9.Bölüm

2211 Kelimeler
“Karar verildi…Berdel!” ✨ Bir sessizlik çökmüş bir yanda baygın Mehtap Hanım, diğer yanda annemin titreyen elleri… Herkesin gözü bir şeydeydi ama bir kişi hariç: Kaan Karahan. O, bahçede duran siyah araca doğru yürürken arkasından ne bağıran oldu ne de durduran. Herkesin öfkesi kendi kanında boğulmuştu. Ama ben duramadım. “Kaan! Kaan dur!” Arkasını dönmeden kapıyı açtı. “Sakın arkamdan gelme Leyla. Bu mesele artık benim meselem.” Hızlandım. Bastığım her taş ayakkabımı yaktı sanki. Tam araca binmek üzereyken elini tuttum. “Bende geleceğim!” “Saçmalama dön babanın yanına.” “Asıl sen saçmalama seni buraya getiren onları bulmanı sağlayan da benim. Ve gördük ki tek başına sağlık düşünemiyor elin sürekli silahına gidiyor.” Cevap vermedi ve gözleriyle beni süzdü. Bir şey demeden arabanın kapısını açıp bindi bende peşimden beklemeden bindim. Arabanın içi, dışarıdaki sıcaklıktan daha ağırdı. Sessizlik… ama öyle böyle değil. Camları kıracak gibi bastıran bir öfkenin sessizliği. Kaan direksiyona öyle sıkı tutuyordu ki, parmak kemikleri beyaza dönmüştü. Ben de yan koltukta, ellerimi dizimde kenetlemiş, dilimi tutuyordum. Ama sustukça içim kabarıyordu. “Bir şey söylemeyecek misin?” dedim sonunda. “Söyleyecek çok şeyim var ama hangisini bağırsam ilk, bilemiyorum,” dedi, gözlerini yoldan ayırmadan. Yutkundum. “Sen hep böyle misin? Herkesin önünde patlamayı mı tercih edersin? Babanın, annenin herkesin önünde o silahı çekmenin anlamı neydi?” “Kardeşim kayıp, Leyla! Elif bir avuç kız çocuğu gibi! Ben ona hem abilik yaptım hem babalık!” Bir an nefesim kesildi. Yüzüne ilk defa bir şey düştü. Kırılmışlık. “Ve sen benim gözümü abine verdin.” “Ben kimseye bir şey vermedim, Kaan! Elif kendi kararını vermiş. Ben de senin kadar şoktayım!” Kaan bana döndü, o yakıcı kahverengi gözleriyle. “Serhat senin abin. Onu sen tanırsın. Elif’i götürmek gibi bir şeyi göze alacak biri miydi?”Bocaladım. Gözlerim boşluğa takıldı. “Eskiden… hayır. Ama son zamanlarda… her şey çok değişti.” Kaan direksiyona sertçe vurdu. “İşte bu yüzden, o değişimin izini sürmek zorundayız.” Tam o an telefonunu çaldı. Gözleri kısıldı, sesi çatallaştı. Kaan’ın sesi telefonda konuştuğu adamla çatallı bir kararlılık taşıyordu. “Mardin çıkışındaki eski taş otel… Bugün akşam saatlerinde kayıt alınmış. İsim yok ama plaka bilgisi eşleşiyor.” Kalbim tekledi. Abi… orada mısın gerçekten? Kaan birden vites attırdı, direksiyonu öyle çevirdi ki kemerim omzuma baskı yaptı. Hızla yola döndük. Mardin’in dar yolları geride kaldı.Göz alabildiğine uzanan ova, yakıcı güneşin altında titriyordu. “Böyle bir şey yapacağını düşünmemiştim,” dedim fısıltıyla. “Ben de kardeşimin bir düğünden kaçacağını düşünmemiştim,” dedi Kaan, gözlerini yola kilitlemiş. Yutkundum. Sessizlik birkaç saniyeliğine hüküm sürdü. Kaan yutkundu, sonra başını bana çevirdi. “Ve sen hâlâ onun için savaşmaya mı çalışıyorsun?” “O hâlâ benim abim.” “O hâlâ benim kız kardeşimi kaçıran adam.” Araba birden fren yaptı. Toz yükseldi, ufukta bir bina beliriyordu. Eski taş bir otel. İki katlı. Bahçesinde birkaç sandalye, kırık dökük bir masa. Tenha ama huzurlu görünen bir yer. Dışarıdan bakıldığında sıradan, ama biz içeride neler döndüğünü biliyorduk. “Geldik,” dedi Kaan, kapısını açarken. Ben de derin bir nefes aldım. Ellerim titriyordu. Bu binanın içinde hem bir sır, hem de belki bir yıkım gizliydi. Kaan arabanın arkasına döndü, elini cebine attı. Küçük bir telsiz çıkardı. “İçeri giriyoruz. Kimseye görünmeden yaklaşın. Girişte kalın.” Dört siyah giyimli adam arabadan uzak bir noktada durmuştu. Bizi gözetliyorlardı. Takip edildiğimi yeni anlamıştım ama şimdi fark etmiyormuş gibi davrandım. “Birlikte mi giriyoruz?” “Evet. Ama dikkatli ol. Bu kez duyguya yer yok.” Kapıya birlikte yürüdük. Kaldıkları odayı öğrenip üst katla çıktık. Adımlarımın sesi kalbim kadar yüksekti. Kapının önüne geldiğimizde Kaan eliyle beni durdurdu, kulağını kapıya yasladı. Sessizlik. Sonra… “Ben seninle kaçmak için değil, özgür olmak için geldim!” Elif’in sesiydi. Kaan’ın yüzü aniden kasıldı. Yumruğunu sıktı. “Bekle burada,” dedi. “Hayır, ben de geliyorum.” Kapının gıcırtısı bir çığlık gibiydi. Gözüm, önce odaya, sonra içerideki iki yüze takıldı. Elif… sandalye kenarında, gözleri yaşlı. Saçları dağınık, yüzü solgun ama bakışları dimdikti. Abim… pencere önünde dikiliyordu. Camdan dışarıya değil, sanki geçmişe bakıyordu. Bizi fark ettikleri an, odadaki hava bir anda değişti. Kaan içeri bir fırtına gibi girdi. “Kalk ayağa!” Sesi taş duvarları bile titretti. Elif irkildi abime döndü. “Elif’e dokunma!” dedi abim hemen onun önüne geçerek. “Senin haddine mi kardeşimi bu hâle sokmak?” diye hırladı Kaan. Yumrukları sıkılmıştı. “Kardeşin kendi kararını verdi!” “Senin gölgenin bile değmez ona!” “Yeter!” dedim, aralarına girerken. “Bu hesaplaşmanın yeri burası değil!” Kaan bana döndü. “O benim kardeşim! Onu böyle bir adamın peşinden sürüklemesine izin veremem!” Bir an göz göze geldik. Gözlerinde çalkalanan fırtınayı gördüm. Öfkesinin ardında başka bir şey vardı: korku. Kardeşini kaybetme korkusu. Benim içimde ise başka bir fırtına esiyordu. Abime hem kızgın, hem endişeliydim. “Abi… neden?” Sesim titredi. Abim başını eğdi. “Leyla… beni anlayamazlar. Hiçbirimiz kolay bir hayat yaşamadık ama Elif’i… Elif’i o evde bırakmak ona ihanet olacaktı.” Elif elini tuttu. “Ben Serhatla zorla gelmedim,” dedi. “Kendi isteğimle geldim. Çünkü artık bana ne giyeceğimi, kiminle konuşacağımı, ne zaman güleceğimi söyleyen bir evde yaşayamazdım. Aşk değil belki… ama özgürlük. Onunla birlikte olmak özgürlük gibi geldi.” Bu sözler Kaan’ı daha da öfkelendirdi. İleri atıldı, ama ben araya girdim. “Kaan, yapma. Zorla hiçbir şey kazanamazsın. Elif buradaysa, dinlemek zorundasın. Tıpkı senin gibi o da bir birey. Bir kadının kendi hayatını seçme hakkı var.” Yüzümdeki ifadeyi okumaya çalıştı. Sanki ona karşıymışım gibi bakıyordu. “Sen de mi onların tarafındasın?” “Ben kimsenin tarafında değilim! Ama ben… bir kadınım. Tıpkı onun gibi bir hayatım var. Bu yüzden anlamaya çalışıyorum. Öfkeyle değil.” Abim derin bir nefes aldı. “Bizi götürmek isterseniz, çıkalım. Ama önce… önce Elif’in konuşmasına izin verin. O kimseye kaçmadı. Sadece kendi yolunu seçti.” Kaan sustu. Gözleri Elif’e döndü. “Beni bir daha kardeşin olarak göremezsin belki… ama bir gün beni anlayacaksın,” dedi Elif sessizce. Birkaç saniye süren o sessizlikte her şey ağırlaştı. Sonra Kaan, sert bir adımla arkasını döndü. “Bunu babama siz anlatırsınız. Ben değil.” Kapı çarparak kapandı. Ben, Abime ve Elif’e baktım. Bir an içimdeki karmaşaya yenik düşecektim. Ama bu kez yıkılmayacaktım. Artık çocuk değildik. Ne biz ne de hayallerimiz. Ama Elif pes etmedi abisinin peşinden çıkıp onunla konuşmak için gitti. Bizde abimle baş başa kaldık. Ama durmak istemedim onunla aynı yerde durmazdım. Bende bu yüzden bu odayı terk esip çıktım. ••• Dışarı çıktığımda karşımda paramparça olmuş iki kişi gördüm. Az önceye göre daha kötüydüler. Elifin göz yaşları durmaz akarken perişan haldeydi. Kaan ise arkasında ki arabaya yaslanmış ellerini hatta çenesini o kadar sıkıyordu ki damarları çıkmıştı. Telefonu kulağına götürürken yüzündeki öfke hâlâ tazeydi. “Baba. Onları buldum.” Hüseyin Ağa’nın sesini ben duymuyordum ama Kaan’ın yüz ifadesi, o taraftan yükselen haykırışı tercüme ediyordu. “Hayır. Geri getirmiyorum. Çünkü senin korktuğunun ötesinde bir şey var: Elif… hamile.” Kaan’ın sesi çatallandı. Sözcükler öfkeyle değil, hayal kırıklığıyla çıkıyordu ağzından. Ama şu an öğrendiğim şeyle yere çivilendim. Gözlerim yuvalarımdan çıkacak kadar açılmıştı. “Ne!” Sesimle ikisi bana dönse de Kaan telefonla konuşmaya devam etti. Ama ben Elife bakakalmıştım. “Evet… duyduğun doğru. Bunu yapmadan önce düşünmüşler. Ve Elif kararlı.” Telefonun diğer ucundan bir şeyler söylendi, ama Kaan artık dinlemiyordu. Sadece son bir cümleyle konuşmayı bitirdi. “Şimdi geliyoruz. Artık ne yapılacağını evde konuşuruz.” Telefonu kapadıktan sonra yukardaki adamlar abimi getirip arkada ki arabaya bindirdi. “Elif arabaya geç!” Kaan’ın sert ve net sesiyle hiç inkar etmeden Elif arabaya geçti. Ben duyduklarımın yüküyle öyle kalakalmışken. Kaan sadece bir kez bana baktıktan sonra arabaya binmiş tozu dumana katarak gitmişti. Arkasındaki araba yanıma yanaştığında binmem için kapımı açtılar. Arka koltuğa abimin yanına oturdum ama konağa gidene kadar tek bir kelime edip de konuşmadım. ••• Konağın avlusu… o sabah başka kokuyordu. Ne ekmek, ne süt, ne sabah çayı… Sanki hava, ağır bir kararın kokusunu taşıyordu. Adımlarımızı hızlandırdıkça içimdeki boşluk büyüyordu. Annem, babam, ben. Ama bu kez gözler bizde değildi. Gözler gelecek olanlardaydı. Karahanlar… geliyor. Toz bulutu henüz avluya inmemişti ama motor sesleri yaklaşınca, kalabalık yerini bir anda bir düzene bıraktı.Kadınlar sustu. Erkekler cep telefonlarını cebine soktu. Çocuklar, kapı arkalarına gizlendi. Bu bir “tören” değildi. Bu, bir infaz sessizliğiydi. Ardından o büyük siyah cip konağın önünde durdu. İlk inen, Hüseyin Ağa oldu. Ardından oğlu Kaan. Kaan’ın yüzünde ne öfke vardı… ne de merhamet. Taştan bir suratla gözlerini etrafa gezdirdi. Birkaç adım geriden annesi mehtap Hanım, ve bazı aşiret büyükleri indi. Sanki bir cenaze için değil de bir yargılama için çıkmışlardı arabadan. Babam Yılmaz Ağa bir adım öne çıktı. Başını eğmeden, dimdik durdu. Ama ben… arkasında bir gölge gibi ilerliyordum. Bir ses içimde durmadan fısıldıyordu “Bu sefer her şey farklı. Bu sefer, sadece abini değil… kendini de savunmak zorundasın.” Karahanlar konağının avlusuna kurulmuştu. Beyaz saçlı adamlar, kalın poslarıyla birer birer yerlerini aldı. Her biri yüzünde yılların çizgisi, törenin silueti. Ortada büyük bir minder. Hüseyin Ağa oturmuş. Yılmaz Ağa karşısında. Kaan ise biraz geride, yumruğu sıkılı duruyordu. Gözlerden uzak olsamda her an bir şeye hazırlıklı olmak için mutfak kapısın olanları izliyordum. Sonunda ses yükseliyor. Hüseyin Ağa tok sesiyle konuştu. “Kızım,namusum bana rağmen kaçırıldı. Ve şimdi… karnında bir çocukla ortalıkta.” Her bir cümle bıçak gibiydi. “Hepiniz biliyorsunuz. Karahan’ın kızı Elif, Karabağ’ın oğlu Serhatla birlikte kaçmıştır. Kendi iradesiyle mi gitti, zorla mı alındı, bilinmez. Ama bilinen tek şey var: Namusumuz çiğnendi.” Dedi Elifin amcası. Babam yerinden doğruldu. “Benim oğlum asla zorla birini almaz. Seven kaçar. Kaçan da seven olur. Törede gönül varsa, kaçmak da meşrudur.” Kaan aniden yerinden kalktı. Yumruğu masaya indirdi. “Benim kardeşim rızasıyla gitsin gitmesin sonucunda kaçtılar ve bedellerini ödeyecekler.“ Bir uğultu koptu. Yaşlılardan biri “Kaan Bey!mesele kardeş meselesi değil. Mesele aşiret meselesi. Ve bu mesele kanla kapanır.”Sonra… O cümle döküldü Hüseyin Ağa’nın ağzından. “Serhat Karabağ hakkında ölüm kararı alınmıştır.” Bir an için nefes almayı unuttum. Hüseyin Ağa’nın sesi, alnımın ortasından bir kurşun gibi geçti. “Serhat Karabağ hakkında ölüm kararı alınmıştır.” Kalabalığın içinde bir uğultu koptu. Kadınlar, eli ağzında. Erkekler, göz göze geliyor ama kimse hiçbir şey demiyordu. Sanki bir cenaze haberi değil, emir gelmişti. O an…İçimdeki ip koptu. “Ne diyorsunuz siz?!” Sesim, bahçede yankılandı. “Ne saçmalıyorsunuz Allah aşkına?! Burası Orta Çağ mı?! Kanla mı temizleniyor hâlâ her şey?!” Kalabalık geri çekildi, ama gözler üzerimdeydi. Kimse konuşmadı.Kimse karşılık vermedi. Sadece sustular. Ben sustukça büyüyen o töreye ilk defa bağırıyordum. “Koskoca adamsınız! Ak saçlarınız olmuş, aklı başında görünüyorsunuz ama aklınız nereye gitti?! Bir hata yaptıklarında çocuklarınızı mı öldürüyorsunuz?!” Kaan yanımda sessiz duruyordu. Elini yumruk yapmış, ama hiçbir şey demiyordu. Ben ona döndüm. Gözlerimin içine bakıyordu. “Siz de susun Kaan Bey! Madem böylesine şerefli, böylesine onurlu adamlarsınız… bir kadının kaderini pazarlık masasına koyarken hiç mi vicdanınız sızlamadı?!” Bir yaşlı, hafif titrek bir sesle söze karıştı. “Kızım… Bu mesele öyle kolay değil.” “Kolay değil çünkü siz yıllarca böyle öğrendiniz! Kanla sustunuz, kendi kanunlarınız ile çözdünüz, kadını eşya gibi verdiniz. Ama ben eşya değilim. Ve kardeşim de kurban değil!” Annemin sesi arkadan geldi, gözyaşlarını saklayamıyordu: “Leyla sus artık yavrum…” “Susmayacağım anne! Bir kez sustuk, bir ömür pişman olduk! Bu kez değil!” Kaan hâlâ yanımdaydı.Gözleri bir an parladı. Ama konuşmadı. Sadece sessizliğin ortasında, ilk defa onun da içinden bir şeyin kırıldığını hissettim. “Eğer birini öldürecekseniz, önce beni geçmeniz gerek!” dedim sesimi yükselterek. “Çünkü ben, abimi öldürtmem! Kim olursanız olun!” Ve sonra yine Sessizlik. Gergin, buz gibi ve ölüm gibi bir sessizlik. Kalbim göğsümde çırpınıyordu. Sözlerim havada asılı kalmış gibiydi. Ne biri ileri çıkıyordu, ne de biri itiraz ediyordu. Sadece susuyorlardı. Kaan hâlâ yanımdaydı, ama ilk defa aramızda sadece nefesimiz değil, kararlarımız da çatışıyordu. Tam o an, kalabalığın içinden Mehtap Hanım öne çıktı. Yüzü solgundu. Gözleri yaşlıydı. Ama hâlâ gururluydu. “Kızımı geri verin,” dedi çatallaşmış sesiyle. “Yoksa… o çocuk ölecek.” Babam ileri atıldı. Yılmaz Karabağ’ın sesi tok ve kararlıydı. “Benim oğlum kimsenin canını almamış! Sadece sevmiş! Sevmek suç mu şimdi?!” Bu sırada kalabalığın içinden Hüseyin Ağa’nın sağ kolu sayılan, yaşlılardan biri öne çıktı. Adı Hamza’ydı. Koca cüsseli, otoriter bir adam. Yüzü gergindi. “Bu mesele sevda meselesi olmaktan çıktı Yılmaz Ağa,” dedi. “İki ailenin, iki soyun namusuna leke düştü. Kan dökülmeden kapanmaz.” Ben içimden haykırıyordum. Yeter! Ama tam o anda yine söz, Hüseyin Ağa’ya geldi. Oturduğu yerden doğruldu. Asası elinde, gözleri ateş gibiydi. “Biz bu topraklarda töreyle yaşadık. Hep böyle koruduk onurumuzu,” dedi ağır ağır. “Ama bugün… bugün bir başka yol var.” Herkesin başı ona döndü. Kalabalık sessizdi. Ben bile nefesimi tuttum. Sonra o söz döküldü ağzından. “Bu davanın kanla değil, berdelle kapanmasına karar verdim.” Donakaldım. “Bundan böyle, Serhat Karabağ’ın canı bağışlanacak… tek bir şartla,” dedi. Nefesler tutuldu bu an ve o zenginli sözler aktı. “Karabağ’ın kızı Leyla, Karahan’ın oğlu Kaan’a nikâhlanacak.” Zaman durdu. Ayaklarım yerinden kıpırdamadı. Damarlarımda kan değil, buz akıyordu sanki. Kaan bir adım geri çekildi. Çenesini sıktı. Ben başımı çevirdim, göz göze gelmedik. Göz göze gelsek, ya haykırırdım… ya da ağlardım. Ağzımı açamadım. Kalabalık birden kendi içinde çalkalanmaya başladı. Fısıltılar, homurdanmalar… Benim kulağımda sadece bir cümle çınlıyordu: Berdel. Beni yine bir pazarlığın ortasına koymuşlardı. Bir oğlanın canı için, bir kadının kaderi. Bölüm Sonu…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE