Emir, annesinin sözlerinden sonra şaşkına dönmüştü. “Ne adamı anne?” diye bağırdı, kafasında birdenbire beliren soruları sorarken sesindeki şok ve öfke barizdi. “Serin eve yabancı bir erkek mi almış?”
Emine Hanım, başını hafifçe sallarcasına, dudaklarında yalancı bir hüzün ifadesiyle, “Ah sorma oğlum,” dedi. “Gözlerimle görmesem inanmazdım. Ne hale geldik…”
Serin, o an her şeyin üstüne çökmüş gibi hissetti. Gözleri dolmuştu, ama ağlamamak için derin bir nefes alarak başını eğdi. Ellerinin titrediğini fark etti, ama o an kelimeler boğazında düğümlenmişti.
Emir’in gözleri annesine döndü ve daha da hiddetle bağırdı. “Annem ne diyor? Söylesene!” Sesindeki öfke, odadaki havayı iyice geriyordu.
Serin, hemen savunmaya geçmek zorunda hissetti kendini. Ama sesi, korkudan titriyordu. “Emir, açıklayabilirim. Ben yanlış bir şey yapmadım… Sadece kurye… sadece kurye içeri girdi, ben kurabiye ikram ettim. Başka hiçbir şey yoktu,” dedi, gözyaşlarını tutmaya çalışarak ama sesindeki çaresizlik net bir şekilde duyuluyordu.
Emir, bu açıklamayı duymak istemiyormuş gibi, başını sertçe iki yana salladı. “Bana yalan söyleme! O kurye falan ne demek? Gözlerimle görmedim ama annem doğruyu söylüyordur,” dedi. Sonra
Emir’in sesi apartmanda yankılanacak kadar yükseldi. “Elin adamını içeri aldın! Ya konu komşu görseydi? Adın neye çıkardı, haberin var mı senin?” Öfkesi sınır tanımıyor, söyledikçe daha da hiddetleniyordu.
Bir anda karısının kolunu sertçe tuttu ve “Hayır, bu konu böyle kapatılamaz. Gel benimle,” diyerek Serin’i sürüklemeye başladı. Serin, gözyaşları içinde, “Emir! Nereye götürüyorsun beni?” diye yalvardı, ama Emir’in kararlılığı ve öfkesi onu daha da çaresiz hissettiriyordu.
Tam o sırada küçük Aras, odasından fırlayarak koştu. “Baba, bırak annemi!” diye bağırdı. Küçük bedeninin tüm cesaretiyle annesini korumaya çalışıyordu. Ancak Emine Hanım, soğuk bir sesle torununu azarladı. “Çabuk odana gir! Küçücük boyunla babana karışma, senin işin değil!”
Aras, annesinin korkulu bakışlarını gördü, ama babaannesinin ve babasının otoriter tutumları karşısında yapabileceği hiçbir şey yoktu. Gözyaşları içinde odasına döndü, ama kapısını açık bırakarak olanları duyabilmek için bekledi.
Emir, Serin’i sert adımlarla daireden çıkararak apartman merdivenlerinden aşağı sürükledi. Serin, korkuyla arkasına baktı, ama apartman boşluğunda kimse yoktu. İçindeki endişe büyüyor, her adımda daha da artıyordu. Bodrum katına geldiklerinde, Serin’in kalbi hızla çarpmaya başladı. “Emir, lütfen! Ne yapıyorsun sen?” diye yalvardı, ama Emir hiçbir şey söylemedi.
Loş bir ışıkla aydınlanan bodrum katında, Emir eski bir kapının önünde durdu. Kapıyı sertçe açtı ve Serin’i iterek içeri soktu. Oda, neredeyse tamamen karanlıktı; sadece küçük, tozlu bir pencerenin içeri sızdırdığı zayıf bir ışık vardı. Serin, dengesini kaybederek yere düştü. Gözleri korkuyla Emir’e döndü.
“Emir, lütfen! Bana bunu yapma!” diye yalvardı, ama Emir hiç duraksamadan kapıyı kapattı ve dışarıdan kilitledi. Serin, kapıya doğru koşarak elleriyle vurdu. “Emir! Lütfen aç kapıyı! Emir, korkuyorum!”
Ancak Emir’in adımları uzaklaşmaya başladı. Serin, kapının arkasında, loş odada bir başına kalmıştı. Kalbi hızla atıyor, gözyaşları durmadan akıyordu. Korku, çaresizlik ve aşağılanmışlık duyguları arasında sıkışmıştı. Ne yapacağını, nasıl kurtulacağını bilmiyordu.
Serin, karanlık bodrum odasında, kapının önüne çökmüş hâlde uzun süre ağladı. Sesinin kısılmasına rağmen çığlıklar atarak yardım istedi, ancak kimse gelmedi. Yalnızlığın ve çaresizliğin soğuk pençeleri yavaş yavaş tüm bedenini sardı. Gözyaşları tükenince, boşluğa bakarak iç çekti. Hiçbir şey yapamamanın verdiği acı, göğsüne saplanan bir bıçak gibiydi.
Sonunda kendini yere bıraktı ve gözlerini kapatarak sessizce dua etmeye başladı. Yalnızca duaları ona bir umut ışığı olabilirdi.
“Allah’ım, beni bu cehennemden kurtar. Lütfen bir yol göster,” dedi içinden. Sesi titrek ve güçsüzdü. Kalbinde derin bir yara gibi taşıdığı acılar, tek tek gözlerinin önüne geliyordu.
Serin’in düşünceleri, onu yıllar öncesine götürdü. Babasının evi… ve üvey annesinin zalimliği. Üvey annesi tarafından gördüğü işkenceler ve dayaklar hâlâ zihninde taptazeydi. O günlerde Emir, bir kurtarıcı gibi görünmüştü. Güçlü duruşu, ona bir güven vermişti. O evden çıkıp gitmek için çırpınırken, Emir’le evlenmeyi tek kaçış yolu olarak görmüştü. Ama şimdi, kendini daha da büyük bir hapishanede bulmuştu.
Serin, yavaşça elini karnına koydu ve başını duvara yasladı. “Babam haklı mıydı?” diye düşündü bir an. Babasının soğuk sesi kulaklarında yankılandı:
“Bu evden gelinlikle çıkan, ancak kefenle geri döner.” O sözler, ruhunun en derin köşesine bir bıçak gibi saplanmıştı. Özgüveni o günlerden itibaren paramparça olmuştu. Babası, onun bu evden kaçamayacağına inanıyor, hatta bunu bir tehdit gibi sürekli dile getiriyordu.
Ama Serin pes etmemişti. İlk zamanlar, Aras doğduktan sonra her şeye rağmen mutlu olmaya çalışmıştı. Ancak Emir’in öfkesi, kıskançlığı ve kayıtsızlığı her geçen gün onu daha da tüketmişti. Dayanamayıp bir gün cesaretini toplayarak evden kaçmış ve boşanma davası açmıştı. O sırada içi umutla doluydu; oğlu Aras’ı da yanına alıp, yeni bir hayat kurabileceğine inanıyordu.
Fakat Emir’in sinsiliğini hesaba katmamıştı. Dava açıldığını öğrendiği gün Aras’ı alıp kaçırmış ve Serin’e şu sözleri söylemişti: “Sen o davadan vazgeçmeden oğlunun yüzünü göremezsin.”
Serin, o gün hissettiği korkuyu ve çaresizliği yeniden hissetti. Bir anne için çocuğundan ayrı kalmak, ölüme eş değerdi. Oğlunu kaybetme korkusu onu öyle derin bir çaresizliğe sürüklemişti ki, boşanma davasını geri çekmek zorunda kalmıştı. Ama o gün kendine bir söz vermişti: “Oğlum için güçlü olacağım. Bir gün bu cehennemden kaçacağım.”
Şimdi, bodrumun karanlık köşesinde otururken, yeniden aynı çıkmazın içinde hissetti kendini. Her şey üst üste gelmiş, nefes almak bile ağır bir yüke dönüşmüştü. Tek dayanağı, oğlu Aras’tı. Gözlerini kapatarak onun küçük yüzünü hayal etti. “Aras olmasa… belki de yaşamaya dair bir sebebim kalmazdı,” diye düşündü. Oğlu için bu kadar şeye katlanıyordu.
Ama bir yandan, bu yük daha ne kadar taşınabilir, bilmiyordu. Karanlık bodrum, sanki hayatının bir yansıması gibiydi. Çıkışsız, boğucu ve yalnız…
Genç kadın ağlıyordu. Çaresiz ve tükenmişti. Serin, karanlık bodrumda, karanlığın iyice çöküşüyle daha da yalnız hissetmeye başlamıştı. Pencerenin tozlu camından içeri süzülen yağmur damlalarının sesi giderek şiddetlendi. Gök gürültüsü, odayı titreten bir yankı gibi yükseldiğinde, genç kadın korkuyla irkildi. Kalbi hızla atıyor, nefesleri düzensizleşiyordu.
“İmdat!” diye bağırdı. Sesi yankılanarak odayı doldurdu ama kimse onu duymadı. Çaresizce etrafına baktı; beton duvarlar soğuk ve sessizdi, sanki onun acısını umursamayan birer gölge gibi üstüne geliyorlardı.
Karnı açlıktan guruldayarak onu gerçek dünyaya çekti. Emir'in öfkesi yüzünden hiçbir şey yiyememişti. Üstelik şimdi saatlerdir bu karanlık odada kilitliydi. Zayıf düşen bedeni, açlık ve korkunun birleşimiyle iyice titremeye başladı. Yorgunluk tüm vücudunu sardığında, olduğu yere çömeldi.
Yağmurun sesi, gök gürültüsüyle birleşerek bir ağıt gibi kulaklarına dolarken, Serin çaresizlik içinde gözlerini kapattı. “Allah’ım, bana yardım et,” diye fısıldadı. Ama yorgunluktan tükenmiş bedeni, onun dualarını devam ettirmesine bile izin vermiyordu.
Başını kollarının arasına alarak olduğu yere yığıldı. Karanlık, onu bir battaniye gibi sararken gözkapakları ağırlaştı. Bir süre daha ağlamayı sürdürdü, ama gözyaşları sessizce yanaklarından akıp gitti. Zorla da olsa uykuya daldı; açlık ve korkunun içinde kısa bir kaçış arıyordu.
Dışarıda yağmurun şiddeti artıyor, gökyüzü adeta fırtınanın öfkesini haykırıyordu. Ancak bodrumun içinde, genç kadının derin yalnızlığı, bu seslerin bile ötesinde bir sessizlik yaratmıştı. Gök gürültüsü dahi onun çaresizliğini bastıramıyordu. Şimdilik uykudaydı. İnsanın kendisini nerede olursa olsun en güvende ve en huzurlu hissettiği anda.
Sabahın ışıkları, loş bodrumdan içeri girmeyi zar zor başarabilmişti. Serin, birinin omzuna dokunmasıyla irkildi. Gözlerini açtığında karşısında Emir’i gördü. Sert yüz hatları ve kibirli bakışlarıyla tepeden ona bakıyordu.
“Hadi kalk,” dedi Emir, sesinde o her zamanki soğuk ve küçümseyici ton vardı. “Yukarı çıkıyoruz. Kendine bir çeki düzen ver. Dua et benim gibi iyi bir kocan var. Uzun süre burada kapalı kalmana gönlüm elvermedi.”
Serin, hâlâ tam olarak ayılamamıştı ama Emir’in söyledikleriyle içinde bir öfke dalgası kabarmaya başladı. Emir devam etti, sanki yaptığı kötülüklerden bihabermiş gibi kendini haklı çıkarmaya çalışarak, “Benim yerimde başka bir adam olsaydı, elin adamını evine aldığını duysaydı kan çıkardı. Çok şanslısın, benim gibi bir kocan var.”
Bu sözler, Serin’in sabrının son kırıntılarını da tüketti. Yavaşça ayağa kalkarken nefretle kocasının yüzüne baktı. O an gözlerinde, yıllardır biriken acının, öfkenin ve çaresizliğin izleri vardı. Emir’in kendisini övmesi, onca kötülüğün ardından bir tokat gibi yüzüne çarpıyordu. İçindeki nefret, adeta buz gibi bir sakinlikle dışa vuruldu.
“Sen… sen gerçekten kendini böyle mi görüyorsun?” diye mırıldandı Serin, sesi titrek ama içindeki kızgınlıkla doluydu.
Emir, Serin’in bu bakışına anlam veremedi. Kaşlarını çatarak ona doğru eğildi. “Ne dedin sen?” diye sertçe sordu.
Serin, bu sefer konuşmadı. Emir’e daha fazla enerji harcayamayacak kadar yorgundu. İçinde sadece derin bir tiksinti vardı. Emir’in gururla kendisini “iyi bir koca” olarak tanımlaması, ona yaşattığı cehennemi unutturacakmış gibi, sinir bozucu bir ironi taşıyordu.
Sessizce başını öne eğdi ve kapıya doğru yürümeye başladı. Emir’in sesi arkasından yankılandı: “Unutma, burada her şey benim kararım. Sen sadece benim karımsın, o kadar!”
Serin, merdivenlerden yukarı çıkarken Emir’in sözlerini duymamazlıktan geldi. Ama içinden, fırtına gibi bir ses yankılanıyordu:
"Bir gün, mutlaka bu cehennemden kurtulacağım."
Serin, eve girdiğinde oğlunun kahvaltı masasında oturduğunu görünce yorgunluğunu bir an unuttu. Küçük Aras, annesini görür görmez yüzü aydınlandı, sandalyeden fırlayıp sevinçle ona doğru koştu. Küçük kollarıyla annesine sımsıkı sarıldı, sanki bir daha bırakmak istemiyormuş gibi.
“Anne! Dün gece dedemlere gitmişsin,” dedi masum bir sesle. “Keşke beni de götürseydin. Seni çok özledim.”
Serin’in yüreği burkuldu. Emir’in yalanı çocuğun gözünde nasıl da masum bir hikâyeye dönüşmüştü. İçinde, “Demek çocuğa da yalan söylemişler, hainler,” diye iç geçirdi. Ama ne olursa olsun, oğluna gerçeği söyleyemezdi. “Baban beni bodruma kilitledi” dese, bu küçücük yürek buna dayanamazdı. O, oğlunu bu evin karanlığından korumak için elinden geleni yapmalıydı.
Serin’in dalgın bakışlarını gören Aras, annesinin omzuna teselli edercesine dokundu. “Anne, ben her şeyi biliyorum,” dedi birden.
Serin şaşkınlıkla oğluna döndü. “Her şeyi mi?” diye sordu. Kalbi hızla atmaya başlamıştı.
Aras başını salladı. “Evet anne. Babam seni kolundan tuttu, sürükleyerek evden kovdu. O yüzden dedemlere gittin değil mi?”
Serin derin bir nefes aldı. En azından bodrumdaki olayı görmemişti, buna sevindi. Ama Emir’in şiddetini böylesine küçük bir çocuğun fark etmesi bile yeterince yıkıcıydı. Serin’in yüreği bir kez daha sıkıştı. Emir’in bu yaptıklarının Aras’ın küçücük kalbinde nasıl bir yara açtığını düşünmek bile canını acıtıyordu.
Küçük Aras, omuzlarını silkti ve dudaklarını büzerek mırıldandı: “Ben babamdan nefret ediyorum, çünkü sana hep kötü davranıyor.”
Tam o anda Emine Hanım, aniden mutfağa girdi. Duyduklarıyla öfkeden deliye dönmüştü. Sert bakışlarını Aras’a çevirdi, sesi keskin ve buyurgandı: “Sen ne biçim konuşuyorsun? O senin baban! Böyle konuşmak ayıp!”
Sonra gözlerini Serin’e dikti. “Bu çocuğu sen dolduruşa getiriyorsun, değil mi? Gelin misin, düşman mısın belli değil!”
Serin, Emine Hanım’ın suçlamalarını çaresizce dinlerken, oğlu Aras’tan bir tepki geldi. Küçük çocuk, annesinin arkasına saklanarak bağırdı: “Annemle öyle konuşma! Anneme kötü davranamazsın!”
Ama Emine Hanım bu çıkışı affetmedi. “Sen sus bakayım!” diyerek parmağını çocuğa doğru salladı. “Büyüklerin işine karışma! Yoksa ağzına acı biber sürerim!”
Aras’ın gözleri dolmuştu. Küçük omuzları titredi ve annesine sokulup hıçkırmaya başladı. Bu sahne, Serin’in dayanma gücünü iyice zorladı. Annelik içgüdüsüyle oğlunu sarıp sarmalayarak Emine Hanım’a döndü:
“Lütfen, susar mısınız? Oğlumu böyle korkutmaya hakkınız yok! Onu üzemezsiniz!”
Emine Hanım, memnuniyetsiz bir homurdanmayla başını salladı. “Aman, ne hâliniz varsa görün,” dedi, sesinde küçümseyici bir tonla. Ardından öfkeyle mutfaktan çıkıp gitti.
Serin, diz çöküp oğlunu kucağına aldı ve saçlarını okşadı. Küçük çocuk annesine sarılarak ağlamaya devam etti. “Anne, seninle birlikte gidelim buradan. Hep beraber kaçalım, olur mu?”
Serin, oğlunun bu masum sözleri karşısında bir süre ne diyeceğini bilemedi. Gözyaşlarını içine akıtarak sadece fısıldadı: “Her şey geçecek, oğlum. Söz veriyorum, her şey düzelecek.”
Serin, mutfağın köşesinde duran telefonunun titremesiyle irkildi. Elinde tuttuğu bulaşık bezini tezgâhın üzerine bırakarak telefonu aldı. Ekrana düşen mesaj, yüzüne bir anda mutluluk ve huzur getirdi. Gelen mesaj, can dostu Tülin’den gelmişti.
“Özledim seni, gelsene. İki çay içer, sohbet ederiz.”
Bu birkaç kelime bile Serin’in yüreğine su serpmişti. Tülin, hayatındaki tek sırdaşı, en yakın arkadaşıydı. Bir süredir annesi hasta olduğu için memleketteydi ama dönmüştü. Onun dönüşü, Serin için adeta bir nefes alma fırsatıydı. Evde yaşadığı bu boğucu ortamda Tülin’in sıcaklığı ve anlayışı, sığınabileceği tek limandı. Emir’in baskıları, Emine Hanım’ın bitmek bilmeyen hakaretleri ve oğlunun yaşadığı travmalar derken Serin’in omuzlarına çöken yük, giderek taşınmaz bir hâl alıyordu.
Hemen cevap yazdı:
“Kesinlikle geleceğim. Ben de seni çok özledim.”
Mesajı gönderdikten sonra hafifçe gülümsedi. Derin bir nefes aldı ve telefonu yerine bırakmak üzereyken, yeni bir mesaj sesi duyuldu. Ekrana bir kez daha baktı ve gözleri şaşkınlıkla açıldı.
“Gelmelisin. Seni tanıştırmak istediğim birisi var.”
Serin, bir an dona kaldı. Telefonu elinde tutarken zihni hızla çalışmaya başladı. "Kim bu kişi? Tülin neden böyle bir şey söylüyor?" Tülin’in böyle bir şey yapması alışılmadık bir durumdu. Normalde, sadece iki eski dost olarak buluşurlar, saatlerce yaşadıklarını konuşurlar, içlerini dökerlerdi. Ama şimdi... tanışmak istediği biri mi vardı?
Merakla karışık hafif bir tedirginlik hissetti. Tülin her zaman onun iyiliğini düşünürdü. Ama Emir’in kendisini her yönden kontrol ettiğini ve yaşadığı sorunları da biliyordu. “Acaba bana bir çözüm yolu mu buldu?” diye geçirdi içinden. Ya da sadece bir akrabası ya da arkadaşıydı. Her kim olursa olsun, bu kişiyi Serin çok merak ediyordu.