyütürken kimsenin bedelini ödesin diye değil, kendi hayatını kursun diye büyüttüm!”
Halam elini kolunu savurdu. “Ama dediğin şey boş değil Reyhan! Bu toprakta, bu soyda yaşamak kolay mı sanıyorsun?! Biz de kolay yaşamadık! Leyla da öğrenecek!”
Annem gözlerini kısmıştı. “Öğrenecekse kendi yolunda öğrenecek.”
O an yere bakmak istedim ama yapamadım. Duyduklarım, belki de halamdan ilk defa net bir şekilde çıkan o “uyum sağla” baskısı… bana yük gibi geldi.
Tam içeri adım atacaktım ki, halam döndü ve sesi daha da yükseldi. “Artık kızı düşünüyor gibi yapma Reyhan zamanında herkesten önce kendi kızını kaçıran sendin. Baskı yapanda sevilmeyecek bir adama itende sendin.”Kaşlarım çatıldı. Halam ne demek istiyordu ki?
“Ben… kızım için yanlış bir şey yapmam.”
“Ama yaptın. Onun buradan gitmesine sen sebep oldun Reyhan.” Halam odadan çık ak için hareketlendiğin de hızla içeri girdim. Halam beni görünce bir anda sustu. Annem de gözlerini bana çevirdi.
Siz beni konuşmaya devam edin,” dedim yavaşça. “Ben yukarıdan gayet iyi duyuyorum zaten…”
İkisi de başlarını önlerine eğdi. Annem bir adım attı, bana sarılmak istedi. Ama durdum.“Ben her şeyi duydum anne… Senin sustuğun yeri de, halamın bastırdığı yeri de.“
Halam yüzünü buruşturdu. “Leyla… biz seni düşündüğümüz için…”
“Hayır hala,” dedim kararlı bir tonla. “Siz beni düşündüğünüz gibi değil, temsil ettiğiniz şeyleri korumak için karar verdiniz.” Ne annem, nede halam konuştu. İkiside susmuştu. Bende daha gazla bir şey demeyip daha yeni girdiğim salondan çıktım.
Bahçeye sert adımlarla çıktım. Nefesim dar, içim yangın. Herkes her şeyi konuşur, kararlar alınır, adımlar atılır… ama kimse bir kez dönüp bana sormaz. Ben ne hissediyorum, ben ne istiyorum?
Tam bankın kenarına oturacakken arkamdan ayak sesleri geldi. Dönmeden bile bildim. Annemdi. “Nereye kadar böyle küseceksin, Leyla?” Sesi yumuşak değildi bu kez. Sertti. Emir gibi.
“Ben küsmüyorum. Yoruldum sadece,” dedim dişlerimin arasından.
“Her şey senin yorgunluğun mu? Bu kadar insanın içinde ateş gibi yanan bizken, sen sadece yorulmuş mu oldun?” Arkamı döndüm.
“Ben evlenmek istemiyorum. Ben bu hayatı istemiyorum. Bu kadarı bile sana açık değil mi?”
“Kimse istemedi başımıza gelsin bunlar!”
“O zaman neden sustun? Abim elifi kaçırdığında o karar alınırken neden konuşmadın?! Neden bir kelime bile etmedin benim için?!” Sustu. Gözleri parladı ama yine de dimdik baktı.
“Ben senin annenim, Leyla! Her şeyin bir yoluna girmesi için uğraşıyorum. Senin de anlayacağın zaman gelecek.”
“Ben artık anlamak istemiyorum! Sizin doğrularınıza göre yaşamak istemiyorum! Kendi hayatımı istiyorum!” Bir anlık sessizlik. Ardından annemin sesi titredi ama öfkesi daha da büyüktü.
“Bu kadar bencil olamazsın. Bu aile senin de ailense, bedelini paylaşmak zorundasın!”
“Ben hiç bir şeye mecburum değilim! Yapmadığım hatalarının bedelini ödemek istemiyorum.“ Sözümün ardından bir buz gibi sessizlik çöküyor aramıza. Annemin gözleri doluyor, ama ağlamıyor. Dudakları titriyor.
“Ben senin iyiliğin için savaşırken, sen beni düşman yaptın kendine. Ama unutma Leyla… annelik, susmakla olur bazen. Kalbini gömdüğün yerden izlemekle.”
“O zaman izlemeye devam et anne. Çünkü ben artık kararlarımı kendim alacağım!”
Tam o sırada Serpil abla geldi yanımıza. Kafasını eğerek, sesi kısık. “Reyhan Hanım… Leyla Hanım… Kaan Bey konağa geldi. Leyla Hanım’la konuşmak istiyor.” Gözlerimi Serpil ablaya dikiyorum, ama kalbim hâlâ annemin sözlerinde. Ardımda taş gibi bir geçmiş, önümde karanlık bir yol.
Ama bir karar verilecekse bu kez benim ağzımdan çıkacak. “Söyleyin… gelsin.”
Annem arkamdan bakıyor. O gözleri ilk defa yabancı gibi hissediyorum. Ne kadar severse sevsin, bu savaşta ben yalnızım.
“Sizi çağırıyordu şim-”
“Terasa çıksın Serpil abla.” Birde ayağına gidemezdim. Gelsin konuşsun burada dimi yani.
Gün, göğsüme çökmüş gibi ağırdı. Terasın taş zeminine adımlarımı bastığımda, rüzgâr saçlarımı karıştırdı. Kaan çoktan oradaydı. Sırtı bana dönük, balkon demirine yaslanmış, uzaklara bakıyordu. Sanki olan bitenin içinde değilmiş gibi… ama bir o kadar da her şeyin merkezinde.
Sertçe adımlarımı duymuş olmalı ki, arkasını döndü. Bakışları ilk anda donuktu. Ne kızgın, ne kırgın… sadece keskin.
“Konuşmamız lazım,” dedi.
Omuzlarımı hafifçe silktim. “Konuşsak ne değişecek? Herkes kararını vermiş zaten.”
“Ben kararımı kendim veririm. Ama bazı şeylerin artık uzamaması gerek.” Yana doğru bir adım attı. Şimdi göz göze geldik. O keskin ses tonu daha da netleşti.
“Yarın… yarın istemeye geleceğiz.” Bir an kalbim durdu. Cevap veremedim. O an içimde ne varsa karıştı: öfke, korku, hayal kırıklığı, kalp çarpıntısı.
“Senin için kolay mı bu?” dedim. “Bunca olaydan sonra, gözümün içine baka baka ‘yarın’ diyebiliyor musun?”
Kaan, kaşlarını çatıp yaklaştı. “Kolay değil. Ama olması gereken bu. Bu mesele böyle havada kalamaz. Bize düşen neyse onu yapmak.”
“Sana düşen bu mu gerçekten?” dedim, sesim titrekti. “Ben ne oluyorum peki? Bir çözüm müyüm sadece? Bir bedel mi?”
“Hayır,” dedi, ilk defa sesi yumuşadı. “Sen… hiçbir zaman bir bedel olmadın Leyla. Ama biz o noktayı geçtik. Artık dönüp ‘istemiyorum’ deme lüksümüz kalmadı.”
İçimde biriken öfkeyi tutamadım.
“Sen en başından beri hep sessizdin. Herkes konuşurken sustun. Ama ne zaman ki kendi payına düşeni kabul ettin, o zaman konuştun!” Kaan gözlerini kaçırmadı. Yaklaştı. Artık aramızda sadece birkaç adım vardı.
“Çünkü ben böyle öğrendim. Her şey sustuğunda taşımayı omzumda ağırlığıyla durmayı. Ve evet, bu evlilik ilk başta sadece bir çözüm yoluydu. Ama şimdi…” Bir duraksama. Gözleri ilk kez yumuşadı. “Şimdi seninle yürümekten kaçmak değil meselem. Sadece seni ezmekten korkuyorum.”
Sözleri, içime saplandı. Sessiz kaldım. Başımı eğdim. Ama o devam etti.
“Yarın ne olacak bilmiyorum. Ama bu mesele bitecek. İster kabul et, ister etme… seni istemeye geleceğiz.” Bir sessizlik oldu. Rüzgâr uğuldadı. Ardından ben konuştum, sesi çatlamış bir fısıltıyla:
“Beni isteyebilirsin… ama ben hâlâ istemiyorum Kaan.” Göz göze geldik. Onun yüzünde ilk defa bir anlayış vardı.
“O zaman ben seni beklerim, Leyla. Ama yarın… ne olursa olsun, bu iş yarım kalmayacak.” Bir adım geri çekildi. Sessizce terastan indi.
Ben taş duvarlara yaslandım. Kalbim kucağımdaydı. Kaan’ın sözleri hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.
“Bu mesele bitecek.”
•••
Kaan gideli birkaç saat olmuştu. Ardında sadece o baskılı sessizliği değil, kalbimin orta yerine oturan o tanımsız ağırlığı da bırakmıştı.
Terasın taşlarına oturmuş, boş gözlerle uzaklara bakıyordum. Rüzgâr saçlarımı savuruyor, içimdeki karmaşayı taşıyordu sanki.
Ayak sesleri yaklaştı.
Tanıdık, tanımasam bile hissedebileceğim kadar tanıdık. Hiç bakmadan tanıdım. Elif. Yanıma sessizce oturdu. Bir süre sadece sustu. Sonra fısıltı gibi bir “Leyla” çıktı dudaklarından.
Başımı bile çevirmedim. “Ne işin var burada?”
“Sadece… konuşmak istedim.”
“Konuşmak mı?” Gözlerimi ona çevirdim, bakışlarım donuktu. “Ben konuşacak bir şey kalmadı sanıyordum.”
Elif başını önüne eğdi. “Leyla… ben seni üzmek is—”
“Beni üzmek istemediğini söyleme,” diye kestim sözünü. “Bu lafa tahammülüm yok artık.”
“Ama doğru.”
“Doğru olan ne? Aşiret kararlarıyla evlendirildiğim mi, senin aşkının bedelini benim ödediğim mi? Hangisi doğru, Elif?”
Elif derin bir nefes aldı, ama konuşamadan kaldı. Ben devam ettim. “Sen kendi aşkını seçtin. Kendi özgürlüğünü. Kaçtın. Ama arkanı dönüp bir kere bile ‘Leyla ne olacak’ demedin. En çok da buna kırgınım.”
“Bilmiyordum böyle olacağını…”
“Hayır,” dedim sertçe. “Biliyordun. Ama umursamadın. Çünkü sen kendini kurtardın, ben boğuldum.”
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Ama bu kez içimde bir şefkat uyanmadı. Yorgundum. Sadece yorgun. “Senin seçimin yüzünden ben sevmediğim bir adamla aynı çatı altına girmeye zorlanıyorum. Kendi isteklerim, kendi hayatım… hepsi senin aşk hikâyene feda edildi.”
“Abim kötü biri değil,” dedi Elif sessizce. “Hem Belki—”
“Kaan nasıl biri olursa olsun, bu bir ceza,” dedim. “Ve ceza çekmesi gereken ben değilim.”
O an göz göze geldik. Elif’in gözleri doluydu, ama benim sesim ilk kez bu kadar netti. “Bundan sonra ne olursa olsun, bir daha benim hayatım hakkında tek kelime etme. Çünkü kardeşlik sadece kanla değil, davranışla da olur. Ve sen… o sınırı çoktan geçtin.”
Elif sessiz kaldı. Kırılmıştı. Ama ben de paramparça olmuştum. “İyileşmem uzun sürecek. Ama seninle aramda bir şey kalmadı Elif. En azından şimdilik.”
Tam bu sırada abim gelmişti. Gözleri Elifle aramızda dolandığında bende değilde karısında takılı kaldı. “Elif ne oldu!”
“Bir şey yok… iyiyim hadi gidelim.”
Elif abimi kolundan tutup ilerleyecekken abim sinirle bana bakıyordu.
“Ne istiyorsun Leyla! Günlerdir seninle konuşalım istiyoruz bizi dinlemiyorsun ama hamile kadını üzüyorsun.”
“Ben mi üzüyorum.”
“Evet sen üzüyorsun bencillik yapma tek acı çeken sen değilsin.”
“Bencillik mi?” Şu an duyduklarımın ağırlığı abimin bana tavrı gerçek miydi?
“Ne istiyorsun diyeceğim artık bir şey isteme Leyla ne istiyorsan ben halledeceğim.”
Hızla kalktım. Öfkem kabarıyordu. “Hayır, sen hiçbir şeyi halletmeyeceksin abi! Senin ‘halletmelerin’ yüzünden bu haldeyiz! Elif karnında senin çocuğunu taşırken kaçtınız. Peki ya ben?! Ben ne taşıyorum içimde? Bir ihaneti, bir zorla yazılmış kaderi taşıyorum!”
Abim de ayağa kalktı. Yüzü gerilmişti.
“Bak, ben de bedelini ödedim bu aşkın Leyla! Ölümü göze aldım! Ama seni korumak için berdeli kabul ettim.”
“Sen beni korumadın abi! Beni gözden çıkardın. Sen kendi seçiminin arkasına sığınıp beni ateşe attın! Hangi hakla bana hâlâ korumadan söz ediyorsun?!”
Elif acıyla karnını tuttu, bir an sendeledi. Abim hemen kolunu uzattı. “Elif iyi misin?!”
“Kramp… biraz kötü bu sefer…” O sahneyi izlerken içimde bir şey çatladı. Durdum. Nefesim düzensizleşti.
“Bak işte… siz sevdiniz. Siz seçtiniz. Bedelini de ben ödedim. Kardeş olmak buysa… ben böyle bir kardeş istemiyorum.” Abim gözlerime baktı. Sessizdi ama içinde pişmanlık bir çığ gibi büyüyordu. “Ben sadece mutlu olmak istedim.”
“Ve ben sadece özgür olmak istiyordum. Ama hiçbiriniz bana bunu bırakmadınız.” Elif bir adım atmak istedi, sonra tekrar durdu. Sessizlik uzadı. Sonra ben, sadece tek bir cümle kurdum:
“Bu kadar cesur bir aşksa sizin yaşadığınız, neden arkanızda beni yaktınız?”
Ve yürüdüm. Bu defa gözyaşlarımı göstermemeye yeminliydim. Ama kalbim paramparçaydı. Son kez döndüm ikisine de “Yarın beni istemeye geliyorlar babamlara haber ver. Büyük bedel ödeniyor.”
•••
Güneş, Urfa’nın toprak tonlarına bulanmış bir sabahla doğarken, gözlerimi araladım. Oda henüz sessizdi ama koridorlardan gelen hafif ayak sesleri ve mutfaktan yayılan telaş, konağın uyanmış olduğunu fısıldıyordu.
Kalktım, pencereye yürüdüm. Aşağıda kadınlar telaşlı adımlarla gidip geliyor, büyük kazanlar taşınıyor, sofralar kuruluyor, tepsiler hazırlanıyordu. Bir gün önce Kaan’ın “yarın istemeye geliyoruz” sözleri hâlâ kulağım da yankılanıyordu.
İç çektim. Odanın ortasında duran sandalyeye oturdum. Yavaşça saçlarını tararken aynadaki yüzüne baktı. “Bir gecede bu kadar şey değişebilir mi? Bir ev… bir soyadı… bir hayat…”
Kapı hafifçe aralandı. İçeri Serpil abla girdi, elinde sade bir kutu. Gelin bohçasından. Bu sana aitmiş,” dedi gülümseyerek.
“Hazırlık nasıl gidiyor?” Dedim.
“Karmaşa var ama annenin keyfi yerinde. Bugün bu evden seni ‘istemeye’ geliyorlar, Leyla.” Dediğinde yüzüm asıldı. Annemin bu kadar sevinçi normal miydi?
Tabi torunu olacaktı dimi doğru…
“Bu kutuyu Kaan Bey göndermiş hususi bilginiz olsun. Ben aşağıya yardıma gideyim.” Deyip oradan hızla çıktı. Bende kucağımda ki kutuyu yatağa bırakıp üstünde ki kurdeleyi çözdüm.
Kapağı kaldırdığım da gözlerim afete kamaştıran kırmızı elbise ile karşı karşıya kaldım.
Çok güzel…Gerçekten çok güzeldi.
Elbiseyi omuzlarından tutup kaldırdım. Aynanın karşısına geçip üzerime tuttum. Tam bana uygundu.
Madem herkes istediğini yapıp bize bir hayat çiziyordu bizde o hayata dahil olup uyum sağlardık o zaman.
•••
Akşam olup hava kararırken konak loş lambalarla aydınlatıldı. Avluda dizilen sandalyeler, salonda hazırlanan tatlı tepsileri, kahve takımları, her şey kusursuz görünüyordu.
Karahan ailesi konağa giriş yaptığında avluda bir uğultu koptu. Erkekler tokalaşıp selamlaşırken Mehtap Hanım ve Hüseyin Ağa içeri geçtiler.
Derin bir nefes alıp kapıyı araladım.
Salon kalabalıktı. Kaan’ın ailesi girmişti. Hüseyin Ağa tokalaşıyor, erkekler içeriye doğru geçiyor, kadınlar usulca kenara çekilip yerleşiyordu. Ortamda bir tür geleneksel gerilim vardı—herkes biliyordu ki gülümsüyor ama içinde ayrı bir hesap taşıyor.
Gözüm, bir anda Mehtap Hanım’a takıldı. Siyah işlemeli bir şal örtmüştü omzuna. Yaşı kemale ermiş kadınlara özgü bir ağırlığı, ölçülü bir zarafeti vardı. Ama yüzündeki ifadede tuhaf bir şey dikkatimi çekti: Sanki annem gibi bakıyordu. Sanki gerçekten ‘gelin’ diyeceği kişiyi anlamaya çalışıyordu.
Bana doğru yürümeye başladığında herkesin sesi azaldı. Sessizlik içinde, salonun ortasında buluştuk. Elini omzuma koymadı. Sarılmadı da. Ama gözlerimin içine öyle bir baktı ki… kelimelere hiç gerek yoktu.
“Bu akşam biz sana ‘kızımız’ demeye geldik, Leyla,” dedi.
Yutkundum.
Ne diyeceğimi bilemedim. Ama bakışlarımı kaçırmadım. Geri durmadım.
“Beni kızınız gibi görmek istiyorsanız,” dedim içimden ama sesim dışıma da vurdu, “o zaman duyduğum her şeyi unutmanız gerek.”
Mehtap Hanım başını eğdi hafifçe.
“Bu yol kolay değil,” dedi. “Ben de kolay bir gelin olmadım zamanında. Ama anneler bazen, kendi yaşadıklarının izini kızlarına silmeden bırakmak istemez.”
Bir an… sanki kalbim sızladı.
İçten konuşuyordu. Sahici. Bir annenin korkusuyla, geçmişte acı çekmiş bir kadının iç görüsüyle… O an fark ettim. Bu kadın beni gözetmeye değil, anlamaya gelmişti.
“Leyla,” dedi tekrar, bu sefer daha alçak sesle, “Kaan inatçıdır, içine kapanıktır. Ama içinde taşıdığı sevgiyi kolay kolay kimseye vermez. Sana verdi mi… sakın ezip geçme.”
Yutkundum. Yüzümü çevirdim, Kaan salonda bir köşede ayakta duruyordu. Ellerini cebine atmıştı, başını hafif eğmiş, sanki her şeyin dışında gibi görünüyordu. Ama hissettim… bakıyordu bana.
Kahve zamanı geldiğinde tepsiyi ben aldım. Avuçlarımda taşıdığım fincan, sadece acı bir kahve değil… acı bir hikâyenin kupasıydı sanki.
Yaklaştım. Gözlerinin içine bakarak fincanı uzattım.
“Afiyet olsun.”
O başını kaldırdı. İlk defa, gerçekten gördüğüm gibi baktı bana.
“Teşekkür ederim.
Hüseyin Ağa, sözü aldı. “Biz, Allah’ın emri, peygamberin kavliyle oğlumuz Kaan için kızınız Leyla’yı istemeye geldik.”
Yılmaz Ağa kısa bir sessizlikten sonra başını eğdi. “Kızımız da, gönlümüz de razıdır.”
Dua edildi, yüzler güldü. Ama Leyla’nın gözleri hâlâ Mehtap Hanım’ın üzerindeydi. Oysa Mehtap’ın bakışlarında artık bir kadının başka bir kadını tanıma çabası vardı.
Bölüm Sonu…