•••
İKİ YIL SONRA
ŞEHRAZAT-DİLRUBA
•••
“Dilruba, hadi koş!” diye bağırdı Hasibe cadısı.
Küçük odadaki valizi alıp hızla koşarak götürdüm ve arabanın bagajına yerleştirdim. Kapağını kapatır kapatmaz teşekkür bile etmeden gaza basıp gittiler.
“Oh be!” diye bağırdım arkalarından.
Avludaki sedire oturup uzandım.
“Cadı Hasibe” diye bağırdım boğazımı acıta acıta.
Epey yorulmuştum ama bu yorgunluğuma değecek kadar boş vaktim olacaktı, bir haftalığına tüm konak bana kalmıştı.
Sedirde öylece uzandım saatlerce. Hasibe’nin on dakikadan fazla oturmama izin vermediği sedirde keyif uykusuna yattım. Serin havada bir de güzel geldi ki!
Çakıl taşlarını savurup duran araba sesine kadar rahatımdan ödün vermedim. Araba sesi iyice yanaşınca mecburen açtım gözlerimi. Avlunun hemen önüne kadar geldi ve durdu.
Başımı az çevirip baktım. Kapının açılmasını gözledim ama açılmadı.
Az daha bekledim ama hareket olmayınca merak edip kalktım ayağa ve yavaş yavaş ilerledim kapıya doğru. Biraz daha aralayıp kapıdaki arabaya baktım.
Şoför koltuğunda bir adamı görebiliyordum ama hareket etmiyor gibiydi, başını geriye doğru atmıştı.
Kapının önüne geçtim hemen.
“Hey”
Adam ağır ağır bana doğru çevirdi başını. Gözleri uykulu gibi kapanmak üzereydi.
“Kimsin, kime geldin?” dedim.
Boş gözlerle baktıktan sonra başı öne doğru düşmeye başladı.
Bayılmış gibi savrulurken göğsü direksiyon çarpıp üzerine yığıldı.Baskısıyla birlikte korna kesintisizce çalmaya başladı.
Panikle uzattım elimi camdan omuzuna dokunup defalarca seslendim ama cevap vermedi, hareket dahi etmedi.
Arabanın kapısını açtım ve seslenmeye devam ettim. Zorlanarak başını geriye yasladım. Sağ kolunu kaplayan kanı o zaman farkettim. Kanı görür görmez bir çığlık attım.
Çığlığımın etkisiyle sanırım adam rahatsız olmuşcasına gözlerini sıkıca yumdu.
“Dayan, hemen ambulans çağıracağım”
Geri bir adım attığımda güçsüzce bileğimden yakaladı.
“Dur” dedi zorla nefes alarak.
“Yaran var. Doktor lazım, hastane lazım”
“Hayır” dedi sadece.
“Ama çok kan var” dedim.
Başını kaldırıp bana baktı. Tükenmişliğine rağmen bana itiraz etmemi engelleyecek bakışlar atabildi.
“Kamil amca nerede?”
“Yok, kimse yok evde”
Kamil amcayı tanıdığına göre yabancı değildi diye düşündüm.
“Sen ona mı gelmiştin?” dedim ama cevap veremedi.
“Kamil amca bugün gitti, bir hafta yok. Birini arayayım mı?”
Hafifçe gözlerini araladı sadece.
“Ya da içeri gel” dedim. Başını çok hafif sallayabildi.
Kapıyı sonuna kadar açtım ve sol kolunu tuttum.
“Hadi” dedim.
Geniş pazularını sarmaya çalışan ellerime bakıp kısa bir tebessüm etti. Ona destek olmak için fazla küçüktüm.
Ayaklarını dışarıya attı ve yavaşça kalktı ayağa. Doğruldukça o tebessümün anlamını daha iyi anladım. Yanında küçük bir kız çocuğu gibi kalıyordum.
Kolunun altına girdim,
“Yavaş!” dedi ama inatla kolunun altında kaldım, elimize beline sarmaya çalıştım ama ancak sırtının dahi saramadı ellerim.
Adam gerçekten benim iki katım gibiydi.
Çok ağır adımlarla salona geldik. Koltuğa oturur oturmaz başını geriye doğru atıp derin bir nefes verdi.
Gözlerim yarasına kilitlenmişti. Gömleğin bir kısmı yırtılmıştı ve kan kolunun tamamını kıpkırmızı yapmıştı.
“Ona bakmak lazım. Doktor lazım”
“Doktor istemez. Bagajda küçük çanta var onu getir. Bir de su!”
Başımı salladım ve hızlıca arabaya koşturdum. Bagajı açtım ve içini dolduran onlarca silahı görünce donup kaldım.
Bu adam kim böyle! Birde aptal gibi eve aldım.
Küçük kırmızı çantayı aldım ve içeri dönecekken anahtarın hala arabanın üstünde olduğunu hatırladım.
Anahtarıda yanıma aldıktan sonra koşturarak içeri girdim.
Adam salonda bıraktığım gibi yatıyordu.
“Tamam, getirdim” dediğimde gözlerini araladı. Gömleğinin düğmelerini açmaya başladı. Gözlerimi kaçırıp elimdeki çantaya baktım.
“Yardım et!” dediğinde başımı kaldırdım tekrar. Tüm düğmeleri açmıştı ama çıkarmakta zorlanıyordu.
Çantayı kenara koyup mecburen yardım ettim. Acı çektiğini düşündüğümden yavaş olmaya çalışıyordum ama adam
“Hadi!” diye bağırdı kızar gibi.
Daha seri olmaya çalışıp gömleği çıkarırken omuzundaki ve biraz altındaki iki yarayı gördüm. Kurşun sıyırmış gibiydi. Parçalanan derinin üzerine yapışan kumaşı çekerken acıyı ben çekiyormuşum gibi buruşturdum yüzümü. Hatta birazda onun yerine inledim.
Başımı kaldırdığımda gülerek bana baktığını gördüm.
“Acımıyor mu?”
“Acıyor”
“Gülüyorsun ama. Sen deli?”
“Deli” deyip güldü tekrar.
Küçük çantayı karıştırmaya başladı. Bir bezin üzerine birşeyler dökdükten sonra bana verdi. Yaranın etrafını temizlemeye başladım.
Dişlerini acıyla sıkarken kesik kesik nefesler veriyordu.
“Kimsin?” dedi.
“Ne?”
“Adın ne? Kimsin sen?” dedi.
Kafasını dağıtmak istiyordu sanırım.
“Dilruba”
Bir kez daha değdirdim elimdeki pamuk bezi.
“Burada mı çalışıyorsun?”
“Evet, iki yıl”
Diğer yaraya dokunduğum anda bağırdı.
“Özür dilerim, özür dilerim”
Derin bir nefes aldı ve sinirle küfretti, aklını dağıtmak için bu kez ben sordum.
“Sen kimsin? Adın ne? Kamil amcanın akraba mısın?”
“Arhan, Arhan Sancar”
Sancar mı!
“Sen Hevi hanım akraba?”
Kullandığı araba ve giydiklerini tekrar düşündüm. Sancarlara yaraşır kalitedeydi.
“Torunuyum”
Her yeni Sancar gördüğümde yüreğimi kaplayan korku sardı yine içimi.
Baver Sancar…
İki yılda bir kez görmüştüm. Kapının kenarından görür görmez kaçıp saklanmıştım odama. Bir bahane uydurup onlar konaktan çıkmadan çıkmamıştım bende odadan.
Pek sevmiyorlardı Hevi hanımı. Gelen gideni epey az olurdu, kız kardeşleri dışında torunlarını bir sefer dışında kapıyı çaldıklarını dahi görmemiştim.
Baver’in beni buraya bırakması doğru bir seçimdi.
“Dikiş gerek buna” dedim.
“Ben hallederim” dedi ve çantadan pakette bir set çıkardı.
“Sen doktor musun?”
“Okullu değilde alaylıyız diyelim”
“Ne demek o?”
“Acem misin?”
“Evet. Dur bekle ağam hemen geliyorum” dedim ve çıktım yanından.
Yandaki Bakırcıların konağına gittim. Bugün veteriner geleceğini biliyordum, adamı zor bela ikna edip getirdim Arhan’ın yanına.
Salona girince veterineri baştan aşağı süzüp kaşlarını çattı,
“Kim bu?”
“Veteriner, dikiş atar” dedim ama sinirle bakmaya devam etti.
“Senden benden iyi dikiş atar ağam”
“Hayvan mıyım ben Dilruba!”
“Estağfurullah ağam. Aslan gibisin de… Yarı doktordur dedim”
Veterineri itekledim ve Arhan’ın yanına oturdu. Çekine çekine dikişi atıp kaçar gibi gitti.
Pansuman bittiğinde Arhan koltuğa rahatça bıraktı kendini.
“Başka birşey ister misiniz ağam?”
“Yok” dedi başını koltuğun başına yaslayıp gözlerini kapattı.
Dinlenmesi için onu yalnız bırakıp mutfağa indim. Benim de aylaklık hayallerim suya düşmüş oldu.
Yemeği hazırlayıp masayı kurmaya başladığımda Arhan hala uyuyordu. Bir müddet daha bekledim ama Arhan bir türlü aralamadı gözlerini, yemek vaktini saatler geçtikten sonra yanına gittim. Nefes alışverişi hala yavaştı, derin uykudaydı.
Üzerine doğru eğilip dikkatle incelemeye başladı. Çatmadığı kaşlarını, nizami yüz hatlarını, kirli sakallarını izlerken dalıp gittim.
Gerçekten aslan gibi denirdi buna!
Biraz terlediğini görünce gayrıihtiyarı elim alnına gitti. Teni nemliydi ama ateşi yoktu, elimi geri çekmek üzereydim ki Arhan aniden gözlerini araladı ve bileğime sarıldı.
“Ben belki ateş var…Yemek hazır ağam…”
Arhan’ın yoksa da artık benim ateşim vardı.
Birkaç saniye donmuş gibi duraksadık ikimizde. Sonunda,
“Tamam” dedi ve bileğimdeki eli gevşedi.
O masaya oturduktan sonra koşarak mutfağa kaçtım. Gece için misafir odasını ayarladıktan sonra da ayak altından çekildim. Daha doğrusu saklandım. Garip bir çekinme duygusuyla mümkün olduğunca az karşılaşmaya çalıştım.
•••
Sabah her zamanki saatte kalktım ve kahvaltıyı hazırlayıp Arhan’ın odadan çıkmasını bekledim. Aynı akşam yemeğinde olduğu gibi uzun vakit bekledim ama gelmedi.
Öğlen olmak üzereydi ki ,
“Kış uykusuna mı yattın be adam!” diye söylene söylene odasına gittim.
Birçok kez kapıyı tıklattıktan sonra kapıyı araladım. Yatak darmadağındı ama Arhan yatakta yoktu. Kapıyı biraz daha ittirdim, oda bomboştu.
Dışarıdan atların sesi gelince pencereye çıktım. Yan konağın önünde Arhan bir atın üstünde bir yandan atın yelelerini severken bir yandan veterinerle sohbet ediyordu.
Geceden sabah baştan tüm yaraları iyileşmiş gibiydi.
Odasını toparlayıp indiğimde Arhan konağa girmiş masanın başına geçmişti.
Olağan sıkıcı işlerime döndüm. Hayallerim bir hafta gün boyu sadece yatmaktı. Hasibeler gelmeden önce de hızlıca bir toz alırım yeterdi ama Arhan tüm planlarımı altüst ettiğinden çalışmaya devam etmek zorunda kaldım.
•••
Ben gider diye an kovalarken Arhan iyice yerleşiyordu. İki yılda konağın kapısını dahi açmamış adam gelip yerleşecek günü bulmuştu!
Her gün kahvaltısını yapıp yandaki çiftliğe gidip at bindikten sonra iki saat ortalıktan kayboluyor.
Akşam vakti konağa gelip geç vakite kadar avluda oturuyordu.
Bana pek yorucu iş yüklemiyordu aslında ama istekleri de hiç bitmiyordu. Suyu, çayı, kahveyi günde onar kez taşıyordum Arhan’a.
İki yıldır yorulmadığım kadar yorulmuştum bu dört günde!
Konakta yalnızız diye heralde görünce de bir telaş sarıyordu. Her zamanki işimdi ama tepsiyi önüne götürdüğümde ellerim titriyordu, küçük küçük sakatlıklar yapıp duruyordum.
Hem göresim geliyordu hem kaçasım.
…
Banyodaki kirli sepetini ağzına kadar doldurmuş çıkmak üzereydim ki Arhan girdi içeri. Arkamı dönüp lavaboya yaslandım,
“Çıkıyorum hemen ağam” dedim.
Aramızdaki bir adımlık mesafeyi kapattı. Dik bakan gözleri yerime sabitlerken içimden gitmem gerektiğini söyleyen bir ses yükseliyordu.
Kalbim böyle hızlı kan pomlalarken beynimin böylesine anlamını yitirmesine şaştım.
Arhan yanaştıkça panikledim. Kaçacak yerimde yoktu. Olsa kaçabilir miydim bilmiyorum.
Sanki biri bizi duyabilecekmiş gibi,
“Dilruba” dedi sessizce.
“Arhan ağam” dedim bende onun gibi sessizce.
Gözleri bir gözlerime bir dudaklarıma kaydı.
Kalp atış sesimi duyabiliyordum.
“Acem kızı…”
Biraz daha yanaşırsa dudakları dudaklarıma değecekti.
Zorlanarak yutkundum ve yeşil gözlerine takılı kaldım.
Aklım gördüğüm gözlerle büyülenince bileklerimde derman kalmadı ve elimdeki sepet aniden yere devrildi.
Bizim yakınlığımızın da sonunu getirdi.
“Ağam ben…”
Arhan hipnozdan ayılır gibi salladı başını ve geri çekildi. Hiçbir şey demeden arkasını dönüp gitti.
Sepettekileri toplayıp çıkınca konaktan da gittiğini anladım.
Bir haftalık tatilimin dört gününü işgal edip beni biraz sersemlettikten sonra öylece çekip gitmişti yani!
•••
•••
"Abla zaten bugün izin gün! Neden erken gelmem lazım?"
"İş çok! Bir köşesinden tutsan ne olacak"
"Hastayım ben hasta"
"Onu biliyoruz" dedi başka şey kastederek.
Sinirle çantamı alıp çıktım mutfaktan. Konağın kapısına kadar söylene söylene yürüdüm.
Hasibe cadısı sinirlerimi öyle bozuyordu ki önüme bakmadan büyük kapıdan çıktım.
Yola adım attığım anda bana doğru gelen arabayı farkettim. Kaçmam gerekirken korkuyla donup kaldım yerimde, arabada ani frene rağmen duramadı ve beklenen oldu!
Freni sayesinde yavaşlamış olsa da beni kolaylıkla yere sermeyi başarabilmişti. Yerdeki taşların üzerine doğru serildim ve sarsılan dünyamın normale dönmesini bekledim.
Şoku atlatmamı sağlayan sol kolumdaki ağrı oldu. Hemen elimi üzerine koydum ve acısından bağırmaya başladım.
"Dilruba? İyi misin?" diye seslendi tanıdık bir ses.
Arhan...
Omuzuma koyduğum elimi tutup çekmeye çalıştı.
"Bırak!" diye bağırdım.
"Dur bir bakayım"
"Yok, bırak" dedim ve doğrulmaya çalıştım. Dirseğimden tutup kalkmama yardım etti.
"Gel, hemen bir hastaneye gidelim"
"İstemem" dedim ama omuzum gerçekten dayanılmaz derecede ağrıyordu.
Üzerime bulaşan toprağı temizlemeye çalıştım.
"Dilruba bir doktor görsün belki kırılmıştır çıkmıştır falan"
"İstemem!" dedim inatla.
Sinirle kaşlarını çatınca çekindim.
"İstemem Arhan ağam, iyiyim ben" dedim ve acıma rağmen gülümsedim.
"Emin misin?"
"Eminim, ben çok iyi" dedim ve karşısından çekildim hemen.
Hasteneye gidemezdim, hele yanımda biriyle! Hastaneye kayıtsız girmem gerekirdi ki nasıl yapılacağını bilmiyordum.
Ya da geldim geleli kimselere göstermediğim kimliğimi hastaneye verip gerçek adımla, Şehrazat Harmani olarak tedavi olacaktım ve hemen sonrasında da sınırdışı edilecektim!
“Omuzunu tutuyordun az önce!"
"Yok ağam, geçti şimdi" dedim.
Daha fazla ısrar etmesine fırsat vermeden
"İyi günler ağam" dedim ve yerdeki çantamı alıp koşar adımlarla yürümeye başladım.
Arkamdan birsüre hareketsizce bakakaldığını hissettim ama dönüp bakmadım.
Caddeyi çıkmadan önce dönüp baktım bir kez çaktırmadan. Araba hala kapının önündeydi ama Arhan yoktu.
Birkaç sokak arkamızda yaşlı bir ebe kadın vardı. Adetlerim çok ağrılı geçtiğinden her ay yanına uğrar ağrı kesici yaptırırdım. Tek iznimide o güne kullanır, sonra da konağa dönüp odamda uzanıp yatardım.
Ebe kadının kapısını çalıp girdim içeri. Beni görür görmez ilacını hazır etti. Salondaki koltuğa uzanıp eteğimi az aşağı kıvırdım.
İlaç epey can yakıyordu ama tüm gün o ağrıyı çekmekten iyiydi.
"Abla birde omuzuma baksan ya?"
"Ne var omuzunda?"
"Az önce araba çarptı da düştüm üstüne. Ağrıyor biraz"
"Pek anlamam kızım ama bakayım" dedi. Biraz ovalayıp sertçe bastırdı.
"Kırık yok gibi ama bilemedim, bir doktora gitsen ya?"
"Yok, kırık yok diyorsan geçer heralde" dedim ve toparlanıp çıktım.
Başımdaki örtüyü yüzüme iyice kapatıp çarşıya indim.
Bir aktara uğrayıp eskiden babama hazırladığım merhem için kullandığım bitkilerden aldım biraz.
Şimdilik iğne acısına iyi gelmişti ama devam ederse merhemle dindirirdim ağrısını.
Aceleyle kimseye görünmeden konağa döndüm hemen. Hasibe cadısını da atlayıp odama attım kendimi. İçeriden de kapıyı kilitleyip yatağa girip uyudum.
Yardıma başlasını bulsun artık!
•••
Gözlerimi omuzumun sızlamasıyla açtım. Yataktan kalkıp ışığı açtım, gecenin bir körü olmuştu.
Ayna karşısına geçip elbisenin yakasını indirip omuzuma baktım. Biraz morarmaya başlamıştı. Elimi üzerine gezdirdiğimde az da şişdiğini farkettim.
"Arhan ağası batsın ... Seninde uykuların kaçsın inşallah!"
Çantamdaki otlarıda alıp çıktım odadan. Konak sessizliğe bürünmüştü. Yatak odalarının olduğu koridordan mutfağa gidene kadar parmaklarımın ucunda yürüdüm.
Girer girmez arkamdan kapıyı kapattım.
Otlarımı ve yağlarımı tezgaha dökdüm ve bir bir ayırmaya başladım.
Tencereleri alırken dahi yanıyordu canım. Kırık da olmadığına göre sağlam ezilmişti demekki.
Merhemi hazırlamam bir saatimi aldı. Sonunda koyu kıvamlı bir karışım elde ettim ve küçük kutuya koydum.
Masanın başına geçip oturdum. Geceliğin düğmesini açıp omuzumu açığa çıkardım.
Bir kez daha sövdüm Arhan'a.
Merhemden biraz alıp masaj yaparak sürmeye başladım.
Ben acısıyla sızlanırken kapı açıldı.
Hasibe cadısına yakalandım sanarken içeri Arhan girdi.
Ayağa kalktım hemen,
"Arhan ağa!" dedim şaşkınca.
Rüya mı acaba? Bu saatte bu adamın burada ne işi var!?
Omuzuma bakınca kapadım hemen geceliği,
"Ağam birşey mi istemişdiniz?" dedim. Göz göze geldik tekrar.
"Fena olmuş omuzun, morarmış!”
"Merhem hazırladım şimdi iki güne birşey kalmaz"
"Merhemlik şey mi o Dilruba!" dedi.
Masadaki merhemi aldı eline, garipseyerek baktıktan sonra burnuna götürüp kokladı.
"Ne merhemi bu?"
"Ben yaptım. Ağrılara iyi gelir"
"Bilip bilmeden merhem mi yaptın bir de!"
"Önceden de yapardım ben ağam, bilmeden değil yani" dedim ve aldım kremi elinden.
"Siz birşey mi istemiştiniz Arhan ağam?"
"İstememiştim de istiyorum artık"
Cümlesine devam etsin diye beklersen rahatsız edici bir sessizlik oldu.
"Ne istiyorsunuz?" diyerek bozdum sessizliği.
"Seni hastaneye götürmeyi Dilruba. Hadi kalk hazırlan hastaneye gidiyoruz"
"Olmaz ağam, gerek yok. Merhem zaten..."
"Dilruba! İtiraz etme gidiyoruz dedim!"
"Arhan ağam ben çok korkarım doktordan falan gitmeyelim. Hem ağrım geçti"
"Ne geçmesi Dilruba! Mosmor olmuş görmüyor musun?" dedi ve geceliğin yakasını açıp baktı omzuma.
İki parmağıyla dokundu. Dişlerimi sıkıp gülümsedim hiçbir şey yokmuş gibi.
"İyiyim ben" dedim ve geceliğin yakasını tuttum.
Elleri ellerime değince panikledim yine.
Gözlerini bana dikti, kaşlarını çatmıştı yine.
"Ben iyiyim ağam" dedim.
Dudaklarıma baktığını farkettiğim anda geri çekildim.
"Git kimliğini al gel, bekliyorum kapıda" dedi ve koridora döndü.
Panikle koştum hemen önünü kestim.
"Ağam vallahi iyiyim, billahi iyiyim"
"Arabayı çıkarana kadar gelmiş ol" dedi yürümeye devam ederek.
Göğsüne koydum elimi durdurmak için ama sol koluma yüklenince omuzum ağrıdı yine. Aniden acıyınca refleksle yüzümü buruşturdum.
"Birde inat ediyorsun hala"
"Ağam ben gidemem, hastaneye girer girmez sınırdışı ederler beni" diye itiraf ettim mecburen.
"Kaçak mısın sen bunca zamandır!" dedi sinirle.
"Ben uğraşamadım o işlerle"
"Ne demek Dilruba! Evde kaçak çalışan mı olur! Kimin sorumsuzluğu bu!"
"Ben istedim, kimsenin günahı yok"
"Senin keyfine göre mi hareket edeceğiz ! Tek senlik bir yanlış değil bu bizde kaçak işçi çalıştırdığımız için ceza alırız. Cezası neyse de bize yakışmaz. Yarından tezi yok halledilecek bu iş!"
"Tamam ağam" dedim geçiştirirmek için.
"Bu işle de bizzat ben ilgileneceğim!" dedi üzerime doğru eğilerek.
"Zahmet etmeyin siz ağam ben yarın sabahtan Kemal amcaya derim"
"Yok Dilruba hanım ben ilgileneceğim!" dedi dalga geçerek.
"Yorulma sen ağam. Ben Kemal amcaya sıkı sıkı tercih edeceğim, Arhan ağam çok kızdı diyeceğim"
Kaşları gevşedi ve dudakları yukarı kıvrılmaya başladı biranda.
"Ne yapacaksın?"
"Kemal amcaya Arhan ağam kızdı diyeceğim"
"Ondan önce ne dedin bir daha söyle bakayım?"
"Yine mi ayıp şey söyledim"
Türkçe iyi güzelde öğretirken çok eğleniyorlardı benimle.
Bazen bilerek yanlış öğretiyorlardı. Bazende ben yanlış telaffuz ediyordum. Çok kez ayıp kelimelere de denk gelmiştim. Ama ilk kez ağa karşısında oluyordu.
"Yok ayıp demedin" dedi gülerek.
"Ne dedim?"
"Tercih değil tembih diyecektin"
"Tembih, biliyorum" dedim tekrarlayarak.
"Tembih" dedi yavaş yavaş, dikkatle dudaklarına bakıp tekrarladım yine.
"Tembih" dedim yine.
Benim gözüm onun dudaklarındayken benimki de onunkilerdeydi.
Yine sessizleştik bir anda. Göğsündeki ellerimi aşağı doğru çekerken bileklerimi tuttu.
Gözlerimiz buluştu ve bana doğru eğilmeye başladı.
Bu yakınlık korkutuyordu beni!
Benim bir hamle yapmama kalmadan koridorda kapı sesi duyuldu.
Arhan hemen geri çekildi, tabi bende.
Sese doğru dönünce koridorun başında Hasibe cadısını gördüm.
"Ağam birşey mi oldu?" dedi telaşla.
Bana dönüp sinirle baktı.
"Yok Hasibe hanım, birşey yok" dedi Arhan ve bana dönmeden iyi geceler deyip çekip gitti.
"Gecenin bir vakti ne yapıyorsun kız sen burada!"
"Ağrım vardı merhem yaptım!"
"Sessiz ol! Ağamın ne işi vardı burada?"
Hayretle bağırıp elini ağzına götürdü.
"Kız yoksa sen ağama cilve mi yapıyordun!"
"Hasibe abla yok öyle şey. Su istedi"
"Bak doğruyu söyle"
"Yok dedim!"
"Bak bunlar büyük ağa, kullanır atarlar seni. Benden söylemesi, ziyan olursun peşlerinde"
"Abla yok dedim ya!" diye bağırıp masadaki merhemimi aldım ve çıktım.
"Ben senin için söylüyorum aptal!" diye söylendi arkamdan.