“Gitmek istiyorum…”
✨
“Gerçekten şaşkınım yani Kaan’ın bu kadar sessiz kalmasına. Sokakta millet onu görünce yüzüne bile bakamaz korkardı.” Kaan gideli iki saat falan olmuştu belki de daha fazla ama sessiz sedasız duruyordum.
“Hem konu da çok derin yani ondan evlenmesini istiyorlar adamda tık yok. Bence hiç hayıra alamet değil bu.”
Derya ne kadar sohbet etmeye çalışsa da deminden beri aklımın köşesinde ki küçük ihtimali düşünüyordum. Gitmek istiyordum.Hiç gelmemiş, hiç bu olanlar yaşanmamış gibi unutup gitmek istiyordum. Abime aileme kırgındım geç çok…
“Derya.”
“Efendim canım.”
“Ben gitmek istiyorum.”
“Nereye? Eve mi…”
“Hayır. Hiç gelmemişim gibi en son gittiğim gibi yine gitmek istiyorum böyle olmayacak.”
Derya oturduğu yerden toplaşandı ve döndü bana. “Beş yıl önce ki gibi mi?”
Hızla başını salladım. “Evet kimseye bir şey demeden bir gece ansızın gitmek istiyorum.”
“Leyla ben bilmiyorum. Bundan emin misin? Bu sefer her şey farklı” haklıydı her şey farklıydı. Ama ben! Ben ne haldeydim .
Sanki ne diyeceğini bilmiyor gibiydi ama gözlerinden her şeyi anladığını görüyordum. Bizim suskunluklarımız bile konuşurdu. Aynı okul sıralarını paylaşmış, aynı hayallerin peşinden koşmuş iki kadındık. Ama ben o hayallerin yanından geçememiştim bile.
Koltukta dizlerimi kendime çekmiştim. Camdan dışarıya bakarken bile içim hep içeride bir yerlerde sıkışıp kalmış gibiydi.
“Leyla,” dedi yumuşak bir sesle. “Bir kere, bir kere bile seni kendin için bir şey yaparken gördüm mü, hatırlamıyorum. Hep başkaları… Aileni mutlu etmek için, töreye baş eğmek için, Serhat’a sahip çıkmak için… ya sen?”
Gözlerim doldu. Başımı çevirdim. “Ben kendimi unuttum Derya İstanbulda da ben değildim ki? Burada da değildim!”
Derya yanıma geldi, elimi tuttu. “O zaman hatırlatacağız. O seni geri alacağız.”
Derin bir nefes çektim. Titriyordum. Ama bu korku değildi. Bu, ilk kez kendim için bir karar alma ihtimalinin heyecanıydı.
“Gidelim buradan,” dedim. “Yarın sabah kalkalım, gidelim. Sessizce. Kimse bilmesin.” Gözlerimin içine baktı.
“Nereye peki?”
“Bilmiyorum… ama bu şehir değil. Bu soyadı değil. Bu kader değil.” Derya gülümsedi. Bende gülümsedim ama bu acı bir gülümsemeydi. İhtimali olan bir plan ama sonu olmadan bitecek bir plandı.
•••
Sabah ezanıyla uyandık. Sessizce hazırlandık. Derya arabayı çıkardı. Ben eşyalarımı koyarken kalbim ağzımda atıyordu. Sanki her an biri çıkıp “Dur!” diyecek gibiydi. Ama durmayacaktım.
Gerçi beni durduranda ben olacaktım. Nereye kadar kaçabilirdim ki?
Elimde biletim… parmaklarım titriyor.
Derya yanımda ama ben sanki dünyadan kopmuş gibiyim. Hızla kalabalığın arasında yürürken içimde bir cümle dönüp duruyor.
“Emin misin? Gidecek misin?”
Her şeyi geçtik. Kapıya yalnızca birkaç adım kalmıştı. Geriye sadece beklemek vardı. Son bir an. Son bir nefes.
Derken… anons duyuldu.
“Leyla Karabağ. Lütfen güvenlik noktasına geri dönünüz. Leyla Karabağ.”
Derya’yla birbirimize baktık. Benim rengim soldu. Havalimanındaki parlak ışıklar bir anda üstüme çöktü. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Derya panikledi.
“Leyla… hadi bin, hiçbir şey yokmuş gibi bin uçağa!” Ama yürüyemedim. Çünkü önümde iki güvenlik görevlisi belirdi.
“Leyla Karabağ siz misiniz? Lütfen bizimle gelir misiniz?”
“Ne oldu? Ne istiyorsunuz?” dedim korkuyla.
Adamların biri cebinden bir şey çıkardı:
“Size iletmemiz gereken bir mesaj var. Dışarıda biri sizi bekliyor.” Kafamı çevirdim.
Kaan.
Girişte durmuş, elleri cebinde, yüzü sert. Ama gözleri…
Ben adım bile atmadan, güvenlik görevlileri kenara çekildi. O adımlarını yavaş yavaş attı bana doğru. Yüzüme baktı. Nefes alıyordu ama her nefes bir öfke, bir hayal kırıklığı, bir parça hüzün taşıyordu.
“Leyla…” dedi, sadece ismimi.
Ben sustum.
“O kadar kolay mı gitmek ? Her şeyi arkanda bırakmak?” Kalbim çatladı.
“Kaan… ben… dayanamadım artık.” Dedim ve göz yaşım aktı. Onun gözleri de onu takip etti.
“Sen yine gitmeyi seçiyorsun. Bu muydu yani? Böyle mi bitecekti?” Gözlerim daha da doldu.
“Bitmesi gerekiyordu…” O sustu. Gözleri gözlerime kilitlendi.
“Çünkü nefes alamıyorum! Bu evlilik, bu töre, bu hayat… beni boğuyor! Ve sen Beni oraya bıraktın, kurban gibi!”
Gözlerinde bir şey kıpırdadı. Kırıldı mı? Kızdı mı? Anladı mı? Birkaç saniye sessizlik oldu. Kalabalık vardı, uçaklar anons ediliyordu. Ama biz zamanın dışında bir yerdeydik.
“Leyla… Gitmek kolay. Kalmak zor. Bu yüzden sende gitmeyeceksin.” Ne dediği anlamaya çalışırken bir anda beni omzuna almasıyla baş aşağıya kaydım.
“Ne yapıyorsun Kaan! Bırak beni hemen.”
“Derya yardım et! Bir şeyler yap.” Derya şaşkınlıkla ne yapacağını bilmiyor gibiydi.
“İndir beni Kaan gitmek istiyorum ya!”
“Bende izin vermiyorum. Damarıma basma benim!”
“Kaan bey durun böyle olmaz ama!” Derya Kaan’ın önüne geçip durdurmak istedi ama olmadı.
“Bak sende şu an dua et ellerim dolu yoksa bu kızla kaçmanın bir bedeli olacak sana da.”
Aaa tehdit ediyordu resmen kızı!
“Sen birde tehdit mi ediyorsun bizi! İndir beni çabuk.” Kucağında debelendin ama her şey boştu. Ve tüm Urfa’ya yine malzeme olmuştuk. Yine gözler bizde yine dillerine bizi dolayacaklardı.
•••
Araba taş avluda durduğunda herkesin bakışları kapıya çevrildi. Güneş, Urfa’nın tepelerinin arkasına çekiliyordu; gölgeler uzun, sessizlik gergindi.
Kapı açıldı.
İlk ben indim. Ardından Kaan.
İkinizde de konuşmadan, başlarımızı eğmeden, birbirimize uzak yürüdük avlunun içine. Ama o an… herkesin bakışlarında tek bir şey vardı:
“Döndüler.”
Hüseyin Ağa, bastonuna dayanmış önde duruyordu. Yılmaz Ağa babam yüzünde çatık bir ifade, ama içinde derin bir rahatlama.
Annem yaşlı gözleri bana takıldı. Bir an “kızım” demek istedi ama boğazına düğümlendi. O sırada İpek yanıma geldi,kolumu tuttu. Fısıldadı “İyi misin?”
Sadece başımı salladım.
Tüm konak dolmuş sadece aile ve aşiret büyükleri toplanmış abim ve Elifin nikahı kıyılacaktı. Kaçtıkları için düğün olmayacaktı. Onların cezası bu olacaktı. Yani büyüklerin gördüğü ceza buydu.
Zaten hamileliği de vardı. Daha ilerlemeden bitmesi gerekirdi. Kendimi hazırlanan masanın hemen karşısına geçip oturduğum da abim çıkmıştı odadan. Göz göze geldik.
Üstü düzgün takım elbise vardı. Ama gel gör ki bir damata gibi değil aksine yüzünde ki morluklar aldığı darbeler Onu bambaşka yapmıştı.
Gitme fikrini kendim almıştım. Ama bilmeden abimin nikahını kaçıracakmışım. İstemeden bozulan sinirin ile tebessüm ettim. Ama gözlerinden yaş akmasına engel olamadım.
Elifde annesi Mehtap hanınla üst kattaki odadan çıktı. Beyaz elbisesi hafif çıkık karnı ile aşağıya indiler. İmarlıla aynı anda gelen nikah memuru ile hiç beklemeden geçtiler masaya.
“Serhat Karabağ, Elif Karahan’ı eş olarak kabul ediyor musunuz?”
Ağabeyim bir an bile durmadı. “Evet,” dedi.
İçimde bir şey çatırdadı. Bir “biz” vardı bir zamanlar, ağabey-kardeş Ama artık o “biz”, bambaşka bir şeye evrilmişti.
Ardından elife de aynı soru sorulduğunda başını sadece abime çevirmiş ve umutla evet demişti.
“Evet.”
Alkış kopmadı. Sessizlikti onların şahitliği.
Kalabalığın arasından hafif bir uğultu gibi geçti. Ama o an… herkesin arasında Kaan’a döndüm.
Yüzü ifadesizdi. Kime ait olduğunu bilmediğim bir yabancı gibiydi yanımda. Ne hissediyor, ne düşünüyor bilmiyordum.
Tek bildiğim ya bugün gitseydim. Ne olacaktı o zaman?
•••
Nikâh kıyıldı. Cümleler kuruldu. Hatta bazı dudaklarda zorlama tebessümler bile vardı.Ama ben orada, o masada yoktum. Ruhum başka bir yerdeydi. İçimdeki yankılarla savaşıyordum. Abim bana kardeşliğimize ihanet etmişti. Kendini ipten alıp beni o ipe asmıştı.
Kalabalığın dağılmasını bekledim. Sonra… usulca çıktım avludan. Taş merdivenleri indim, ağır ağır yürüdüm konağın arkasına. Nefes almaya ihtiyacım vardı. Sessizliğe. Kendi sesime.
Tam arka bahçeye vardığımda, adımlarının sesini duydum. Tanıdıktı. Ama artık yabancıydı. Yusuf Aslan.
Sanki onu orada görmek evrenin bana oynadığı son kötü şakaydı. “Leyla.”
Adımı böyle seslenmesini unuttuğumu fark ettim. Sert ama tanıdık, kırık ama alışkın. Gözlerine bile bakmadan geçip gitmek istedim. Ama önüme geçti.
“Sen… gerçekten bunu yapacak mısın?”
“Yusuf, çekil önümden.” Dedim ama umursamadı. Kollarımdan tuttu.
“Berdel evliliği mi? Bu mu senin hikâyen artık? Bu kadar mı kolay kabullendin? Hani hayallerin vardı?”
Sesimdeki tını, ağlamaya yakın bir öfkeydi.
“Ben mi kabullendim! Ne saçmalıyorsun.”
“Ben—” Bir şey söyleyecek gibi oldu ama yutkundu. “Ben… senin bu hale düşmene dayanamıyorum.”
Gözlerimi kıstım. “Dayanamıyorsun ama zamanında sen daha beterini yaptın.” Sustu. Yüzüme baktı uzun uzun.
“Kaan Karahan’la mı evleneceksin gerçekten?” Gülüp geçmek istedim ama içimde acı bir sızı kabardı.
“Bana ne sorduğunun farkında mısın? Elif’le Serhat nikâh kıydı. Karar verildi. Herkes kabul etti. Geriye kalan ben kaldım. Dışarıdan izlediğin kadar kolay değil bu dünya, Yusuf.”
Yusuf başını iki yana salladı. “Kaan senin gibi biri değil. Sen sevgiye inandın hep. O… kural bilen biri sadece. Ne işin var onunla?!”
“Bana bunu söylemeye en son senin hakkın var,” dedim. Sesim buz gibiydi artık. “Ben bir kez sevmiştim. O da yarım bıraktı.” Yusuf bir adım yaklaştı. Gözleri alev alevdi.
“Seni kıskanıyorum, Leyla! O adamın yanında olmanı kaldıramıyorum!”
O an göz göze geldik. Eskiden tanıdığım Yusuf’la… şimdi karşımda duran Yusuf arasında uçurumlar vardı. Ama asıl fark bende saklıydı.
“Geç kaldın,” dedim sessizce. “Sen yokken hayat beni çoktan değiştirdi.”
Tam arkamı döndüm ki Yusuf önüme geçti. “Peki ya Kaan? Onu seviyor musun!” Cevap vermedim. Ve susmam onu daha çok öfkelendirdi.
Ona demesem de içimden tek bir şey geçti. “Henüz değil. Ama seni çoktan unutmuşum.”
Yusuf cevap alamadığı için köpek gibi kudurdu ve sesi daha da sertleşmişti. “Bana söyle Leyla. Cevap ver. Seviyor musun onu?Gözümün içine bakarak söyle. Bu evlilik senin isteğin mi?”
Tam o anda arkamdan bir ayak sesi daha duydum. Sert, Kararlı, Soğuk.
Kaan’dı. Gözümle görmeden anlamıştım.
Çünkü rüzgâr bile susmuştu onun geldiği an. Yanıma geldiğinde Yusuf’la göz göze geldiler. Aralarında bir yıldırım çakmış gibi oldu. Kaan’ın sesi buz gibi ve netti.
Bir eli belime dolandı.Sert ama koruyucu.
Ve bir ses—
“Leyla, dedi.
Başımı çevirince onu gördüm. Kaan.
Omzunda gerilmiş öfke, gözlerinde buz gibi bir kararlılık vardı. Beni kendine çekti. Koruyucu bir gölge gibi aramıza girdi. Ama Yusuf geri durmadı.
“Ne oldu Kaan ne çabuk kabullendim Leyla’yı.”
Kaan sertçe cevapladı: “Ben kimseye hesap vermem. Özellikle de burada, onun yanındayken.”
Yusuf adım attı, göz göze geldiler.
“Onu gerçekten sahiplendiysen, neden sustun?! Neden berdeli kabullendin?! Neden bir kelime etmedin?! Bu mudur sahip çıkmak?!”
Kaan bir adım daha yaklaştı, göğüsleri neredeyse birbirine değiyordu. “Ben sustum, çünkü ortalık daha fazla kan kokmasın istedim. Ama kimse sessizliğimi korkaklıkla karıştırmasın.”
Yusuf alayla güldü. “Sen sustun çünkü işine geldi! Leyla da sessiz kaldı diye mi sandın ki kabul etti?!”
Bardağı taşıran son damlaydı bu.
Kaan yumruğunu kaldırdı ve Yusuf’un yakasına yapıştı. “Bir daha adını ağzına alırsan seni ben bitiririm.”
İkisi de öfkeyle titriyordu. Yusuf da geri adım atmadı. “O senin değil! Olmadı, olmayacak! Bu kadar tören, baskı, kan… neyi değiştirecek?! Aşk mı sanıyorsun sen bu işin adını?!”
Kaan yumruğunu sıktı, ama kendini tuttu.
Sonra beni kolumdan çekti, sert ama dikkatli bir şekilde arkasına aldı. “Leyla benimle geliyor. Bu konu burada kapanıyor. Daha önce nasıl kapandıysa şimdi de!”
Yusuf’un gözleri bana çevrildi. “Gitmeyeceksin değil mi? Onunla değil.”
Ben bir adım ileri attım. Kaan beni koruyan bir duvar gibi arkamda duruyordu. Kaan, kolumdan tuttu. “Gidelim.”
Bir an Yusuf’un gözlerine son kez baktım.
İçindeki kıskançlık, öfke ve çaresizlik birbirine karışmıştı.
Ama artık bu kargaşadan çıkmam gerekiyordu. Gözlerimi kapattım. Ve beni çekiştiren adama engel olmadan yürüdüm. Arabaya geldiğimizde kapımı açtı. Arabanın kapısını sertçe çarptıktan sonra oda yanıma gelip oturdu. Kaan bir şey söylemeden direksiyona geçti. Motorun sesi bile sessizliğimizi bozamadı.
Yol boyunca hiçbir şey konuşmadık.
Ama sessizlik… bazen bir çığlıktan daha ağır gelir. Her şey üstüme çöküyordu. Yusuf’un sözleri, Kaan’ın öfkesi, kalabalığın arasındaki fısıltılar… Ve içimde bastıramadığım bir isyan.
Tam yol kavşağa geldiğinde, Kaan birden frene bastı. Araba hafifçe sarsıldı. Başımı çevirdiğimde gözleri önümdeydi. Karanlık ve sertti.
“Yusuf’la bir daha aynı ortamda olmayacaksın.”
Cümlesi keskin bir bıçak gibi havayı yardı.
Kaşlarımı çattım, inanamaz bir şekilde baktım ona.
“Ne demek bu şimdi?”
Yutkundu ama geri adım atmadı.
“Onunla konuşmanı istemiyorum. Bitti. Bu kadar basit.” İçimdeki öfke birden alev aldı.
“Sen bana emir mi veriyorsun Kaan?”
“Hayır.” dedi. “Sadece… bu kadar yakınına yaklaşmasını istemiyorum.”
Sesim yükseldi. “Beni Yusuf’tan uzak tutmaya mı çalışıyorsun.”
“Evet.” dedi net bir sesle. “Çünkü bu kadar şey yaşanırken bile hâlâ gözünün içine bakan biri varsa, bu işin sonu temiz olmaz. O adam… seni bırakmamış Leyla.”
Bir kahkaha attım. Acı bir kahkaha.
“Ya sen, Kaan? Sen ne zaman tuttun ki elimi, şimdi bıraksam başkası tutar diye endişeleniyorsun?”
Başını sertçe çevirdi. Gözlerimde ki kararlığı gördü. Ama sonra, sesi daha yavaş ama sertleşmiş şekilde geldi.
“Beni anlamıyorsun.”
“Hayır, sen beni anlamıyorsun! Ben bu hikâyenin oyuncağı değilim. Yusuf’la, seninle, bu aşiretle… ben kimsenin arasında ezilip yok olmak istemiyorum!”
Direksiyona vurdu. “Ben seni ezmeye çalışmıyorum Leyla!”
“Ama kıskanıyorsun. Kontrol etmeye çalışıyorsun. Sahiplenmeye çalışıyorsun. Ve daha beni tanımıyorsun bile!” Bir an sessizlik oldu.
Kaan başını cama çevirdi. Sesi alçaldı, neredeyse fısıltı gibiydi. Bu sefer… sessizlik bana ait oldu. Çünkü ne diyeceğimi bilemedim. Yol boyunca bir kelime etmedik. Ama ben bir şeyi fark ettim.
Kaan’ın öfkesi kadar, sessizliği de sahipleniciydi. Ama hâlâ… sevgi değildi bu. Kontroldü. Korkuydu. Kayıp korkusu.
En büyük kaybı ve yarayı ona kardeşi açmıştı. Ama halbuki ikimizde de aynı yara vardı ikimizde kardeşlerinizden hançeri yemiş birbirimize sığınmış gibi nereye kaçsak sonu birlikte aynı arabada konağa dönüyorduk.
Eve geldiğimde kemeri çözüp indim arabadan. Ne vedalaşacak güç vardı ne de konuşmak için derman.
Bölüm Sonu…