Orhan, tünelin soğuk duvarına yaslanmış halde otururken, zamanın varlığını unutmuştu. Yukarıdaki dar çatlaktan sızan ay ışığı, ince bir iplik gibi yere iniyor, paslı zeminde titrek, kusursuz olmayan bir daire oluşturuyordu. Dairenin kenarları hafifçe dalgalanıyor, sanki kendi başına nefes alıp veriyormuş gibi genişleyip daralıyordu. Bu hareket, mekanik bir titreşimden ziyade organik bir ritim taşıyordu; hayatın en temel, en sessiz tezahürü gibiydi. Gözlerindeki kristalimsi parlama uzun süredir susmuştu. Artık ne veri akışı ne de yabancı bir algoritmanın fısıltısı vardı; yalnızca derin, katmanlı bir sessizlik. Bu sessizlik boşluk değildi; aksine, taş gibi ağır, su gibi dolu bir varlık barındırıyordu. Sessizlik, belki de varoluşun en samimi davetiyesiydi: Kendine dön, dinle, sorgula. Ay, gö

