8.Bölüm

1713 Kelimeler
“Arayış…” ✨ Gecenin ayazı, içeride kopan fırtınadan bile keskin… Düğünün dağılan kalabalığından geriye yalnızca haykırışlar, kırık bakışlar ve peş peşe çalınan telefon sesleri kalmıştı. Ben hâlâ olanları anlamaya çalışırken, dışarıdan gelen öfke dolu bir ses duydum. “Tüm çıkışları tutun! Her karış toprağı arayın! Serhat Karabağ ve Elif Karahan bu şehirden nefes alarak çıkamayacak!” Sesi tanımam uzun sürmedi. Kaan Karahan. Yüzünü ilk defa bu kadar sert, bu kadar gözü dönmüş görüyordum. Elinde telefonu, etrafında yarım daire olmuş adamlarına direktif yağdırıyor, gözleri kızıl bir öfkeyle kıvıl kıvıl parlıyordu. Hemen peşinden ben de çıktım konağın merdivenlerinden, içimde binbir ses. “Abi… ne yaptın sen?” Kalbim ağzımda atıyor, ellerim titrekti. Elif’i düşünmek istemiyordum. Onun gidişi başka bir haneye ateş düşürmüştü ama ben önce abime ulaşmalıydım. Telefonumu titrek parmaklarla açtım. “Abi… ne olur aç…” Sadece çalan bir tuut… tuut… sesi. Cevap yoktu. Numarayı yeniden tuşladım, yeniden. Boğazımdan yükselen endişe yavaş yavaş öfkeye dönmeye başladı. Ve o an… Avlunun köşesinde, kırmızı toprak zeminde çakıllar üzerinde hızla yürüyen bir gölge. Kaan. Bense yönümü değiştirdim, konağın arka tarafındaki ara sokaklara daldım. Kaçtım ondan. Tam köşeyi döndüğümde…Bir çift ayak sesi daha. Adımlar hızlandı. Ve sonra “Sen ne yaptığını sanıyorsun?” Kaan karşıma çıkmıştı. Aramızda belki bir adım mesafe, gözleri delirmiş gibi üzerimde. Nefesi hızlıydı. Yumrukları sımsıkı. “Bilmiyorum!” dedim. “Abim nerede olduğunu ben de bilmiyorum ama böyle tehditler savurup ortalığı yıkarak kardeşini geri getiremezsin!” “Ben kardeşimi bu dünyada bir kişiye emanet etmemiştim, o da Serhattı!” dedi hırıltılı bir sesle. “Ve şimdi kardeşim yok!” Ben de bağırdım. “Senin kardeşin yoksa, benim de yok! Ama ben silahla, tehditle değil, aklımla ararım onu!” “Senin aklın mı?!” diyerek yaklaştı. Elini kaldırdı ama vurmak için değil, bastırdığı öfkeyi dağıtmak için saçlarının arasına daldırdı. “Senin o çok güvendiğin kardeşin benim ailemi rezil etti! Elif’i bu evden gelin diye çıkaramadık. Arkasından ne diye konuşacaklar sen çok iyi biliyorsun! Şimdi sen bana akıl mı öğretiyorsun, Leyla Karabağ?” Yüzüm kıpkırmızı olmuştu. “Ben sana hiçbir şey öğretmeye çalışmıyorum, Kaan!” dedim. “Ama benim kardeşimle ilgili her kelimene cevap veririm. Kimseye boyun eğmem, hele ki senin tehditlerine hiç!” Aramızdaki mesafe artık kalmamıştı. Soluduğu havayı ciğerlerimde hissediyordum. Gözlerimin içine baktı, uzun ve delici bir bakışla. “Ya kardeşini kendin getirirsin, ya da onu da Aileni de Karahan topraklarında tutmam!” “Senin toprağınsa, benim de kanım!” dedim. “Bu topraklarda hepimiz aynı acıyla büyüdük biz. Elini süreceksen bana değil, bu karmaşaya süreceksin!” Birkaç saniye boyunca sadece nefes alışlarımız duyuldu. Sonra Kaan geri çekildi. “Üç saatin var,” dedi kısık bir sesle. “Ya Serhatla çıkarsın karşıma… ya da ben bulurum.” Sonra döndü, arkasına bile bakmadan gitti. Geride ise sadece içimde yankılanan şu cümle kaldı. “Üç saat…” Zaman işlemeye başlamıştı. Saatler geçmişti. Ama ne bir haber vardı ne de bir iz. Her telefon tuşlamam, cevapsız çalan her zil, içimde yankılanan bir çaresizliğe dönüştü. Konağın taş duvarları daralıyor, boğazımdan geçen her nefes daha ağır geliyordu artık. “Nereye gidersin abi…?” diye fısıldadım kendi kendime, avlunun köşesinde, sessizliğin içinde. Konağın avlusu darmadağındı. Annemin ağlaması, babamın sinirle bağırması, insanların oradan oraya koşuşu… Hepsi bir sisin içinde boğuklaşıyordu kulaklarımda. Herkes bir şey diyordu ama kimse çözüm bulamıyordu. Ve ben… ben artık yerimde duramıyordum. Bizi, herkesi arkasında bırakıp nereye gidebilirdi? O an aklıma bir şey düştü. Bir zamanlar beraber gittiğimiz, sessizliğe kaçtığı bir yer vardı. Çocukken bile sıkıldığında oraya giderdi. Bağ evi… Aniden ayağa kalktım. Konaktan kimseye bir şey demeden, kalabalığın arkasından sıyrıldım. Arabaya atlayıp dar sokaklardan geçerek çıktım konağın avlusundan. Ama içimdeki çalkantı tek başına değildi. Henüz farkında değildim ama yalnız da değildim. Tam o sırada Konağın öteki ucunda, bir gölge gibi sessizce yaklaşan bir adam, Kaan Karahan’ın yanına geldi. Kalabalığın dışında durmuş, elinde telefonuyla öfkeyle konuşmaları dinliyordu. “Gitti mi?” diye sordu. Adam başını salladı. “Evet beyim. Leyla Hanım tek başına çıktı. Takipteyiz.” Kaan’ın gözleri daraldı. Çenesi kasıldı. “O, Serhatı bulacak tek kişi. Gözünü ayırma. Bizi ona o götürecek.” Elini beline attı. Telefonu cebine sıkıştırdı. Arkasını döndü, adamlarına bir işaret verdi. Ve karanlığın içinde sessizce kayboldular. ••• Gece karanlık ama yol tanıdık.Direksiyonun başında ellerim terli. Kalbim, her kilometrede biraz daha hızlı çarpıyor. “Oradalar mı gerçekten?” “Abi nasıl bunu yaptı bize?” “Elif… neden böyle bir şey seçti?” Düşünceler beynimi sıkıştırıyor ama içimde bir his var: Onları bulacağım. Ancak arkamdan yaklaşmakta olan siyah bir SUV’un farlarını hâlâ fark etmiyordum. O sessiz araba, yolları ezberlemiş gibi mesafeyi koruyarak beni takip ediyordu. Bir adım geride… ama asla kaybolmadan. Karanlıkta, o eski taş bağ evinin yolu ayrımına geldiğimde kalbim hızlandı. Çocukken buraya geldiğimiz günler gözümde canlandı. Ben bağa koştururken, Samet arkamdan gelirdi. Şimdi ben onu kovalıyordum… O, bir yanlışı savunurken; ben her şeyi düzeltmeye çalışıyordum. Arabayı yol kenarına çektim. Motoru durdurdum. Ve içeri, sessizce yürüdüm. Arkamda kimse yok sandım. Ama o sırada SUV de sessizce ilerleyip, yolun gerisinde durdu. Kaan… artık sadece kalbimi değil, adımlarımı da takip ediyordu. Kapı gıcırdayarak açtım. İçeriye adımımı attığım anda, eski toprak kokusu ve anıların ağırlığı sardı etrafımı. Her köşesi tanıdıktı bu evin… ama şimdi içimde bir yabancılık vardı. Gözlerim karanlığa alıştıkça, köşede kıpırdayan iki silueti fark ettim. Ve evet… Onlardı. Abim ve Elif Diz dize oturmuş, fısıltılarla konuşuyorlardı. Elif’in gözleri nemliydi. Abimin yüzünde karmakarışık bir ifade vardı; suçlulukla inat arasında sıkışmış gibiydi. Ben bir adım daha attım. “Abi!” Sesim öyle net çıkardım ki Elif yerinden sıçradı. Abim bana döndü. Yüzündeki şaşkınlık yerini utanca bıraktı. “Leyla…” dedi, kısık bir sesle. “Sen… buraya nasıl-” “Buraya mı?” dedim öfkeyle. Öfkeyle bağırdım. “Sen nasıl yaparsın abi! Bir kadını, hem de bir düğünün ortasından, ailesinin gözü önünden çekip götürmek nedir!” Elif başını eğdi. Abim ayağa kalktı. “Beni dinle…” “Hayır!” diye bağırdım. “Sana hayatım boyunca güvendim. Annem babam sana güvenip bizi sana emanet etti. Sen ne yaptın? Herkesi, her şeyi yıktın!” O an dizlerim titredi ama ayakta kalmak zorundaydım. Kardeşimdi o. Ama yaptığı affedilir değildi. “Ben Elif’i seviyorum, Leyla.” “Sevgi bu değil Abi! Sevgi kaçırmakla, yıkmakla, yakmakla olmaz! Elif’e kıydın mı? Annesine, babasına kıydın mı?” Elif gözyaşlarına boğuldu. “Ben de istedim… Leyla… Bu sadece onun kararı değildi.” “Ama bu şekilde olmamalıydı,” dedim, içim kanarken. “Bir düğünü mahvettiniz. Bir aileyi böldünüz. Kendi aşkınızın uğruna herkesin hayatını ateşe verdiniz.” O sırada… kapının arkasından bir ses geldi. Birden döndüm. Kapı ardına kadar açıldı. Ve Kaan Karahan içeri girdi. Gözleri alev alevdi. Yüzü öfkeyle gerilmişti. Arkasından iki adam daha görünüyordu ama bir işaretle onları dışarıda bıraktı. “Demek buradasınız.” Sesi buz gibiydi. Elif, bir an dondu kaldı. Abimse Kaan’a dik dik baktı. Kaan ileriye bir adım attı. “Sen… Serhat Karabağ. Ailemin adını, kardeşimi ve beni yerle bir ettin.” Elif ağlamaya başladı. “Abi—” “Kes!” diye bağırdı Kaan. “Seni burada görmemem gerekirdi Elif. Ama en çok… onun yanında.” İçim içten yandı. Her şey ellerinin arasında dağılmaya başlamıştı. Bu iki adam, iki tarafın ateşi gibiydi. Ve Elif ile ben, ortada kalmıştık.“Kaan, ne olur sakin ol…” dedim, yakınına gelip koluna dokunmak ister gibi. “Bu böyle çözülmez.” Ama Kaan’ın eli silahına gitti. “Sen hâlâ savunuyor musun?” diye bağırdı. “Kardeşim nerede! Namusum nerede! Bize bunu yaşatan bu adamsa, cezasını da burada çekecek!” Abim bir adım attı. “Ne yapacaksın? Vuracak mısın? Hadi vur! Ama Elif’i senden korurum, bunu unutma!” Gerilim tavan yapmıştı. Ve artık dayanamıyordum. Kalbimde yankılanan o tek ses vardı. “Durun artık!” “Yeter!” diye haykırdım. “Bu işin geri dönüşü yok ama bir cinayetin de telafisi yok! İkiniz de yeter!” Bir anlık sessizlik oldu. Kaan, silahını indirmedi ama gözleri bana döndü. O çelik gibi sert bakışlarının ardında, belki bir anlığına olsa bile, bir boşluk oluştu. Silahı hâlâ elindeydi. Ve ben, nefes almaya bile cesaret edemiyordum. “Kaan… Lütfen. Bu öfke seni kimsenin tanımadığı birine çeviriyor. Kardeşini arıyorsun, evet. Ama böyle değil.” Gözlerini benden ayırmadı. Çene kasları sıkıydı. Konuşmakla patlamak arasında gidip geliyordu. “Sen… hâlâ kardeşini koruyorsun,” dedi. “Onun yaptığı yanına mı kalsın?” “Ben kimseyi korumuyorum! Ama bir yanlışın üstüne başka bir yanlışla gidemezsin!” Bir adım daha attım. Eli hâlâ. silahındaydı.Ama parmağı tetiğin üstünde değildi. Bu, benim için küçük ama hayati bir kazançtı.O sırada… Arkamdan bir ayak sesi geldi. Bir anda döndüm. Kapı aralıktı. Ve Elif ile abim içeriden sessizce sıvışmaya çalışıyordu. “Abi!” diye bağırdım, refleksle. O an… her şey bir anda koptu. Kaan tekrar silahına sarıldı. Ben onun koluna yapıştım. “Dur! DUR Kaan!” Ama çok geçti. Kaan bir hamleyle beni kenara itti. Silahını kaldırdı ama hedef almadı. Yalnızca bağırdı: “Sakın kıpırdama Serhat! Sakın!” Abim, Elif’in elini daha sıkı tuttu. Ve arka kapıdan dışarı fırladılar. Ben yere düşmüştüm. Avuçlarım toprağa bastı.Kaan peşlerinden gitmek için bir adım attı ama Tam o anda, dışarıdan gelen bir araba sesiyle herkes dondu kaldı. Kapının önü toz içinde kalmıştı.Ve bir siyah jip hızla fren yaptı. İlk inen anne oldu. Arkasında babam. Onların hemen ardından Reyhan Hanım ve Hüseyin Ağa… Reyhan Hanım perişandı. Elini başına vuruyordu. “Yavrum… kızım! Elif’im nerede!” Hüseyin Ağa Kaan’a yöneldi. “Ne yaptın oğlum! Kardeşin nerde!” Ama Kaan yanıt veremedi. Babam öne atıldı. “Oğlunuza bakın Hüseyin Ağa! Kızınız başını kendi yaktı. Oda öfkesiyle her yeri yakıyor!” Hüseyin Ağa’nın yüzü alev alevdi. “Senin oğlun bu işe karıştıysa, seninle de konuşacaklarım var Yılmaz!” Annem bana koştu. Yerde oturuyordum hâlâ. Kollarımdan tutup kaldırdı beni. “Kızım, sen iyi misin? Abin nerede? Elif nereye gitti?” Ama hiçbirimiz cevap veremedik. Kaan başını yere eğdi. Sonra, birdenbire öfkeyle geri döndü. Silahını sıkıca kavradı, gözleri kararmıştı. “Herkesin içinde yemin ediyorum… O herifi bulmadan, bu işin bitmesine izin vermeyeceğim!” “KAAN!” diye bağırdım. Ama beni duymadı. Babası Hüseyin Ağa, onun önüne geçti. “Silahı bırak, Kaan! Yeter bu rezillik!” Ama Kaan, babasına da karşı geldi. “Siz kardeşimi koruyamadınız! Ben koruyacağım! O herifi ellerimle bulacağım, gerekirse…” Durdu. Boğazı düğümlendi. Ben sessizce yaklaştım. “Kaan… bunun sonu ya kan, ya mezar!” O an ilk kez başını çevirdi ve bana baktı. Ama o bakış boştu. Kardeşini kaybetmiş bir ağabeyin gözleriydi o. Bölüm Sonu…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE